Shakespeare'in oto-sansürü ve
Diktatörlerin Çocukları
“Shakespeare bugün yaşasaydı, günümüz diktatörlerinden etkili trajediler çıkarabilir miydi? Oto-sansür derdiyle yüzyıllar öncesine veya uzak diyarlara sığınma ihtiyacı duymazdı muhtemelen. Diktatörlerin hayatlarında bir miktar mizah ve aile kavgası arardı...”
Büyük resim: William Shakespeare'in Central Park'taki heykeli, New York City. Sağ üstte: Joseph Stalin ve kızı Svetlana, 1935. Sağ altta: Saddam Hüseyin, oğulları Uday ve Kutay ile, 1996.
Stephen Greenblatt, Shakespeare’in siyasi dünyası ve ‘stratejileri’ üzerine yazdığı kitabında, İngiliz şairin döneminin sansürüne ve baskısına hedef olmamak için türlü yollara saptığını ve bu konuda gayet usta olduğunu belirtir. (Tyrant: Shakespeare on Politics, Norton & Company, 2018) Stratejilerinden biri, tiyatro oyunlarını uzak zamanlarda ve mekânlarda kurgulamasıdır. Başta krallar olmak üzere, tasvir ettiği karakterler en az yüz yıl önceye aittir; çoğu çok daha gerilere gider. Lübnan’dan Sicilya’ya, hatta isimsiz adalara kadar, oyunlarının yer aldığı coğrafyalar da İngiltere’den yeterli emniyeti sağlayacak uzaklıktadır. Bu hesaplanmış uzaklıklar, şaire karakterleri aracılığıyla gününün konuları ve kişileri hakkında konuşma imkânı verir.
Greenblatt’a göre, Shakespeare’in zihnini meşgul eden başlıca sorulardan biri, nasıl olup da kadim gelenekler üzerinde yükselmiş ‘müesses nizamlar’ın kolaylıkla kırılıp dökülebildiğidir. Greenblatt’ın sözcükleriyle, Shakespeare’in etrafında hikâyesini ördüğü soru şudur:
Nasıl oluyor da, insanlar yönetmeye ehil olmadığı apaçık olan bir liderin arkasından gider; nasıl olur da liderin yalanlarına maruz kalmayı bile bile kabullenir? Bazı hallerde, nasıl olur da riyakârlık, hırsızlık, zalimlik gibi özellikler liderin itici değil, tersine çekici özelliklerine dönüşür? Nasıl olur da, normal şartlarda gururu ve onuru eksik olmayan insanlar, üstelik kendi ideal ve menfaatlerine aykırı düşse de, pekâlâ keyfine göre davranan, hiçbir hata ve cürmünden sorumlu olmayacağını bilerek serbestçe hareket eden bir hükümdara boyun eğer? Nasıl olur da Richard III veya Macbeth gibi figürler gelir tahta kurulurlar?
‘Hükümdar’ derken, Greenblatt, Shakespeare’le aynı devirde yaşamış olan İskoçyalı bilgin George Buchanan’ın şu ayrımına dikkat çekiyor:
“Kral, kendini onaylayanları, tiran ise kendini onaylamayanları yönetendir.”
Tabiatıyla, “kral kamu yararını gözeten, tiran ise kendi keyif ve çıkarına bakan” kişidir. Buchanan’a göre özgür toplum, bir tiranın halkın tepesine çökmesine müsaade etmeyecek kurumlara ve göreneklere sahip olan toplumdur.
Lakin görülen o ki, kralların arkasından gidenler kadar, tiranların peşine takılanlar da var. Hem de galiba ziyadesiyle çok. O halde, bir şekilde onaylıyorlar ama nasıl ve neden? Tiranı tarif eden istibdat rejimi, bu durumu açıklamak için yeterli görünmüyor. Korku ve terör perdesinin gerisinde, sanki daha derinlere uzanan bir onay ağı mevcut. Yoksa özgürlüğü arayanlar kadar esarete yatanlar da mı var? Yoksa kimisi için özgürlük bir külfet, özgürlükten kaçmaksa vazgeçilmez bir insani ihtiyaç mı? Bu durumda tiranla uyrukları arasında pekâlâ bir tür alışveriş, adeta bir suç ortaklığı yok mudur? Eğer burada bir muamma, bir ikilem varsa, Greenblatt, Shakespeare’in bu ikilemin gayet bilincinde olduğunu belirtiyor. Gerçekten de, İngiliz şairin trajedilerinde bu ikilemin hissedilir bir rolü olduğunu düşünmek mümkün.
