Tuğçe Isıyel ile Benim Yüzümden'e dair:
“Boşluğu yuva bilmek”
“Boşlukla ilişki kurabildiğimizde, o boşluğa düşmeden içinde durabildiğimizde dönüşüyoruz bence. Ve evet, her insanın böyle bir boşluğa ihtiyacı var belki de, çünkü bazen hiçbir şeyin olmadığı yerde kendimizle ilk kez karşılaşıyoruz.”
Tuğçe Isıyel
Klinik psikolog, psikoterapist Tuğçe Isıyel ile ilk kez karlı bir Şubat günü, ikinci kitabı Parçalı Bulutlu’nun söyleşisi için Gergedan Kitabevi’nde bir araya gelmiştik. Keyifli bir söyleşinin ardından kitabımı imzalarken, “Karşılaşmalarımız hep sürsün” diye yazdı. Öyle de oldu. O gün ilk kitabının beni en çok vuran cümlesinden başlamıştım: “Varoluşun sızlayan yeri de hep çocukluktur sanki.”
Bir yıl sonra yeniden Gergedan’da ve daha sonra Okutopya’da Benim Yüzümden için buluştuğumuzda ikinci kitabındaki “Göç Yolları” ile “Sarı Bina” isimli metinlerden, bir de “çıt” sesinden başlamak istedim.
Bir önceki kitaptan, Parçalı Bulutlu’dan başlayalım. “Göç Yolları” ve “Sarı Bina” isimli yazılarınız öykü tadındaydı; sanki Benim Yüzümden’in habercisi gibi. Aradan pek de uzun bir zaman geçmedi. Nasıl oldu, psikolojik denemelerden öyküye nasıl evrildi kaleminiz?
Evet, Parçalı Bulutlu’daki bazı yazılar, içeriğiyle de, biçimiyle de sanki kurgunun sınırlarını yoklamaya başlamıştı.
O yazılarda anlatıcı biraz daha geriye çekilmiş, olan biteni sadece anlamaya değil, aynı zamanda sezgisel bir biçimde duyumsamaya çalışıyordu. Sanırım o yazılarla birlikte kalemim de biçimsel olarak başka bir şeyin eşiğine gelmiş olabilir.
Benim yazı yolculuğum hep içerden dışarıya doğru aktı. Psikolojiyle başlayan, edebiyata, felsefeye değen ve hayatla iç içe geçen bir ifade arayışıydı bu. Klinik gözlemin, terapötik dinlemenin ve elbette kendi iç sesimi duyma çabamın birleştiği bir yerden yazıyorum. Ama bazı duygular, bazı sahneler, bazı arzular var ki, onları anlatmak için denemenin dili yetersiz kalabiliyor. Onlar için başka bir biçim gerekiyor.
Benim Yüzümden bu anlamda bir kırılma değil, bir doğal evrim gibi oldu. Anlatmak değil de anlatı olmak istediğim bir yer burası. Kurgu aslında bana daha çok alan tanıdı. Denemede doğrudan söylenen şey, öyküde içe gömülüp yankı buluyor. Bu da anlatıcıyla okur arasında daha içsel, daha eşlikçi bir ilişki kuruyor bence. Öyküye doğru kayan bu yazma hali, galiba anlatmaktan çok “yaşatmak” istememden doğdu.
Hikâyenin içinde geçen sardunya benzetmesini okuduğumda Parçalı Bulutlu’daki “çıt” sesini işittim. Parçalı Bulutlu ile Benim Yüzümden arasında duygusal bir devamlılık olduğunu düşünebilir miyiz?
Kesinlikle düşünebiliriz. Hatta bu tür izlerin, yazarken benden bağımsız olarak da kendiliğinden sürüp gittiğini fark ediyorum.
“Çıt” sesi Parçalı Bulutlu’da görünmeyen ama duyulan bir kırılmaydı. Sessiz bir yerden gelen, dışarıdan çok içeride duyulan bir sesti o. Benim Yüzümden’deki sardunya da benzer bir işlev görüyor aslında. Bir görüntü olarak zarif ama kökleri kuvvetli, kırılgan ama direngen. İçeriden konuşan, hafifçe kokusuyla kendisini hatırlatan bir öğe.
Yazdığım metinler arasında görünür bir devamlılık olmayabilir ama duygu olarak, atmosfer olarak birbirlerine temas ettikleri kesin. Bir yazının açtığı boşluk, başka bir yazıda yankılanabiliyor. Bazen ben de yazdıktan çok sonra fark ediyorum bunu. Ama sanırım bu da edebiyatın sezgiye imkân tanıyan hali.
