Türkiye’de biyografi yazmak mümkün mü?
“Gerçeğe en çok yaklaşan biyografi ancak birincil kaynaklarla yazılabilir. Bunu hatırlatmak ve tekrarlamak bile fuzulidir.”
Makbule Atadan (solda), Latife Uşaklıgil
Başlıktaki suale verilecek muhtemel cevaplardan biri, “Bu ne biçim bir soru? Tabii ki yazılabilir” olacaktır. Gerçekten öyle mi?
Ele alınan kişinin hayat hikâyesini hakkıyla yansıtan bir biyografiyi Türkiye şartlarında yazmak ilk bakışta sanıldığı kadar kolay değil. Kolay değil, zira ulaştığınız belgelerde yer alanları yazıya dökmenizle birlikte bir dizi problemle karşılaşmanız an meselesi. Örneğin hakkında Türk ve yabancı araştırmacılar tarafından çok sayıda biyografisi yazılmış olan Atatürk’ü ve yakın çevresini ele alalım. Murat Bardakçı yakın bir tarihte yayınlamış olduğu Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ı konu eden Makbule (Turkuaz Yayınları, 2024) biyografisinde otosansür uyguladığını bizzat kendisi itiraf etmekte:
Kitapta Bardakçı’nın Makbule Hanım’ın hatıratının bazı bölümlerini sansürlediği de görülüyor. Bardakçı bu durumu, “Makbule Hanım’ın Atatürk’ün çevresine karşı kullandığı hakarete varan bazı ifadelerini, aile meselelerini ilgilendirdiği için kitabına eklemediğini, evvelden beri de kendine bunu kural edindiğini” söyleyerek açıklıyor.
Bardakçı kitabın önsözünde şunları yazıyor:
“Makbule Hanım geçmişte ağabeyinin etrafında bulunmuş bazı kişileri sert şekilde eleştirmekte ve yer yer suç teşkil edebilecek ifadeler kullanmakta idi. Böyle ifadeleri ve Makbule Hanım’ın aleyhlerinde sert sözler sarfettiği şahıslardan bazılarının isimlerini metinden çıkarttım. Yayınlamadığım kısımları […………] şeklinde, köşeli parantez içerisinde noktalarla gösterdim ve dipnotlarda vurguladım” diyerek sansürünü anlatmış. Hatıralar arasında sansüre uğrayan kısımlar özellikle Atatürk’ün hastalığı sırasında ve vefatından sonra yakın çevresindekilerin hal ve hareketlerine dair Makbule Hanım’ın anlattıkları bölümünde yoğunlaşmış.[1]
Benim 2007 yılında Amerikan Milli Arşivleri’nde bulup İngilizce yayınladığım Latife Hanım’ın Atatürk hakkında bir Amerikan gazetesinde yayınlanan mektubu[2] on yıl sonra İslamcı çizgideki Derin Tarih dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan’ın tercüme edip Mayıs 2017’de dergide yayınlaması üzerine 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’u ihlal ettiği gerekçesiyle aleyhinde dava açılacak ve Armağan 1 yıl 3 ay hapse mahkûm olacaktı.[3] Yeri gelmişken, Türk Tarih Kurumu arşivinde muhafaza edilen Latife Hanım’ın özel evrağının araştırmacılara açılma süresi gelmiş olmasına rağmen ailenin buna izin vermediğini hatırlayalım.[4] Harold Armstrong’un 1932 yılında yayınladığı Atatürk ile ilgili ünlü Grey Wolf Mustafa Kemal-An Intimate Study of A Dictator biyografisinin çevirisi olan Bozkurt halen kısmen sansürlü bir metindir.