Greenblatt’ın yorumu, Shakespeare’in her daim çağdaşımız olduğuna dair düsturu bir kez daha doğrulamakta. Günümüzde yepyeni bir dönemin eğişindeyiz diye düşünürken, karşımıza çıkan diktatörlere veya diktatörlük heveslilerine anlam vermek için sorduğumuz soruların bazıları hiç de yeni sayılmaz. Sözgelimi, “Nasıl olur da, ABD gibi bir ülkenin yarısını oluşturan kocaman bir nüfus, objektif olarak kendi değer ve çıkarlarına tamamen aykırı olmasına rağmen Trump gibi bir adama gider oy verir ve defalarca seçer?” diye sorduğumuz zaman, bu soruda Shakespeare’in karakterleriyle ilgili bazı ezeli soruların da yankılandığını fark edebiliriz.
İskoçyalı Buchanan, ‘tiran’ ile ‘kral’ arasında kendince analitik bir ayrım yapmış ama bu sözcükler ve sair eşanlamlıları arasında yapılabilecek ayrımlar son tahlilde derece farkının pek ötesine gitmez. En azından biz burada hepsini bir skala üzerinde konumlamakla yetinebiliriz. Örneğin ‘tiran’ (‘ceberrut’a yakın şekilde) hükümdarların en mutlak ‘gaddar’ıdır ve feodal yahut modern-öncesi bir çağrışımı vardır, ancak günümüzde de karşılığı hiç yok değildir. ‘Kral’ın çağrışımı da maziye dönüktür, fakat çağımızın birtakım harbi monarşileri düşünülecek olursa, azımsanamaz bir karşılığı vardır. Diğer taraftan, ‘tek adam’ yönetimini anlatan ‘otokrat’, siyaset literatüründen devşirme ‘teknik’ tınılı bir sözcüktür. ‘Diktatör’ ise, kolu kanadı olmayan ‘sembolik’ monarşileri saymazsak, bütün bu terimlerle iyi kötü örtüşen ve halihazırda en sıklıkla kullanılan sözcüktür.
Shakespeare
Diktatör mutlak güce sahip siyasi bir liderdir. Diktatörün hüküm sürdüğü bir ülkede insan hakları ve basın hürriyeti kısıtlanır, yahut düpedüz ortadan kaldırılır; sivil itaatsizliğin her türlüsü kriminalleştirilir; ‘olağanüstü haller’ olağanlaşır; ‘dış tehdit’ algısı azami düzeye çıkarılırken komplo teorileri alabildiğine köpürtülür; her an değiştirilebilir başkanlık kararnameleri yasaların önüne geçer; siyasi muhalifler hapse atılır veya –öldürülmek de dahil olmak üzere– bir şekilde ‘etkisizleştirilir’; seçimler askıya alınır, yahut iktidarın ihtiyaç ve planına göre ‘dizayn’ edilir; lider etrafındaki ‘kişi kültü’ katmerlenerek yaygınlaşır; yargı ve yasama, yürütmenin gölgesinde kaybolur; devlet giderek parti-devletine dönüşür; söz konusu ülke, bazen üst-yapı kurumları ve yönetici ideolojisi gayet seküler ve modern özellikler gösteren bir ülke olsa bile, iktidarın başındaki liderin devlet idaresine ‘akraba-i taallukat’ını dahil etme ve adım adım bir hanedan kurma eğilimi iyice belirginleşir; vb.
Kökeni Roma dönemine giden ve o dönemde daha dar ve idari bir anlamı olan ‘diktatör’ sözcüğünün bugün hemen herkesin nezdinde olumsuz bir anlam taşıdığı açık. Ancak şu gerçeği gözden kaçırmamak gerek: Siyasi meşrebine göre değişse de, hemen herkesin aklının ya da gönlünün bir köşesinde yer etmiş bir diktatör figürü vardır. Bu figürden hoşlanmayabilirler, sevmeyebilirler, ama bir yönüyle takdir ederler, saygı duyarlar – en azından zulmünü ve suçlarını görmezden gelmeye meyyaldirler. O nedenle, “diktatörün iyisi kötüsü olmaz, hepsi kötüdür” demek kolaydır ama diktatörler arasında tercihlerde bulunmaktan kaçınmak o kadar kolay olmaz.
