• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Tore Renberg:

“Edebiyat özgürlüktür, sınır tanımamalıdır.”

“Bazı romanlarım yavaş doğar ve kendilerini oldukça yavaş geliştirirler. Ancak birçoğu bir gün kafamda bir ya da iki cümleyle patlar, bir fikir olarak birdenbire doğar. Ses aniden duyulur, ağzını açar ve ben de tetikte olup söylediği şeyleri dinlerim.”

Tore Renberg

AYNUR KULAK

@e-posta

SÖYLEŞİ

11 Ocak 2024

PAYLAŞ

2023 Nobel Edebiyat Ödülü’nün Norveçli yazar Jon Fosse’ye verildiği günlerde Türkiye’de kitapçı raflarında bir başka Norveçli yazarın romanı sessiz sedasız yerini aldı: Türkçeye ilk kez çevrilen Tore Renberg’in son romanı Ingeborg’un Tollak’ı. Odağında başkarakteri Tollak’ın olduğu, aşkla başlayıp büyük bir aile dramıyla biten, içinde modern kapitalist sisteme dönük yoğun eleştiriler de barındıran bu çarpıcı romanı, okur kimliğini, edebiyata, sanata ve dünyanın halihazırdaki durumuna yönelik bakışını Tore Renberg ile konuştuk…

 

Edebiyatta ilk çıkışınız 1995’te. Edebiyatla olan bağınız, edebiyata karşı sevginiz ilk ne zaman başladı?

Diğer pek çok çocuk gibi –belki de her çocuk?– ben de çocukken bana kitap okunmasını çok severdim ve çok erken yaşlardan itibaren edebiyatta hem rahatlama, hem heyecan hem de keyif buldum. C.S. Lewis ve benzeri yazarları okuduğumu hatırlıyorum. 11 yaşındayken Jack London’ın Beyaz Diş kitabının bende nasıl derin bir etki bıraktığını net bir şekilde hatırlıyorum. O zamanlar en sevdiğim kitaptı! 1987’nin başlarında Dostoyevski ve Suç ve Ceza ile karşılaştığımda her şey ciddileşti. O zamanlar çok genç bir adamdım, Liverpool ve ‘80’lerin pop müziğinin hayranı olan bir ergen olarak, huzurlu bir yerde, Norveç’te yaşıyordum. Ama bu ateşli roman, epileptik yoğunluğuyla tamamen aklımı başımdan aldı. Bu deneyim benim için her şeyi değiştirdi, edebiyat dünyası tarafından vaftiz edildim.

Orta sınıf ailemde, hem anne hem de baba tarafımda yazıya güçlü bir saygı duyulurdu. Bundan bahsederken, gürültülü bir evde, alkolik ve çok sorunlu bir babayla, etrafımda çok fazla aile içi çatışma ve şiddetle büyüdüğümü belirtmeliyim. Eminim bunun o zamanlar bahsettiğimiz duruma çok katkısı olmuştur. İçinde var olacağım, boğulacağım için bir yere ihtiyacım vardı; beni ayağa kaldırabilecek ve bana bazı cevaplar ya da en azından yeni sorular verebilecek bir yere. Ve bu yer edebiyat dediğimiz şeydi. Estetik ve etik. Benim için hayat kurtarıcı oldu.

Norveç’te hem çok sevilen, ödüller almış bir yazarsınız hem de edebiyat eleştirmeni olarak çok önemli bir isimsiniz. Yazar olmak ve edebiyat eleştirmenliği yapmak arasındaki önemli farklar ne sizce? Burada merak ederek sormak istediğim başka bir soru da, edebiyat eleştirmenliğinizin yazarlığınızı nasıl etkilediği?