Ev, yuva, aile kavramları hayatlarımızın orta yerinde duruyor. Hikâyenin “Boşluğu yuva bilmek” ifadesi üzerine kurulduğunu düşünüyorum. Nedir “Boşluğu yuva bilmek”, o boşluk nerededir? O boşluğa ihtiyacımız var mı? Boşluk biraz da karanlık ve ıssızlık gibi geliyor mu kulağa?
Benim Yüzümden
Everest Yayınları
Ocak 2025
80 s.
Evet, hikâyenin zeminlerinden biri tam olarak bu soruda gizli: “Boşluğu yuva bilmek.”
Çünkü bazı insanlar için yuva somut bir yerden, bir kişiden ya da aileden çok daha farklı bir şeydir. Kimi zaman bir aidiyetin olmayışı, bir süreksizlik hissi, bir yerlere ait olamama hali... Tüm bunlar dışsal olarak bir eksiklik gibi görünse de, içsel olarak bir tür genişlik de yaratabilir.
O boşluk bazen terk edilişlerin, bazen hiç kurulmamış ilişkilerin, bazen de fazla sıkı bağların ortasında kalan sessiz bir alan. Ve evet, kulağa biraz karanlık, biraz ıssız gibi geliyor olabilir. Ama tam da bu karanlık sayesinde bir şey görünür hale gelebiliyor. Bazen sadece karanlıkta parlayan şeyler vardır. Hep aydınlıkta, hep kalabalıkta olan biri kendini duyamaz.
Boşlukla ilişki kurabildiğimizde, o boşluğa düşmeden içinde durabildiğimizde dönüşüyoruz bence. Bu yüzden ev, aile, yuva gibi kavramlar benim için fiziksel yapılardan çok daha fazlası. İçeride kurulmuş bir denge, hatta bir “kabul” hali. Ve evet, her insanın böyle bir boşluğa ihtiyacı var belki de, çünkü bazen hiçbir şeyin olmadığı yerde kendimizle ilk kez karşılaşıyoruz.
Kimi zaman da kendimizi yerleştirmek için itiş kakış açtığımız bir alan olarak da tanımlanabilir mi boşluk? Bir kadın olarak özellikle sormak istedim bu soruyu.
Evet, boşluk bazen de kendimize yer açmak için –hatta itiş kakışla, çarpışa çarpışa– oluşturduğumuz bir alana dönüşebiliyor.
Özellikle kadınlar için bu daha da görünür. Çünkü yüzyıllardır kadınlar kendi iç seslerini bastıran, sınırlarını çizen, bedenini ve varlığını denetleyen kurallarla karşı karşıya. Kadının kendi alanını yaratması çoğu zaman bir direniş biçimi. Boşluğu o yüzden sadece bir eksiklik ya da yokluk olarak değil, bir imkân olarak da görmek istiyorum. Bunun evrimsel-biyolojik bir tarafı da var; kadında bir rahim boşluğu var. Eğer isterse oradan bir şey yaratabiliyor. O boşlukla yaşıyor kadın; yaratıcılığa imkân veren bir boşluk.
O boşluk bazen bir masanın köşesi olur, kendine ait bir oda olur, bazen bir defter sayfası, bazen yürürken içine konuştuğun bir ara sokak… Yani bir kadının “kendi kendine” kalabildiği, kendini duyabildiği, onay beklemeden var olabildiği her yer.
Boşluk erkekler için de vardır elbette ama kadınların o boşluğa yerleşme biçimi çoğu zaman daha mücadeleli, daha kırılgan, daha yaratıcı oluyor. Çünkü biz çoğunlukla dolu alanlara doğduk: Dolu rollere, dolu beklentilere, dolu kalıplara… O yüzden boşluk hem bir nefes hem bir sınır ihlali hem de yeniden kurma çabası.
Kadınlardan bahsetmişken, “kendi ayakları üzerinde durmak” öğüdünü unutmayalım. Ben kendi belleğimde annemin benimle yaptığı benzer bir konuşmayı saklı tutuyorum yıllardır. Bir kızım olsa belki ben de aynı öğüdü verme ihtiyacı duyabilirim. Nedir bizi buna yönlendiren? Ayakları üzerinde durabilmek meselesi anne-kız ilişkisine ya da çatışmasına nasıl yansır?
Bu öğüdü birçok kadının belleğinde bir not gibi taşıdığına inanıyorum. Ben de taşıyorum.
“Kendi ayakların üzerinde dur.” Bu cümle hem bir sevgi biçimi hem bir korku aktarımı aslında. Annelerimizin bize söylediği bu söz, çoğu zaman onların yaşadığı hayal kırıklıklarının, bağımlılıklarının, eksik kalmış arzularının bir yankısı.