Buchanan’ın ‘kral’ ile ‘tiran’ arasındaki tercihi de herhalde diktatörlerin ‘iyi’sine ve ‘kötü’süne tekabül ediyordu. Yaşadığı devirde demokrasi ve seçilmiş lider olgusu olmadığına göre, İskoçyalı bilgenin ‘kral’dan kastettiği mutlak güce sahip bir hükümdardı, yani günümüz deyimiyle bir diktatördü; ama halkının yararına hareket ettiği için iyi, ‘efendi’ bir diktatördü (ya da antik tanımına yakın terimiyle, ‘aydınlanmış despot’). Böylece, ‘tiran’ ise keyfine ve salt kendi menfaatine bakan, ülkesinin kaynaklarını çalıp çırpan ‘kötü’ diktatör oluyordu. Lakin diktatörün iyi olması, daha ‘ılımlı’ veya ‘yumuşak’ olmasının bir garantisi değil elbette. Kendi ahlakının sağlamlığına ve misyonunun doğruluğuna inanmış bir diktatör, yolsuz, hırsız bir diktatörden pekâlâ çok daha fazla gaddarlaşabilir, zira kendi şahsi diktatörlüğünün üstüne bir de onu besleyen, pekiştiren bir başka gücün diktatörlüğü vardır: Misyonunun sarsılmaz ‘doğruluğu’nun diktatörlüğü.
Shakespeare bugün yaşasaydı, günümüz diktatörlerinden etkili trajediler çıkarabilir miydi acaba? Şüphesiz, oto-sansür derdiyle yüzyıllar öncesine veya uzak diyarlara sığınma ihtiyacı duymazdı. Muhtemelen de, günümüz diktatörlerinde bir miktar mizah ve aile kavgası arardı. Bunlar her oyun yazarının, hatta dizi yapımcısının arayacağı asgari özelliklerdir, fakat diktatörlerin kapalı hayatlarında aradığını bulmak her zaman kolay değildir.
Kral Lear ve Soytarı, Alonzo Chappel.
Mizah deyince, buna eleştiriye açıklık ve azıcık tahammül yeteneği de dahil tabii. Bu nitelikler Shakespeare’in oyunlarının vazgeçilmezleridir. Örneğin King Lear’de kral, dalkavuğundan (dalkavuktan da çok, kendi şahsi ‘deli’si–‘fool’) zihninden geçen her şeyi söylemesini ister ve bekler; dalkavuk/deli de lafını sakınmaz, bir noktada kralın yüzüne “bir hiç” olduğunu dahi ilan etmekten kaçınmaz. Neredeyse yüz-göz olmaya yakın bir samimilik çerçevesinde, dalkavuk/deli istediği gibi konuşma serbestisine sahiptir; ama her an kellesini kaybetme tehlikesi de başının üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanır. Burada önemli olan, güzel sözler duymakla yetinemeyen bir kralın varlığı, ona duymaktan hoşlanmayacağı sözler söyleme cesaretine sahip bir dalkavuk/delinin mevcudiyetidir.
Hükümdar-dalkavuk ilişkisinin yalnız Shakespeare’e ve dönem oyunlarına değil, modernite-öncesi çağlara özgü, neredeyse evrensel bir müessese olduğu söylenebilir. Hatırlarsak, Osmanlı’da da dalkavukluk yaygındı, hatta Tanzimat’la birlikte kaldırılıncaya dek bir esnaf loncası olarak varlığını sürdürmüştü. Padişahın mahremine girebilen kimi ayrıcalıklı dalkavuklar bazen güldürmek ve eğlendirmekle yetinmezler, mizah yoluyla söylemediklerini bırakmazlardı; lakin padişahın ters bir ânına geldiklerinde de kellelerini kaptırmaktan kurtulamazlardı. Modernleşmeyle birlikte dalkavukluk kalktı ama yerini ‘danışmanlık’ gibi yeni sıfatlar altında korudu. Şu farkla ki, danışmanlarda ne dökecekleri dile rastlanıyor ne de efendilerinde onları dinleyecek kulağa.
Mizah ve ‘hoşgörü’nün yanı sıra, Shakespeare’in vazgeçilmezlerinden biri de ‘aile kavgası’dır şüphesiz. Bundan kasıt, hükümdarın eşiyle ama öncelikle de çocuklarıyla ilişkisi ve hanedan içinde yaşanan çelişkiler ve gerilimlerdir. Bu önemli bir husus, çünkü kuşaklar-arası farklılaşma bir hükümdarın kendi kişiliği kadar yönetim tarzına, hatta kurduğu veya parçası olduğu rejime de ışık tutabilir. Sözgelimi, 19. yüzyıl Rusyası’ndaki nihilizm akımının gelişim diyalektiğini en yakından büyük Rus romanlarından izleyebiliriz (Başta Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ı olmak üzere). Aynı dönem Osmanlı romancılığında da nesiller-arası devinim toplumsal gelişime –veya tıkanmaya– ayna tutan bir olgudur (Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri adlı klasikleşmiş denemesinde de gösterdiği gibi).