Eleştirmen olarak çalıştığım dönemin üzerinden 25 yıldan fazla zaman geçti, dolayısıyla bu artık yaptığım bir şey değil. Hem eleştirmen hem de yazar olmak benim için karmaşık bir hal aldı ve açıkçası bu konuda o kadar da iyi olduğumu düşünmüyorum. Bugünlerde edebiyat ve diğer konular üzerine oldukça fazla deneme yazıyorum. Ama şunu söyleyebilirim: Edebiyat ve felsefe öğrencisi, eleştirmen ve edebiyat dergilerinin bir üyesi olarak geçirdiğim gençlik yıllarım –iki yıl boyunca ulusal televizyonda bir edebiyat programı sundum– okuma duyularımı keskinleştirdi. Yazar olmak iyi okur olmaktır.

Ingeborg’un Tollak’ının diğer romanlarınızdan farklı olan yanı ne sizce?

Bazı romanlarım yavaş doğar ve yavaş yavaş gelişirler. Ancak birçoğu bir gün kafamda bir ya da iki cümleyle patlar, bir fikir olarak birdenbire doğar. Ses aniden duyulur, ağzını açar ve ben de tetikte durup söylediği şeyleri dinlerim. Elbette durum aslında hiç de öyle değil; sesler her zaman bir yerlerden, hayatım, gözlemlerim, hislerim ve içinde yaşadığım toplum, dış dünya arasında gidip gelen bir yerden geliyor.

Tollak için de durum böyleydi zaten. Bir trendeydim, Ocak 2018’di ve birden aklıma bazı cümleler düştü. Telefonumu elime aldım –modern defter– ve yazdım:

“İstediklerini söyleyebilirler. İstediklerini yapabilirler. Gelip derimi yüzmek ister misiniz? Lütfen yapın. Gelip bana tükürmek mi istiyorsunuz? Lütfen tükürün. Kendimi herkesten ve her şeyden soyutladım, hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Hiçbir şeyi ya da hiç kimseyi özlemiyorum. Ingeborg’dan başkasını özlemiyorum.”

Tore Renberg
Ingeborg'un Tollak'ı
çev. Damla Güler Eren
Timaş Yayınları
Ekim 2023
208 s.

Daha sonra oturdum ve bu sözleri izledim. Bunun başka bir şey olduğunu, çöpü boylamaya mahkûm olmadığını hemen fark ettim. Bu bir romandı. Zaten oradaydı. Biri benimle konuştu. Öfkeli biri. Trajik bir insan. Özlem dolu biri. Anlatacak bir hikâyesi olan biri. Güç, duygular. Ama kimdi bu adam? Neden böyle konuşuyordu? Neden bu kadar öfkeliydi? Kimdi bu “Ingeborg”? Ne olup bitmişti?

Eve gittim ve her şeyi bir kenara bırakıp yazmaya başladım. Sesi dinlemek ve onu takip etmek için. Bu, insan yaşamına dair karanlık bir yol açtı ve hızlıca fark ettim ki, zamanımıza dair de çok karanlık bir yol açtı. Yani bir yerden geldi, içinde yaşadığımız zamanlardan geldi. İnanıyorum ki pek çok kişi moderniteden, teknolojik gelişmelerden kopuk hissediyor ve toplumdan yabancılaşmış oldukları hissine kapılıyor. Tabii ki, defalarca gördüğümüz gibi, bu içinde olması çok tehlikeli bir hal.

Bu süreç benim için oldukça ilginçti, çünkü genellikle ses, sesler veya fikir geldiğinde nereye gittiğimi çok daha iyi bilirim. Burada onu takip etmek zorundaydım. Tabiri caizse araştırmam gerekiyordu. Ve Tollak’ın ağzından bir akşam dökülen ve tüm hayatını kapsayan bu monolog sırasında neler olduğunu ve Tollak’ın anlatmak istediği şeylerin ne olması gerektiğini oldukça netleştirdim.

Bu roman için modern hayat eleştirisi diyebilir miyiz? Çünkü romanın merkezinde sadece Tollak yok, ailesi de var. Modern hayat (kapitalizm) aileyi dağıtan, bireyi en sonunda delirten, suç işlemeye teşvik eden bir yapı mı?