Ayakları üzerinde durabilmek sadece ekonomik bağımsızlık değil. Psikolojik bir bütünlük, ilişkilerde sınır koyabilmek, kendi varlığını inkâr etmeden ötekiyle temas kurabilmek. Ama annelerimiz çoğunlukla bunu bir savunma olarak söylediler: “Birine muhtaç olma, yoksa incinirsin.”
O yüzden bu öğüt, anne-kız ilişkisinde yer yer sert duyulabiliyor.
Kimi zaman bir çatışma başlatıyor: “Ben senin gibi olmayacağım.”
Kimi zamansa bir kader zincirine dönüşüyor: “Ben de senin gibi davranıyorum.”
Ayakları üzerinde durmak, kadının hem bedeniyle hem duygusuyla hem belleğiyle kurduğu ilişkide kendine ait bir yer açması demek. Ama bu yer çoğu zaman bir çatışma alanından geçiyor. Annenin varlığını onurlandırırken ondan ayrışmak zorundasın. Bu ayrışma her zaman yumuşak bir yerden olmuyor.
Bence bu öğüdü başka türlü söylemenin yollarını aramalıyız artık. Ayakta kalmanın sadece yalnızlıkla değil, dayanışmayla da mümkün olabileceğini; güçlü olmanın illa sert olmak anlamına gelmediğini; incinmenin de, kırılganlığın da insana ait olduğunu hatırlayarak...
Hikâyenizin özünde bir ayrılık izleği var. Sevgiliden, anneden, anneanneden, işten, evden… Ayrılığı üzerinde bu kadar çok konuşulacak, anlatılacak durum haline getiren şey nedir? Kavuşmak neden bu kadar önemli değil insan için?
İnsan eksiklikle, olmayanla tekâmül ediyor. Bir şeyin bittiği yerde illa boşluk olmaz. Bazen o boşluk, daha önce fark edemediğimiz bir iç alanı açar. Sevgiliden, anneden, bir evden, bir düzenin içinden ayrılmak… Bunların her biri bir yası çağırıyor ama aynı zamanda bir özgürleşmeyi de…
Sanırım ayrılığın bu kadar çok anlatılabilir oluşu, onun bizi dönüştüren, yeniden kuran tarafıyla ilgili. Dolayısıyla ayrılık bir bitişi değil, çok sancılı da olsa bir başlangıcı düşündürüyor bana.
Kavuşma bir “rahatlama” duygusu getirir, evet. Ama ayrılık, bir yüzleşme imkânı tanır.
Kavuştuğunda yeniden bir bütünlük hissedebilirsin ama ayrıldığında kim olduğunu daha net görebilirsin. Kiminle ne kadar var olduğunu, kimden ayrı kalınca neyin eksik kaldığını…
Ayrılık, ilişkilerdeki illüzyonu bozuyor. “Ben aslında neyden ayrı düştüm?” sorusunu sorduruyor. Belki bu yüzden bu kadar konuşulmaya değer.
Ayrılık aynı zamanda bir içe çekilme. Dışarısıyla temas kesilince içeride bir şey büyüyor. Kavuşmada bazen o iç alana yer kalmıyor çünkü. Oysa ayrılıkta insanın kendine kalma ihtimali var.
Kendinden geçmeden kendine gelme ihtimali...
Benim yazdığım kadın karakterler genellikle “kavuşma” peşinde değil, ama “içeride tamamlanma” arayışındalar. Dışarıda kurulan birliktelikten çok, içeride kurulamayan bağların izini sürüyorlar. Ve bu yüzden ayrılık onlar için bir son değil, neredeyse bir eşik.
Benim Yüzümden hem novellanın ismi hem de hikâye boyunca farklı zamanlarda ve mekânlarda tekrarlanıyor. Yine bir izlek oluşturuyor; özellikle izlek demek istiyorum, çünkü bu ifadenin bir iz bırakmakla ilgili olduğunu da düşünüyorum. Neden bu kadar hevesliyiz “benim yüzümden” ya da “senin yüzünden” demeye?
Evet, bu ifade hem hikâyenin adı hem de duygusal yükünü taşıyan bir izlek.
“Benim yüzümden” ya da “senin yüzünden” demek, sadece suç atmak ya da suçlanmak değil. Aynı zamanda kendini bir hikâyeye, bir ilişkiye, bir sonuca dahil hissetme biçimi. Bir olayın merkezinde yer alma arzusu, bir bağ kurma, bir iz bırakma çabası. Bazen kendimizi sorumlu tutmak, aslında kendimizi görünür kılmak için bir yol.