Şüphesiz, Shakespeare zamanında kuşaklar henüz katmanlaşmamış ve x, y, z gibi kalıplar içinde sınıflandırılmamıştı. Bu katmanlaşma acaba bugün kurgulayacağı bir tiyatroya nasıl yansırdı? Bu noktada, “nasıl yazardı” diye sormak yerine, tiyatronun büyük ustasının yakasını bırakıp soruyu şu şekilde ifade etmemiz daha doğru olur: Çağımızın diktatörlerini –Hasan Cemal’in deyimiyle, ‘zamane diktatörleri’ni– konu alan bir oyun bugün yazılacak olsa, çocuklarıyla ilişkilerine bakmak ve yer vermek ne kadar verimli olurdu? (Roman için belki daha elverişli bir soru bu, fakat biz tiyatro dünyasında kalalım)
Hazırlayanlar: Jean Christophe Brisard, Claude Quétel
çev. Olcay Kunal
YKY
Ocak 2018
5. baskı, Şubat 2025
280 s., büyük boy
Jean-Christophe Brisard ve Claude Quétel’in on yedi yazarın makalelerinden hazırladığı biyografi derlemesini okuyunca, ‘babalar ve çocukları’ konusunun hele diktatörler bağlamında gayet bereketli bir alan olacağını düşünmek mümkün. Diktatörlerin Çocukları adlı bu kitap Stalin’den Mussolini’ye, Franko’dan Mao’ya, Şah Rıza Pevlevi’den Muammer Kaddafi’ye, Augusto Pinochet’den Fidel Kastro’ya, Saddam Hüseyin’den Beşar Esad’a, Kim İl-sung’dan Aleksander Lukaşenko’ya dek yaklaşık son yüzyıla damgasını vurmuş olan, bir kısmı hâlâ hayatta olan toplam on yedi diktatör ve çocuklarıyla ilgili zengin bir panorama sunuyor.
Bu siyasi figürlerin hemen hepsi şahsına münhasır kişilikler ve dar kategorilere sokulmaları zor. Yine de bir karşılaştırma yapmak tamamen olanaksız değil.
Diktatör çocuklarının hayatlarına yakından bakıldığında, çoğunun babaya hayran ve ezik tipler olduğu görülüyor. Bazılarında hayranlık öne çıkıyor, bazılarında eziklik. Hayran ve azimli olanlar, babalarının halefi olmak için aralarında kıyasıya bir rekabete girebiliyorlar. Babaları da, oğullarından uygun gördüklerinden birini seçip iktidara hazırlamaya niyetlenebiliyorlar (Saddam örneğinde olduğu gibi, bu hazırlama mesaisini canavarlığa döken diktatörler de var. Irak diktatörünün çocuklarından Uday ve Kusay’ı iktidara ve şiddete alıştırmak için muhaliflere yapılan işkenceleri seyrettirmesi gibi).
Kim İl-sung gibi üç kuşak hanedan kurmayı başaranlar var ama örnekleri az. Oğlunu koltuğuna hazırlayabilen bazıları ise, kötü kader sonucu asıl gözdelerini kaybedince fazla beğenmedikleri oğullarıyla yetinmek durumunda kalabiliyorlar (Suriye diktatörü Hafız Esat’ın kazaya kurban giden oğlu, hırslı Basil yerine pasif Beşar ile yetinmesi gibi). Öte yandan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin (eski adıyla Zaire’nin) ve bir bakıma tüm Afrika’nın en kıdemli diktatörlerinden Mobutu Sese Seko’nun sayısı tam belli olmayan onlarca çocuğu arasında en sevdiği ve güvendiği bir kızını cinsiyeti nedeniyle kilit bir makama getirememesi gibi haller de vardır.
Bu arada tabii unutmamak lazım: Hiçbir ideoloji hanedan kurma arzu ve azminin önünde kolay kolay duramaz. Normal şartlarda, dinci veya teokratik rejimlerde hanedan kurma eğiliminin doğal ve güçlü olduğu varsayılır; oysa tersi örneklere rastlamak hiç zor değil. Mesela ‘komünist’ Kuzey Kore’de veya Baasçı ‘sosyalist’ Irak’ta ve Suriye’de hanedanlar güzelce kurulurken, ‘teokratik’ İran’da hanedan oluşturma eğilimleri görülmez. Sosyalizm gibi geçmişe değil, geleceğe dönük ideolojilerin bünyesinde içkin olan sekülarizm, belli ki hanedan kurma hevesine karşı bir garanti sağlamıyor. En sert cumhuriyetçi geleneklerde bile böyle bir garanti yok.