Evet, bu romanın oldukça sağlam bir şekilde modernite eleştirisi geleneğinde durduğuna inanıyorum. Modern topluma yüzde yüz yabancılaşmış hisseden bir adamla karşı karşıyayız. İkinci Dünya Savaşı sırasında ya da hemen öncesinde doğmuş ve içine doğduğu ve tabiri caizse anlaşma yaptığı toplum sona ermiş. Onun ve atalarının inandığı her şeyin –esasen doğa, emek, sevgi– yok edildiğini düşünüyor. Modern toplum, kendisine zemin hazırlayanlara saygıdan tamamen yoksun, teknolojik bir kurumdur. Tollak’ın gözünde kapitalist bir canavardır; insanları umursamaz, sadece kendi kârını düşünür. Tollak daha önce babasından miras kalan bir kereste fabrikası işletmiş, köyde daha büyük bir işletme, zincirleme bir işletme açılınca da iflas etmiş. Yani o modern kapitalizmin bir kurbanı, evet.

“TOPLUM, MODERNİTE, DEĞİŞİM, HIZ, TOPLUMDA ÖFKELİ ÜYELER YARATTIĞINDA NE OLUR? ÖZELLİKLE DE ÖFKELİ ERKEKLER? HEPİMİZ NE OLDUĞUNU BİLİYORUZ. PATLARLAR.”

Asla “Evet Tollak, böyle oldu ve sen modern topluma karşı tek kişilik bir ordu gibi davranmakta sonuna kadar haklısın” demem, –ki bunu yapıyor– bu benim işim olmaz. Ben bir yazarım, yargıç ya da politikacı değilim. Benim görevim hikâyeleri anlatmak ve hakkında yazdığım insanları çizmek, onları yeryüzünde yürütmek. Ama moderniteye dair bu soruların sorulması ve bu hikâyelerin anlatılması gerektiğine inanıyorum.

Toplum, modernite, değişim, hız, toplumda öfkeli üyeler yarattığında ne olur? Özellikle de öfkeli erkekler? Hepimiz ne olduğunu biliyoruz. Patlarlar. Umursamayı bırakırlar. Öfkelerini serbest bırakırlar. İşte bu tam da Tollak.

Tollak son derece maskülen bir karakter. Karısıyla ve çocuklarıyla olan ilişkisi, şiddete meyilli oluşu, kendini sürekli haklı görmesi, suça yatkınlığı, vb. Klasik erkek imajına dair her şey onda var. Çok gerçek bir karakter yarattığınız için gözlemlerinize dayandığını düşündüm.

Evet, bahsettiğim sesi dinlerken ve böylece karakteri inşa ederken, tabiri caizse, bir arketip olarak hem tarihten hem de antik ve çağdaş edebiyattan tanıdığım efsanevi bir figürü yeniden inşa ettiğimi fark ettim. Ama aynı zamanda sadece geniş karakter malzemesinden değil, gerçek hayattan da çok iyi tanıdığım bir adam Tollak. 1972 doğumluyum, etrafımda bu adamlarla büyüdüm. Babamın nesli, büyükbabamın nesli, her yerde ve hâlâ etrafta oldukça fazla varlar. Yaklaşık 150 bin nüfuslu bir petrol kenti olan Stavanger’de yaşıyor olsam da, Norveç’in daha kırsal kesimleriyle yakın bağlarım var; bu yüzden bu sessiz adamı gerçekten tanıyorum. Dahası, onu seviyorum da diyebilirim. Ya da şöyle diyeyim, onu anlıyorum. Ve ona saygı duyuyorum. Gerçekten bir aptal ve bazen çok tehlikeli bir aptal olsa bile.

“BAŞKA BİR KİŞİNİN İÇİNE GİRDİĞİNİZDE VE DÜNYAYI BU KİŞİNİN BAKIŞ AÇISINDAN GÖRDÜĞÜNÜZDE NE OLUR? BU, BİRİNCİ TEKİL ŞAHIS HİKÂYESİNİN GÜCÜDÜR.”