İnsan belki de en çok kendi izini sürdüğü hikâyeleri sahipleniyor. Bu sahiplenmenin dili bazen çok sert: “Benim yüzümden oldu.” Ama bazen bu cümlede örtük bir aidiyet arzusu da var: “Beni dışarda bırakma. Olan bitenle ilgim olsun.”
Benim için “Benim Yüzümden” ifadesi sadece bir yüklenme değil, bir duygunun izini taşıma biçimi.
Yani bu ifade bir yara izi gibi: Silikleşse bile, geçmişe temas ediyor.
Ve evet, izlek demen çok doğru, çünkü iz bırakmak demek, bir şeyi yaşamış olduğunu ve hatta hâlâ yaşadığını kabul etmektir.
Belki de bu kadar hevesle “benim yüzümden” diyoruz, çünkü böylece hikâyeye yabancı kalmıyoruz.
Kitabı okuyup bitirdiğimizde kısacık ama dopdolu sayfaların ağırlığını hissediyoruz. Kahramanımız için olduğu kadar okur için de bir yüzleşme çağrısı sanki. “Şimdinin bilgisiyle yoğrulabilecek tek zaman parçacığı geçmiştir” derken kabullenmekten mi, yoksa anlamaktan mı bahsediyorsunuz?
Sanırım her ikisinden de bahsediyorum. Ama sırayla… önce anlamak, sonra kabullenmek.
Çünkü anlamadan yapılan kabulleniş, bir bastırmaya yol açabiliyor. Fakat insan sahici bir anlamaya ya da bir idrake vardığında, sanırım artık mücadele etmiyor. Direnmiyor. Hikâyeyi değiştirmeye çalışmıyor. Hatta kendi rolünü bile yumuşak bir yerden görebiliyor. İşte o zaman kabulleniş bir boyun eğme değil; bir özgürleşme oluyor. Teslimiyet hali vuku buluyor. Teslimiyet kendi özgürlüğüne teslim olmak belki de…
O cümleyi yazarken zihnimde şöyle bir his vardı:
Geçmiş hâlâ üzerinde çalışabildiğimiz bir yer değil. Onu ancak şimdinin bilgisiyle, yani büyümüş, görmüş, anlamış halimizle yeniden okuyabiliriz. Ama müdahale edemeyiz. Geri dönüp sahneyi değiştiremeyiz.
Dolayısıyla yoğrulabilecek tek zaman parçacığı geçmişse, o yoğrulma artık içimizde, hafızada, anlamda ve belki de dilde gerçekleşiyor.
Geçmiş değiştirilemez ama ona başka bir yerden bakmak mümkün olabilir. Benim Yüzümden’de bunu yapmaya çalıştım ve o bakışın okura geçmesini de istedim.
Son olarak, bu kadar duygusal bir metni yazarken kendinizi nasıl hissettiğinizi ve kurmacaya devam edip etmeyeceğinizi merak ediyorum.
Bu kitabı yazarken en çok, duyguların gelip geçici değil, iz bırakan haller olduğunu düşündüm.
Yazarken zaman zaman çok durdum. Kimi cümleler yazılmadan önce epey içimde dolandı. Bazen sadece yazmak değil, susmak da gerekiyordu. O yüzden bu metin “bittiğinde” bile bitmemiş gibiydi; sanki bazı duygular, bazı suskunluklar hâlâ orada, satır aralarında yaşamaya devam ediyordu.
Benim Yüzümden, belki de ilk defa kendi kırılganlığıma bu kadar doğrudan yer verdiğim bir metin oldu. Kurgu bana bunu yapabilmem için çok sahici bir alan açtı.
Kurmacayla yolculuğumun burada bitmeyeceğini hissediyorum. Belki yine novella, belki daha parçalı bir biçim… Ama duygunun taşıyıcısı olmaya devam eden bir anlatı dili arayışım sürecek.
Çünkü bazen kurgu, gerçeğe en yakın şey oluyor.
Ve yazmak hâlâ içimdeki en derin tanıklık biçimi.
Önceki Yazı
İsmail Güzelsoy:
“Kişisel gelişimin panzehridir roman.”
İsmail Güzelsoy ile uzun yıllar sonra yeniden üzerine çalıştığı, geçtiğimiz günlerde yeniden yayımlanan Saf–Suya Anlat'a ve metnin yeniden inşa sürecine dair konuştuk...
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 29
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aynı Yıldızın Altında / Birlikteliğin Güçlü Nedeni / Camondo’ya Mektuplar / Eski Şehir Spor / Eşikler / Göl Kenarındaki Hoş Ev / Gölgenin İzinde / Kürt Sorunu / Oxford Dünya Mitolojisi / Yağmur Ormanının Kemerinde