Hanedan kurmaya niyetli bir diktatörün, koltuğuna oturtacağı çocuğunu –ki bu daima bir oğul oluyor– “kendi imajı” çerçevesinde yetiştirmesi mutlak bir gereklilik. Bu gerçekleştiği ölçüde, oğulla babası arasında sıkı bir kader ortaklığı gelişiyor ve bu zamanla bir çeşit suç ortaklığına dönüşüyor. Bu ortaklıkta herhangi bir nesil farkının izine rastlamak zor. Eğer her yeni kuşağın bir öncekinin ‘ilerisine’ geçtiği varsayılırsa (çok güçlü bir varsayım!), burada neredeyse hep tersi oluyor; çoğu kere oğul, babanın gençliğini ve ataklığını yakalayamıyor. ‘Derin’ psikolojik planda da bir daralmışlık, sıkışmışlık mevcut sanki. Sözgelimi, diktatör baba kendi babasından nefret etmiş olabilir, ama oğulun böyle bir şansı yok – bastırılmış nefretler sayılmazsa tabii. Bunlara her türden ‘Oedipus komplikasyonu’ da dahil!
Ne var ki, diktatörün bir hanedan öngörüsü yahut girişimi olsun olmasın, kader ve ‘suç’ ortaklığı ailesinin tüm fertlerini bağlar nitelikte. Başta eşleri olmak üzere, diktatörün sülalesine ait tüm üyeleri rejimin bekçi ve neferleri görünümünde. Bu halleriyle de birer kapalı kutu görüntüsü veriyorlar. Ancak Diktatörlerin Çocukları’nda iç çekişmelerin duyulduğu, iç kavgaların ortaya saçıldığı aileler de var. İsyankâr çocukların veya akrabaların kapalı kutularda rahat duramadığı, firesi nispeten yüksek aileler bunlar. Bu aykırı figürlerin güçlü kişilikleri var ama bu kişiliklerinin ‘aile reisi’nden göremedikleri şefkat ve ilgi eksikliği kadar ‘reis’in rejiminin baskısına duydukları tepkiyle de şekillendiği aşikâr. Stalin’in kızı Svetlana, Mussolini’nin kızı Edda, Çavuşesku’nun kızı Zoya, Castro’nun kızı Alina bu figürler arasında sayılabilir (her nasılsa hepsi de kadın, ne tesadüf!).
Çocuklarıyla ilişkileri açısından diktatörler arasında bir ayrım yapılacaksa, bu ayrımın işte bu noktada mümkün ve anlamlı olduğu kanısındayım. Bir tarafta itaatkâr, işbirlikçi, konformist çocuklarıyla çevrili diktatörler görüyoruz; diğer tarafta, sayılı da olsa, isyankâr ve nevrotik çocuklarını dizginlemekte zorlanan diktatörlerle karşılaşıyoruz. Bu ikinci kategoridekiler önemli, çünkü trajedinin de, komedinin de tüm unsurları bunların hayatlarında saklı. Shakespeare’in kalemine layık ‘dram’ da burada.
Diktatörlerin Çocukları, Fransa’da 2014’te yayınlanmış (Olcay Kunal tarafından ilk Türkçe çevirisi de 2018’de). Bugün bu kitap güncellenecek olsa, Putin, Maduro, Aliyev gibi figürler yeni baskının baş köşesine oturur herhalde. Ayrıca Donald Trump, Macaristan başbakanı Orban ve cumhurbaşkanımız Erdoğan kabilinden liderlerin de kitabın son baskısına dahil edilmesi kuvvetle muhtemeldir.
Önceki Yazı
Melek Aydoğan ile Soğuk Ateş’e dair:
Çoğul okurluk bilinci
Ayhan Geçgin’in Son Adım romanına odaklanan Soğuk Ateş edebiyatımızda örneğine az rastlanır derlemelerden. Esere farklı açılardan yaklaşan metinlerin birbiriyle konuştuğu Soğuk Ateş üzerine Melek Aydoğan’la Sema Aslan söyleşti.
Sonraki Yazı
Futbol Yuvarlaktır’ı yeniden okumak (I):
Levinas'çı yüz ile Foucault'cu iktidar arasında futbol
“İki bölümden oluşan bu yazı, Nihat Özdal’ın Futbol Yuvarlaktır adlı kitabını Emmanuel Levinas, Michel Foucault, Judith Butler ve Jacques Derrida ile Nietzsche’nin düşünsel katkılarıyla yeniden okuma ve yorumlama çabası.”