Sorunuz güzel ve cevaplaması çok zor. Ne yaparlarsa yapsınlar, herkesin savunma hakkı olduğu için, bunu onun savunma avukatı olmak için yazdığımı söyleyebilir miyim? Belki. Belki de yazdığım her kitabı yazmamın nedeni budur. Ya da en azından bir tanesini ve çok önemli bir tanesini yazma sebebim budur ya da sebep hem spesifik olan Tollak’a hem de dünya tarihinin bu figürüne, sadece bu erkeksi efsaneye olan hayranlığım olabilir. Sanırım bu figürler doğmaktan asla vazgeçmeyecek ve bu nedenle üzerlerine yazılacak hep. Tollak’ı yazma sebebim her şey hakkında yazdığım insanlara duyduğum hayranlıkla, onları tanıma arzumla ilgili. 

Tollak’ın hikâyesini kendi ağzından dinliyoruz. Onu dışarıdan biri anlatsaydı nasıl olurdu diye düşündüm. Empati kurma riski doğabilir miydi acaba karısı Ingeborg’a yaptıklarından sonra? Ya da ondan tam anlamıyla nefret edebilirdik… Ne dersiniz?

Çok güzel bir soru! Öncelikle şunu söylemeliyim ki, hikâye bana bu şekilde geldi. Birinci kişi anlatımıyla. Doğrudan suratıma. İkinci olarak, her zaman yaptığım gibi test yaptım ve kendime “Tamam, burada doğru anlatıcıya, doğru üsluba ve biçime sahip miyiz?” diye sordum. Bu sefer gerçekten doğru hissettirdi. Onun portresini içeriden çizmek ve durup her şeyi uzaktan seyretmemek.

Başka bir kişinin içine girdiğinizde ve dünyayı bu kişinin bakış açısından gördüğünüzde ne olur? Bu, birinci tekil şahıs hikâyesinin gücüdür. Başka şeyler yapmak isteyen pek çok roman, bu dar ve yakından bakan yaklaşımdan yararlanamaz. Tollak’ın hikâyesinin bunu başardığını güçlü bir şekilde hissettim. Metnin, anlatılan hikâyenin nasıl da Tollak’ın kelimelerinden, dilinden, metindeki duraklamalardan beslenebildiğini görebilirsiniz. Tabiri caizse metnin adam olmasını istedim. Ben genellikle çok daha vahşi ve maksimalist bir tarzda ve biçimde romanlar yazarım. Burada bu imkânsızdı, gürültülü bir metin portreyi tamamen mahvederdi. Ne adamı ne de çevresini görmek mümkün olurdu.

Romanın  tiyatro uyarlamasında oynayan Andrine Sæther ve Kyrre Eikås Ottersen. Fotoğraf: David Zadig

Empati riski çok iyi bir tespit ve evet, birinci tekil şahıs romanla tamamen iç içe olduğuna inanıyorum. Olması gereken de bu. İnsan duyularını keskinleştirmeli. Burada gerçekten ne yaşanıyordu? Bu sese güvenebilir miyiz? Ve ne şekilde? Ve diğer tarafta: Daha yakına gelirseniz, benim düşündüğünüz kişi olmadığımı göreceksiniz. Edebiyatın büyük gücünün tam merkezinde bunun olduğuna inanıyorum. Ayrıca, Ingeborg’un Tollak’ı düşmanınızı sevmenin nasıl bir şey olduğuna dairdir.

Ingeborg hikâyenin baş kadın karakteri, fakat bir gölge gibi dolaşıyor ya da her şeyin sebebi olan gölgeli tarafımız gibi dolaşıyor hikâyenin içinde. Ingeborg, çağdaş gelir düzeyi yüksek, modern bir ülkede, Norveç’te, Norveçli bir kadın olarak neden yaşadığı bu şeylere maruz kaldı? Ya da bunları yaşaması için Norveçli bir kadın olmasına gerek yok mu?