Atatürk gibi yazılması “hassas” olan biyografilerden uzaklaşıp başka alanlara baktığımızda da durum çok iç açıcı değildir. ‘90’lı yılların başından itibaren Türkiye’de şirketlerin kurumsallaşmalarıyla birlikte öncülüğünü Tarih Vakfı’nın yaptığı “kurum ve sektör tarihi” yazma süreci başlayacaktı. Bu süreçte kamu kuruluşlarının, özel şirketlerin, bankaların tarihleri yayımlanacaktır. Bunlara Nejat Eczacıbaşı,[5] Vehbi Koç[6] ve Sakıp Sabancı[7] gibi birinci nesil büyük işadamlarının öncülüğünü yaptıkları ve önceki yıllarda gazetecilere yazdırttıkları biyografiler de eklenmelidir. Ancak gerek şirket tarihlerinin gerekse işadamlarının biyografilerinin ortak zaafları “resmî”, başka bir tabirle “onaylı” (Anglo-Sakson deyimiyle “authorized biography”) olmalarıdır. Yani bu nevi kitaplar o şirketin, holdingin, işadamının aktardığı bilgilerle ve belgelerle sınırlı kalarak yazılmış, esas amacı şirketi ve işadamını kamuoyuna olumlu bir hüzme altında tanıtmak olan bir tanıtım ve halkla ilişkiler planının araçlarıdır.
Burada amacım bütün bu şirket tarihlerinin ve biyografilerin değersiz olduklarını ileri sürmek değildir. Elbette her biri emek harcanmış ve tamamen bakir bir ortamda bilgi havuzuna az veya çok katkı sağlamış eserlerdir. Ancak “resmî” bir hüviyete sahip oldukları için ilgili şirketin faaliyetlerinin ve/veya işadamının hayatının her bir kesiti didik didik edilerek yazılmış değillerdir. Söz konusu şirketin yönetimiyle biyografisi yazılan işadamının izin verdiği sınırlar içinde yazılmışlardır. Örneğin Can Dündar’ın hazırladığı Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç 1961-1976[8] kitabı da Koç ailesinin erişime açtığı belgelerle sınırlıdır. Daha iyisini veya daha mütemmimini yazmak ancak söz konusu kişinin veya şirketin arşivinin hiçbir ön şart koşulmadan araştırmacıların erişimine açılmasıyla mümkün olabilir.
Biyografi yazımında karşı karşıya kalınan bir diğer muhtemel ciddi problem, kitapta adları geçen kişilerin kişisel bilgilerinin izinsiz ifşa edilmiş veya gerçeklerin tahrif edilmiş olduğu iddialarıdır. Ayşe Kulin’in Adı Aylin (1997) romanı bunun bir örneğidir. Romanda adları geçen kişiler Ayşe Kulin’i gerçekleri yansıtmamakla suçlayacak, biri de Kulin’in aleyhine dava bile açacaktır.[9]
Buna biraz benzer bir diğer örnek, ünlü kültür tarihçisi ve biyografyacı Taha Toros’un (1912-2012) İstanbul Şehir Üniversitesi’ne bağışladığı arşividir. Bilim ve Sanat Vakfı’nın kurduğu bu üniversite 30 Haziran 2020 yılında kapatılacak, kütüphanesi ve aralarında Taha Toros’un arşivi de yer alan arşivleri Marmara Üniversitesi Kütüphanesi’ne devredilecektir. Ancak Taha Toros arşivindeki kimi malzemelerin aile efradının hayatlarını yanlış tanıttığı gerekçesiyle açılan davalar neticesinde halihazırda arşive erişim mahkeme kararıyla engellenmiş durumdadır.
Öncülüğünü İş Bankası Kültür Yayınları’nın yaptığı ve “nehir söyleşi” yöntemiyle hazırlanan otobiyografilerde de problemler mevcut. Nehir söyleşiyi yapan kişi muhatabının anlattıklarını çözüp okunabilir bir metin haline getirmekle yetinmekte, ondan daha ileriye gitmemekte veya gidememekte. Dolayısıyla bu yöntemle hazırlanan tüm otobiyografiler de “resmî” olmakla maluldürler, zira söyleşiyi yapan kişinin anlatımını aktarmakla yetinilmekte, üstüne bir şey eklenmemekte.
Örneğin tarihçi Ahmet Yaşar Ocak ile bu yöntemle hazırlanmış ve ilk baskısı 2014 yılında yayınlanmış bir otobiyografinin[10] otosansürlü olduğunu Türk Tarih Kurumu’nun “Yaşayan Tarih” serisi çerçevesinde Ocak 2025’te YouTube’da yayına soktuğu Ahmet Yaşar Ocak ile yapılmış uzun mülakat sayesinde öğrenecektik. Mülakatta Ocak genç bir tarihçi olduğu yıllarda ünlü Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık’ın (1916-2016) kendisine nasıl menfi davrandığını anlatmakta. Bölümlerin sosyal medyada yankı yaratması üzerine de mülakat yayından kaldırılacaktı. Ocak’ın bu anlattıkları Halil İnalcık hayatta olduğu sırada yayınladığı otobiyografisinde yer almıyordu.