Öncelikle şu konuya değinmemiz gerektiğini düşünüyorum: Ingeborg’u tanıyor muyuz? Her şey Tollak’ın gözünden anlatılıyor. Yani bizim bildiğimiz Ingeborg, Tollak’ın bildiği Ingeborg diyebiliriz. Roman ya da ben daha fazlasını biliyormuş gibi yapmıyoruz. Ve bu nedenle, sanırım bir kadının bu dar ama yoğun portresi üzerinden şu sorular ortaya çıkıyor: Neden gitmemişti! Onu gerçekten sevmiş olabilir mi? Bir kurban mıydı?

Okurlar okudukları karakterler hakkında bir tür hüküm verirler, bunu hepimiz yaparız. Benim bu konudaki anlayışım kısmen somut ve bağlamsal: Tamam, bu insanlar İkinci Dünya Savaşı sırasında ve civarında doğdular. Belirli bir kuşağa aitler. Bizim gibi onların da kuşaklarına has özellikleri ve deneyimleri var. Entelektüel değillerdi. Taşralı insanlar bunlar. Aileye, işe, aşka karşı muhafazakâr bir tutum takınılan bir kültürde yaşıyorlar.

Kyrre Eikås Ottersen ve Andrine Sæther, Miriam Prestøy Lie’nin yönettiği  Ingeborg'un Tollak'ı oyununda, Teater Vestland, Norveç, 2023. Fotoğraf: Magnus Skrede.

Ingeborg ve Tollak –yazarken buna gerçekten inanmıştım– birbirlerini seviyorlardı. Tüm farklılıklarına rağmen birbirlerinden son derece etkileniyorlardı. Ve her ikisinin de diğerine karşı güçlü bir saygısı vardı. Aralarında güçlü bir erotik bağ olduğunu da hissediyorum.

Evet… Norveç gibi bir ülkede bu kuşağın yaptığını yaptılar; iyi ve kötü zamanlarda evlilikleri için mücadele ettiler. Peki Norveç’te bu zamanlarda yaşayan kadınlar ne yapmalıydı, ne yapmaları gerekiyordu? Buna katlanmaları. Neredeyse her şeye. Ayrıca birçoğunun bunun böyle olması gerektiğini düşündüğüne inanıyorum. Bilirsiniz, hepimiz kültürün bizi olmaya zorladığı şey oluruz. Bu kültürde kimse birbirini boşamazdı, ta ki kıyamet kopana kadar – ve biliyoruz ki Ingeborg bunun için çok geç kaldı. Ingeborg –ya da çocuklardan biri– hikâyeyi anlatsaydı kulağa nasıl gelirdi? Çok farklı olurdu, orası kesin.

Norveç’le ilgili son sorularınıza gelince… Ben diğer taraftan tüm bunların en az kahramanımızın kendisi kadar efsanevi ya da arketipik olduğunu düşünüyorum. Biz insanlar böyle yaparız. Ingeborg neden öldürüldü? On, belki de yirmi saniyelik aşırı bir öfkeden dolayı. Kaç cinayet vardır böyle? Muazzam miktarda.

Romandaki çocukları konuşmak istiyorum sizinle. Tabii ki en çok da Oddo’yu... Tollak gibi maskülen ve sevgisiz bir adam –bir baba– Oddo’yu neden bu kadar sevmiş olabilir? Oddo karakteri nasıl ortaya çıktı, hikâyenin içine nasıl sızdı?

Erkeksi, evet. Ama sevgisiz mi? Onun sevgisiz olduğunu hiç düşünmedim. Ingeborg’a, üç çocuğa karşı büyük bir sevgisi var. Doğaya karşı, işine karşı... Sessiz ve iletişimsiz haliyle sevimli bir adam. Ve duyduğu sevgiyi kelimelerle nasıl ifade edeceğini ya da nasıl güvence altına alacağını, ileteceğini, geliştireceğini, büyüteceğini ve benzeri şeyleri bilmeyen bir adam. Belki herkes için çok sevimli değil. Okuyucular bu kitaptaki pek çok şeyde olduğu gibi burada da gerçekten farklılık gösteriyor; çok ilginç!

Bu yüzden Tollak’ın bana göre Oddo’yu, kendi çocuğunu –ve aynı zamanda ekstra bakıma ihtiyacı olan bu çocuğu– sevmesi mantıklı. Bu bir adamın ve çocuklarının portresi. Ebeveynler çocukları için savaşırlar. O da bunu yapıyor. Sonuçta Ingeborg’un ölmesinin nedeni de bu. Tollak’ın çizgisini aşmış olması.

“ÖRNEĞİN KAPİTALİST MODERN DÜNYA SUÇ VE CEZA GİBİ ERKEN DÖNEM POLİSİYE DİYEBİLECEĞİMİZ BİR ROMANIN GENİŞLİĞİNİ TAŞIYAMAZ HALE GELDİ. SUÇ ROMANI KAVRAMI ETRAFINDAKİ ENDÜSTRİ BU ÇEŞİTLİLİĞİ YOK ETTİ.”

Oddo bir gizem, öyle değil mi; ve onu ilginç bulmanıza çok sevindim. Romana çok erken girdi. Hatta neredeyse başından beri “Oddo” olarak anıldı. Nasıl olduğunu gerçekten açıklayamam. Orada öylece oturuyordu. Büyük balık ağıyla ahırın dışında, garip şekillerde konuşuyor, garip şekillerde hareket ediyordu. Tüm bunları çok güzel ve kederli buldum. Ve tabii ki böyle bir çocuğu Tollak’ın ellerine bırakmak bazı zıt sahneler gerektiriyordu. Bu romanda çok fazla yalnız insan var. Oddo, Tollak, Hillevi, kızı; insanlar çok yalnız.

Ingeborg’un Tollak’ı  bir polisiye roman sayılır mı sizce?  Hikâyedeki gerilim duygusu başından sonuna kadar hissediliyor.

Hikâyenin içinde hem büyük bir suç hem de bir soruşturma vb. var olsa bile bir tür polisiye ya da suç türüyle bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Modern suç romanı kapitalist bir yaratım ve bu beni edebi açıdan rahatsız ediyor. Tabii ki burada kaliteden bahsetmiyorum. Bu şekilde etiketlenen romanların birçoğu iyi yazarlar tarafından yazılmış iyi hikâyeler ve evet, İskandinavya bugünlerde bu konuda iyi bir üne sahip (bunun nasıl ortaya çıktığını kesinlikle bilmiyorum!).

Tore
Renberg

Bu, edebiyata dair mekanik bir yaklaşım. Bu sebepten etiketleme ve çağrışımlara ilgi duymuyorum, hatta sanatsal olarak alakasız ve yanlış buluyorum. Edebiyat her zaman bundan daha geniş bir alana yayılır ve daha fazlasıdır. Edebiyat özgürlüktür. Edebiyat sınır tanımamalıdır. Böyle düşündüğüm için etiketlerin, tanımlamaların çok dar geldiğini düşünüyorum. Örneğin kapitalist modern dünya Suç ve Ceza gibi erken dönem suç romanı diyebileceğimiz bir romanın genişliğini taşıyamaz hale geldi. Suç romanı kavramı etrafındaki endüstri bu çeşitliliği yok etti. Dolayısıyla en azından ben bundan yararlanmak istemiyorum. Sonuçta ben sanat için buradayım. Buradayım, çünkü hayatımın erken bir döneminde edebiyatın sizi nasıl başka bir seviyeye yükseltebileceğini ve hayatın derinliklerine götürebileceğini deneyimledim. Kendime hep şöyle derim: Malzemeye yakın dur, Tore. Olabildiğince yakın ol. Karakterlere yaklaş. Manzaraya yakın ol. Onu kucaklayacak biçimi ve tarzı benimse, öyle ol, öyle konuş, öyle oyna.