Biyografi alanında bir diğer problem hayal gücüyle kimi gerçeklerin harmanlandığı ve “biyografik roman” olarak takdim edilen kitaplar. Romanların kuru bir üslupla yazılmış biyografilere kıyasla daha çok satıldıkları bilinen bir gerçek. Bundan yola çıkan kimi yazarların bu türde hazırladıkları eserler her ne kadar “biyografi” olarak takdim ediliyorlarsa da, hiç mi hiç biyografi olmadıkları aşikâr, ancak okurlar biyografi niyetine bu türe daha çok rağbet etmekteler.
Gerçeğe en çok yaklaşan biyografiyi yayınlamak ancak birincil kaynaklarla yapılabilir. Bunu hatırlatmak ve tekrarlamak bile fuzulidir. Bu da ancak şahısların ve kurum arşivlerinin muhafaza edilmeleri ve engelsiz bir şekilde kamunun erişimine açılmaları halinde mümkündür. Nehir söyleşilerle hazırlanmış otobiyografiler, yazarın onayıyla yazılmış biyografiler, kişilerin, kurumların izin verdikleri ölçüde yararlanılabilmiş arşiv belgeleriyle hazırlanmış belgeseller ve onlardan türetilmiş kitaplarla sadece kurumun veya kişinin anlatmak istediği yazılabilir. Anlatılmak istenmeyenleri ve/veya unutturulmak istenenleri ortaya çıkarmak tarihçilerin ve araştırmacıların görevleridir.
NOTLAR
[1] Zeynep Sena Çomoğlu, “Makbule Hanım 68 yıl sonra sansürlü olarak geri döndü: ‘Atatürk çok kıskançtı. Kardeşimin ahlakı bozulur diyerek okumama mani oldu’”, 20 Temmuz 2024, Serbestiyet.com
[2] Rıfat N. Bali, New Documents on Atatürk – Atatürk as Viewed Through The Eyes of American Diplomats, The Isis Press, İstanbul, 2007, s. 17-27.
[3] Hakan Albayrak, “Mustafa Armağan’ın mahkûmiyetine dair”, Karar, 1 Kasım 2017.
[4] “Latife Hanım’ın özel evrağı açıklanmayacak”, Hürriyet, 3 Şubat 2005.
[5] Kuşaktan Kuşağa, 1982.
[6] Hayat Hikâyem, 1973.
[7] İşte Hayatım, 1986.
[8] (ilk baskı Doğan Kitap, 2006, 2. baskı Yapı Kredi Yayınları, 2008)
[9] “Ayşe Kulin’in başı Kız Nuri ile dertte”, Hürriyet, 7 Ocak 2000.
[10] Ahmet Yaşar Ocak Kitabı-Arı Kovanına Çomak Sokmak, (söyleşi, Halil Şimşek, ilk baskı TİMAŞ, 2014, genişletilmiş-güncellenmiş 3. baskı Mayıs 2024).
Önceki Yazı
Ne menem bir şeydir şu yazar tıkanıklığı?
Yazmak ya da yazamamak...
“Yazamamak bir 'mümkün olmama' halidir. Bir imkânsızlığın kapısında, umutsuz, eli kolu bağlanmış halde bitkin kalmak. Yazarın kızıl elması, hayal ettiği, tasarladığı yapıt orada, ufukta durur fakat kendini açık etmez. Bir sisin ardındaymış gibidir...”
Sonraki Yazı
Duygu Kankaytsın ile söyleşi:
“Oryantalizm adım attığımız her yerde”
“Tiyatro insanın kırılma ve çatışma noktalarıyla ilgilenen bir sanat. Karar anlarında zorluklarla, engellerle karakteri sınar, dönüştürür. Toplumsal önyargılarla koşullanmışlıkların masaya yatırıldığı bir ameliyathane gibidir sahne.”