Çağdaş Norveç edebiyatını nasıl buluyorsunuz? Bu soruyu biraz genişleterek Avrupa edebiyatını nasıl bulduğunuzu da konuşmak isterim sizinle. Son yıllarda özellikle önereceğiniz kitaplar var mı? Türkiye’de biz okurlar kuzey ülke edebiyatını çok seviyoruz ve özellikle de Norveç edebiyatını…

Aman Tanrım, ne soru ama! Galiba edebiyatımız oldukça yüksek bir standarda sahip. Edebiyata ve sanata saygı duyan bir ülkede yazarlık yapma ayrıcalığımız sayesinde... Sanırım bu konudan en iyi şekilde böyle bahsedebilirim – bir de hepimizin Nobel Ödülü alan Jon Fosse ile çok gurur duyduğumuzu söyleyebilirim! Kendisi ne büyük bir yazar! Bundan röportajın önceki kısımlarında da bahsedebilirdim; yirmili yaşlarımın başında, yazar olarak ilk çıkışımı yapmadan önceki üç ya da dört yıl boyunca, onun kitaplarına delicesine âşıktım –hâlâ öyleyim– ve edebiyatın başka bir şey olduğu, biçim, dil, kendine özgülük, ritim ve retorik tarafından yaratılan özerk bir güç olduğu konusundaki ısrarıyla beni gerçekten zorladı. Hatta daha 20 yaşındayken ona bir şiir koleksiyonu gönderecek kadar ileri gittim ve ondan bunu okuyup bana görüşünü bildirmesini rica ettim. Ve o da cevap verdi! Güzel adam.

Sanatın ne olduğunu bilen bir ülkede yazıyoruz. Bu da devletten oldukça iyi destekler alabildiğimiz anlamına geliyor. Bu sanırım çok İskandinav. Ve iyi bir şey. Bu da yazarların yapmaları gerekeni yapabildikleri, iyi bir sistemi yaratıyor: Yazmak. Gerçekten de her şey bununla ilgili. Yazmak için zamanımız ve koşullarımız olmalı. Ve bu ülkede bunu yapıyoruz.

“İRADE VAR. SEVGİ VAR. UMUT VAR. BU GÜZEL İNSANİ UNSURLAR BU CEHENNEME DAYANMAMIZI SAĞLAYAN GÜÇLER... SON DERECE DEĞERLİLER VE KORUNMALILAR. BU DEĞERLERE HER ZAMANKİNDEN DAHA FAZLA İHTİYACIMIZ VAR.”

Bu elbette herkesin eline telefonu alıp kültür departmanını arayabileceği ve bir sonraki yıl bir kitap yazmak için 500 bin Norveç kronu isteyebileceği anlamına gelmiyor. Şunu söylemek istiyorum: Bir toplumun iyi yazarlar çıkarabilmesi için iyi bir sistem kurmanız gerekir. Yani bizim başarımızın, eğer böyle bir başarı varsa, Norveç doğası, Norveç yemekleri ya da Norveç ruh haliyle hiçbir ilgisi yok. Dünyanın kesinlikle her yerinde –bu sezgiseldir– anlatılacak iyi hikâyeler vardır. Her şey bununla ilgili: Orada bunları anlatacak, yazacak iyi yazarlar var mı ve bunların yazılmasını, yayınlanmasını, dağıtılmasını, okunmasını önemseyen bir sistem var mı?

Norveç’te bunun için bir geleneğimiz var. Bugünlerde tehdit altında olabilir ama edebiyatla uğraşma biçimimizin odağında hâlâ bu var. Elbette mükemmel bir sistem olmaktan uzak –bu tamamen yeni bir röportaj gerektiriyor– ama en azından bir çözüm sunuyor. Sanat değerlidir. Sanatın büyük bir imparatora ve onu koruyacak bir orduya ihtiyacı vardır. İmparator ve konseyi bunu anlamalı, kolaylaştırmalı, en iyi kadın ve erkeklerini toplamalı ve bunu gerçekleştirmelidir. Eğer imparator bunu yaparsa, eski Mısır olursunuz. Ya da Norveç.

Genel olarak şunu söylemek isterim ki, bir Avrupalı olarak, sizin Orhan Pamuk’unuzla ya da bizim Jon Fosse’umuzla aynı zamanlarda yazan bir yazar olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Bizler ayrıcalıklıyız ve bunun farkında olmalıyız. Kitaplarımız meydanlarda yakılmıyor ya da sansürlenmiyor. Tarihsel olarak neredeyse aptalca olan bu şansın farkında olmak çok önemli. Tollak Ukrayna’da yeni yayımlandı, ne diyeceğimi bilemedim, bu nasıl mümkün olabilir? Ukraynalı yayıncım bana yazdı ve şöyle dedi: “Biliyorsunuz, bugünlerde bizim için her yayın bir zaferdir.”

Pandemi, sıcak savaşlar, iklim krizi, derin ekonomik krizler, göçler ve savaş kaynaklı mülteci göçleri, suç oranlarındaki artış, hastalıklardaki artış… Geleceğe dair umudunuz var mı? Sizce ileride ne tür şeyler okuyacağız?

Ah, buna cevap vermek çok zor, değil mi? Ve çok hassas bir konu. Hepimiz çok küçüğüz, tarihte ve evrende sadece küçük noktalarız ve şu anda deneyimlediğimiz şey, huzurlu Norveç’ten oldukça uzakta bile olsa, çok vahşi görünüyor. Bunu hiç yaşadık mı diye soruyoruz kendimize. Armageddon (kıyamet), geldin mi? İnsan Norveç’te bile böyle hissediyor, peki Ukrayna’da nasıl hissediliyor? Ya da Ortadoğu’da? Peki siz Türkiye’de bunu nasıl deneyimliyorsunuz?

Ama yine de tüm bunlar doğru şekilde okunmalıdır; dünyanın kalıcı halidir bu. İnsanoğlunun aptallığıdır, bizim kanlı tiyatromuzdur. Ailem İkinci Dünya Savaşı sırasında büyüdü, bense Soğuk Savaş döneminde. Eğer 17. yüzyıl Avrupası’nda, diyelim ki 1630’larda büyümüş olsaydık, otuz yıl savaşlarında büyümüş olurduk; öyle büyük bir felaket ki, hakkında konuşmaya başlayamazsınız bile. Herkesin her zaman hissettiği şey tam olarak budur: Armageddon (kıyamet) burada mı? Bu tamamen anlaşılabilir bir şey, çünkü birçok dönemde çok fazla şekilde tekrarlanmıştır. Söylemek istediğim tek şey, içinde bulunduğumuz zamanın en kötüsü olduğunu düşünmenin tehlikeli olabileceğidir. Bu hiçbir yere götürmez bizi.

İrade var. Sevgi var. Umut var. Bu güzel insani unsurlar bu cehenneme dayanmamızı sağlayan güçlerdir, son derece değerlidirler ve korunmalıdırlar. Bu değerlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Burada olduğumuz sürece edebiyata ihtiyacımız olacak ve bazılarımız sabahları dudaklarında hikâyelerle uyanacak, çoğu zaman nereden geldiklerini bilmeden, ancak onları yazıp okuyuculara ulaştırmak için güçlü bir ihtiyaç duyacağız.

Çeviri: SEDAT ULUSOY

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Ingeborg’un Tollak’ı
  • Tore Renberg

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

The Kingdoms of Savannah:

Bir sosyal sınıf ve yolsuzluk anlatısı

“Geçen yıl Birleşik Krallık Polisiye Yazarları Derneği tarafından verilen Altın Hançer (Golden Dagger) ödülüne değer görülen The Kingdoms of Savannah hem bir sosyal sınıf hem de bir yolsuzluk anlatısı.” 

ANDREW FINKEL

Sonraki Yazı

HER ŞEY

İslam Klasiklerini Yeniden Keşfetmek

“Ahmed el-Shamsy’nin İslam Klasiklerini Yeniden Keşfetmek kitabı 'editörler ve matbaa kültürü bir entelektüel geleneği nasıl dönüştürdü?' sorusunun peşine düşerek İslam klasiklerinin yeniden keşfinin tarihsel serüvenini elyazmaları, editörler ve matbaalar üzerinden anlatıyor.”

SEVENGÜL SÖNMEZ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist