• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Sevgi Soysal'ın Şafak'ında

Mahpusluk

“Kurmaca bir anlatıya dayalı tanıklık yalnızca bireysel kaygıların baskı altında ifade ediliş biçimlerine ışık tutmakla sınırlı kalmıyor, gücün ilkel kararlarla dayatıldığı, karanlık bir kadermişçesine ortaya konduğu bu ‘mitlere özgü’ şiddetin işleyişini de gözler önüne seriyor.”

Sevgi Soysal

HELEN MACKREATH

@e-posta

ELEŞTİRİ

2 Kasım 2023

PAYLAŞ

Adana, 1970’lerin başları. Kent sıkıyönetim altında. Bir sonbahar gecesi, hâlâ boğucu sıcak. Havanın yerini yapış yapış bir buhar almış. Şehrin tek bereketli mekânları kalabalık odalar, en canlı yeri ise karakol. Gecemiz işte böyle başlıyor – büyük kısmı muhtelif mahpusluk hallerinde geçecek.

Sevgi Soysal’ın 1975’te yayımlanan Şafak romanı mahpusluğun çeşitli tezahürlerini üç ayrı bölümde ele alıyor. Romanın kayda işlediği 12 saatin büyük bölümü karakolda, hücre ile sorgu odası arasında geçiyor. Ama evvela Alevi bir tekstil işçisinin evinde rakı sofrası etrafında toplanan şüphelilerin tutuklandığı gülünç bir polis baskınına tanıklık ediyoruz. Karakol kapısından içeri girdikten sonraysa, bu polislik oyununun her bir katılımcısını izlemeye koyuluyor, iç diyalogları ile geçmiş kırgınlıklarına dair bölük pörçük hatıraları arasında mekik dokuyoruz. Roman, cezaevi idaresi, polis, faşizm ve baskıcı devletin katı bir eleştirisi olduğu gibi, zihnin tutsaklığına, yabancılaşma duygusunun alabileceği farklı biçimlere ve şu garip özgürlük meselesine dair de bir sorgulama.

Soysal’ın kısmen kendi hayatından esinlendiği kahramanımız Oya, Adana’da sürgündedir. Baskın, “kendisini merkez yapmaya alışmış” Oya için bir kırılma anıdır. Ancak Badiou’nun kullandığı anlamda bir Olay, yani görünmez gerçeklerin belirgin hale geldiği, egemen düzeni sarsan nitelikte bir kırılma değildir bu yaşanan. Baskını, farklı karakterlerin bu düzenle ilişkili olarak sahneye konan birbirleriyle karşılaşmaları ve bu sahneleri çetrefil irdeleyişleri izler. Oya, o her şeyi değiştiren baskın gecesini beraber geçirdiği nevi şahsına münhasır yabancıları gözüne getirir: Siyasi hükümlü olarak tutuklu kaldığı Selimiye Cezaevi’nden bir gün önce serbest bırakılan matematik öğretmeni Mustafa, “taşra playboyu” görünüşlü genç avukat ve eski İşçi Partisi’nin geçmişteki bir üyesi Hüseyin, “ihtiyarla genç karışımı”, işçi vücutlu, fakat aydın yüzlü CHP’li bir işçi olan Ali Dayıları. Daha sonra ifadeyi alan amirle tanışırız; kendini aşırı derecede önemseyen, toplumda yükselmek için gözü dönmüş ve “varılmaya değer gördüğü tek amacı unutmak” olan Zekai Bey. Metinde Oya’nın bakışı her şeyi bilen anlatıcının bakışıyla karışır. Bakışları hikâyenin diğer öznelerinin çevresinde dolaştıkça, sanki görüş alanının arka planına doğru gerilerler.

Judith Butler, “Süresiz Tutukluluk” adlı makalesinde Kafka’nın Dava’sı gibi ‘adli kurmacaların’ kanun ile şiddet arasındaki boşluğu kapama işlevi gördüğünü yazar:

Yasal şiddet hukukun adaletini bir kurmacaya dönüştürdüğünden, kurmaca yasal şiddetin nasıl işlediğini anlatmanın bir yoludur. Ancak burada kurmaca ifadesinin kullanıldığı anlamlar birbirinden farklıdır: Biri yalanı imler; diğeri ise zihin ve beden zaptının meydana geldiği zamansal ve mekânsal yapılara dair bir bakış açısı sunar ve bunu adeta sözcüklere sıkıştırılmış, zapttan azade, muğlak bir bedene bürünüp yaparak bizzat bu zaptın içinden bir anlatı mesafesi kurar.[1]

Soysal, zapttan azade olma halinin izini, farklı karakterlerin sesleri ve iç diyalogları arasındaki geçişlerde sürüyor, onların araçları ve amaçları –kararlarını haklı çıkarmak ile halihazırdaki kararlara gerekçeler seçmek– arasındaki gelgitlerde saklı döngüsel mantığı açığa çıkarıyor. Bütün bunlar, farklı karakterlerin en nihayetinde bir Rus ruleti oyununun ateşlenen mermisi gibi – öngörülemez ve ölümcül – ansızın belirecek davranışlarının perde arkasında yatan uçsuz bucaksız hesapların birer parçası.

Oya, bir yandan “irili ufaklı” korkularını “kamburlaşan sırtında” taşırken, bir yandan da hem kendini hem de siyasi duruşunu sorgular. Misafir olduğu akşam sofrası, geçtiği içsel sürgünden sonra kendisine nadiren tanıdığı bir özgürlük ânıdır. Bu herhangi bir siyasi vasfı olmayan barışçıl bir toplaşmadır; ama aynı zamanda sofrayı yabancılarla paylaşmanın –baskın sonucu sakarca sekteye uğrayan– siyasi bir eylem olduğuna dair de bir hatırlatmadır. Baskını Soysal’ın keskin, müsamahasız bir mizah anlayışıyla işlediği kısa, katı, bazen neredeyse hayal izlenimi veren bir dizi sorgulama sahnesi takip eder. Bütün karakterlerin kaygıları iskambil kâğıdı destesi gibi önlerine serilir. Baskın tam anlamıyla bir fiyaskodur [“‘önce basın, dediler, sonra da üstünde durmadılar … Allah kahretsin seni emi? Ne diyorlardı?’ diye soruyor bir polis memuru bir diğerine. ‘Biri… Burjuva, diyordu müdürüm …’”]. Ama ne baskının ne de ithamların özünde bir önemi vardır. Bu olay yalnızca iktidarın ve toplumdaki belirli bir hiyerarşinin icrası için sahneyi hazırlar.

Bunlar adamın kafasına, onun bunun polis olduğu kuşkusunu sokarlar. Kafayı karıştırmak için. Kuşku insan kafasını en aydınlık olması gerektiği anda karıştırır çünkü. (s. 142)

Oya ve Mustafa’nın ifadelerini Zekai Bey alır. Zekai Bey’in “sorgulama” diye tarif ettiği, ipe sapa gelmez lakırdı ile fiziksel şiddet karışımı bir yöntemdir. Şafak söktüğünde, bütün mahkûmlar serbest bırakılır. Oya “kuşkular içinde”, hayatla nasıl yeniden bir bağ kuracağı sorusu ile baş başa kalır. Mustafa, “iç ezikliğini aşmak” için Adana’dan ayrılır. Aralarında en büyük maddi adaletsizliğe uğrayan, sofranın ev sahibi işçi Ali’dir. Polisin attığı dayaktan ötürü gözleri şişik halde işine geç vardığında Ali’nin üç günlük maaşı kesilir.

 

Peki, Şafak hangi zamansal ve mekânsal yapılarda konumlanıyor? Metin kısmen Sevgi Soysal’ın 12 Mart 1971 darbesinin ardından tutukluluk deneyimine dayanıyor ve bilhassa darbeyi takip eden aylar ve yıllarda sola yönelik baskıyla beraber giderek sertleşecek olan siyasi iklimi odağına alıyor. On ilde sıkıyönetimin ilan edildiği, sokakları ‘muhbir vatandaşların’ sardığı bir dönem ve sonu gelmeyen tutuklamalarla soruşturmaların yarattığı kuşku ve tedirginlikle dolu bir ortamdır bu. Türkiye’de 1970 ile 1980 yılları arasında yaşanan siyasi şiddet sonucu beş binden fazla kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Soysal’ın ilk tutukluluğu taşıdığı nüfus cüzdanında eşinin soyadının belirtilmemesinden kaynaklanıyordu ve bu sebepten Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda 27 gün yattı. Tahliyesinden kısa bir süre sonra, bu kez orduya hakaret iddiasıyla 8 ay daha aynı cezaevinde hüküm giydi.

Soysal’ın Şafak’tan bir yıl sonra, 1976’da yayımlanan Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda aktardığı cezaevi anıları farklı fraksiyonların sözcüleri ve cezaevindeki kadınların günlük hayatları ile siyaset arasındaki ilişkiye sarahatle ayna tutuyor. Anılarında kadın militanlar ve devrimcilerin yanı sıra, Türkiye İşçi Partisi’nin eski lideri Behice Boran ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurucularından Gülay Özdeş gibi sosyalist hareketin önde gelen isimlerinin günlük rutinlerine de ayrıntıyla yer veriyor. Anlattıkları, işkence ve cinsel şiddete dair açık bir tanıklık ve ordunun “hizaya sokma” ideolojisinin keskin bir yergisi.

Sayımlarda, “hazrol, hiza”, havalandırmalarda “hazrol, hiza”, para almaya giderken “hazrol, hiza”, doktora giderken “hazrol, hiza”, mahkemeye giderken “hazrol, hiza”, hamama giderken “hazrol, hiza” ama ölçüsü kaçan her şey gibi, bu “hazrol”lar üstümüzdeki etkisini yitirdi. Yüreğimizi ve düşüncemizi kim hizaya sokabilir? Kim hazrolda durdurabilir? Önemli olan da bu. (s. 206)

Şafak (1975) ve Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun (1976) peş peşe yayımlanmasıyla birlikte Soysal cezaevi deneyimlerini okurlara iki farklı janrda aktarıyor – birinde hatırat diğerinde ise kurmaca formunda. İki anlatı arasındaki fark, sanatçı Nil Yalter’in Fransa’da kadın cezaevinde yatmış eski bir mahpusun tanıklığını sunduğu 1974’te Paris’te sergilenen “La Roquette, Prison des Femmes”[2] adlı enstalasyonu andırıyor. Yalter’in çalışması, mahpusluğun rutinlerini ve ritüellerini tasvir eden monokrom imajlar ve elle yazılmış metinlerle donatılmış ızgara panellerden oluşuyor. Bu panellerden birinde mahpusların yemek tarifi dergilerinden kestikleri salata ve tavuk fotoğraflarını nasıl yedikleri anlatılıyor. Panellerin bir yanında fotoğraflara yer verilirken, diğer yanında ise aynı görseller kaba ve çocuksu çizimlere dönüştürülüyor. Eleştirmen Gabriel Coxhead enstalasyonu şu şekilde tarif ediyor:

Daha da sarsıcı olan ise art arda yerleştirilen bazı panellere eşlik eden metinlerin garip bir biçimde yer yer tekrarlanması, sanki kekeme yahut aksak bir anlatı kurarcasına. Kademe kademe, bir nevi semiyolojik bir sapma yaşandığına, anlamın olağan işleyişinin aksamaya başladığına –ve bunun sonucunda imlerin şey muamelesi gördüğüne– dair bir his gelişir; beri taraftan, şeyler de ime dönüşür, tıpkı mahpusların bedenlerine kalemlerle mesajlar yazdıklarında olduğu gibi.[3]

Nil Yalter’in 1974'te Paris'te sergilenen enstalasyonu: La Roquette, Prison de Femmes.

Belirli bir açıdan bakıldığında, Şafak böyle bir sapmanın, Butler’ın deyimiyle “zapttan azade, muğlak beden”in detaylı bir incelemesi. Sorguya maruz kalan karakterlerin dolambaçlı düşüncelerine ve sözlerine farklı anlamlar atfedilebilir. Sayfaları çevirdikçe bu muğlak aksamalar birikir, birikir. Bu aksamalar hantal emniyet bürokrasisi ile onu ümitsizce canlandıran oyuncularında, bireylerin siyasi ideallerinin anlamını ve amacını sorgularken çektikleri zorlukta, kanundaki cezalardan korunmanın yollarını ararken beliren insan ilişkilerindeki yabancılaşmada açık bir biçimde göze çarpar. Metni baştan sona kat eden en önemli sorulardan biri – ihanet nerede başladı ve bitti? – belirli bir kişiden ziyade (her ne kadar bütün karakterler bu soruyu birbirlerine sorsalar da) topluma ve bilhassa devlete yöneltilir. Mesela sorgusunun nasıl üstesinden geleceği konusunda bir strateji oluşturmaya çalışırken Mustafa’nın zihninde düşünceler dönüp durur:

Şu ana dek buraya getirilişine bir anlam vermeye çalışıp durdu. ‘Hiçbir şey yapmadan’ sözünün anlamsızlığını seziyor Mustafa. Sanki, böyle dönemlerde, önemli olan suçun niteliğiymiş gibi. Demek bizler de, giderek suçluluğumuza inandırılmışız. Bir şeyler yapmak suçmuş gibi. Yapmamak suçsuzlukmuş gibi. Kavgayı ne zaman suçluluk, bir şey yapmamayı ne zaman suçsuzluk ve alın aklığı sanır olduk? İçi sıkıldı. Zayıflıyor mu? (s. 125)

Bu diyaloglar zihnin çeşitli ikircikleriyle kritik karşılaşmalara vesile olurlar. Manipülasyon, birbirleriyle yarışan yorumlar ve kafa karışıklığı arasında kalan zihin hiçbirine kendini tamamıyla teslim etmez. Böylece diyaloglar, aksamaların ve “zapttan azade” oluşun bir temsil yahut bakış açısı/ları meselesinden çok, bizzat kanunun işleyişinde –polis şiddetinin psikolojik ve fiziksel tezahürlerinde– bulunduğunu gösterir bize. Yasal şiddete dair analizinde Walter Benjamin, yasal şiddet ile mitlere özgü şiddet arasında yapısal bir benzerlik olduğunu savunur ve hukuki alanda yaratılan belirsizliğin “[kanunları] tıpkı kader gibi daha tehditkâr kıldığını”[4] söyler. Muğlak aksamalara usul ile kuralların anlık uygulanma şekli arasında da rastlanır. Bu aksamalar özellikle de yasal mevzuatlar, bürokratik aygıtlar ve münferit devlet memurlarının sahneledikleri güç oyunlarının iç içe geçtiği ilişki kümelerinde su yüzüne çıkar.

Kurmaca bir anlatıya dayalı tanıklık yalnızca bireysel kaygıların baskı altında ifade ediliş biçimlerine ışık tutmakla sınırlı kalmıyor, gücün ilkel kararlarla dayatıldığı, karanlık bir kadermişçesine ortaya konduğu bu ‘mitlere özgü’ şiddetin işleyişini de gözler önüne seriyor. Sorguda dayatılan döngüsel psikolojik testleri detaylarıyla anlatarak Soysal kanunun olabilecek en hoyrat araçla uygulandığını gösteriyor bize – özgüvensiz ve güç peşinde olan insanla. İkirciğin birtakım hukuk ötesi alanlarda, farklı bireylerin yoksun bırakılması için uygulanan çeşitli koşullar vasıtasıyla nasıl belirdiğini belgeliyor. Yoksunluk, kanunun esnetilerek bir dizi siyasi amaç uğruna manipüle edildiği süreçlerde beliriyor. Örneğin, yaptığı hayır işlerinden dolayı saygı gören, Akdeniz Sanayi’nin “kibar ve efendi” sahibi Turgut Sabuncu Bey’in işçilerinin grevinin yasal olduğu iddiasına verdiği cevapta olduğu gibi.

Kim kullanacak kanun sözünü, iyi belle bunu, kim kullanacak kanun sözünü? Kanuni haklarıymış! Bir tek kanun vardır; bizim bildiğimiz kanun vardır; düzenin kanunu vardır. Düzene karşı kanun mu olurmuş? …  Öyle her yana yontulan kanun olur mu? (s. 137)

Burada Turgut Bey kızgınlığını Zekai Bey’e yöneltir. Sınıfsal sınırlara çarpıp durmaktan duyduğu bıkkınlık da Zekai Bey’i sigara kaçakçılığı suçundan yakalanan bir ‘Arap uşağı’na dayak atmaya iter. Her ne kadar Arap uşağı polis eliyle dövülse de, maruz kaldığı aynı zamanda sınıf iktidarının şiddetidir. Zekai Bey’in kontrolündeki bu sapma belirli ilişkiler ve koşullarda kök salmış yasal şiddetin kendini belli ettiği “muğlak” ve “zapttan azade” bedenin bir parçasıdır.

Ancak her ne kadar hükmetme pratiklerinin bir tanıklığını sunsa da, Şafak aynı zamanda özgürlüğün bilişsel bir haritalandırma çalışmasıdır. Metinde özgürlüğün farklı şiddet biçimleri ve bunların potansiyel zincirleri ile karmaşık bağları ve “kurtuluş” ile “özgürlük” arasında beliren aksamalar mercek altına alınır. Serbest bırakıldıktan sonra Oya, başı önünde yürüyen Mustafa’daki mahzunluğu gözlemler.

Batmamak için bir cankurtaran arıyor o da. Kurtuluş bambaşka, çok daha yüce bir şey. Bunun için ikimiz de fazlaca can derdindeyiz. Can derdindeyiz evet. Şu ya da bu biçimde. Serbest bırakılmak yeterince rahatlatıcı değil. (s. 210) 

Kurtuluş, hayat, özgürlük. Soysal her birini önemsiyor, sonsuz karmaşıklıklarıyla. Birbirleriyle yarışan ve belirli bir şehirde belirli bir gece belirli bir grup insanın ilişkilerini ve kararlarını yontan özgürlük kavramlarını dikkatle tiye alıyor. Özgürlüğün nasıl olup da direniş alanlarında sarih ya da kaçınılmaz bir biçimde belirmediğini, tezahüründe birtakım aksamaların ortaya çıktığını gösteriyor bize. Soysal siyasi görüşünün zeminini özgürlük ile şiddet arasındaki diyalektikte, insanların iç içe geçen ilişkilerinin karmaşıklığında kuruyor – bireysel bakış açısıyla bir çırpıda anlamanın kolay olmadığı, ama aynı zamanda bireysel mücadelelerin birlikte çöküşüyle tatmin edici bir sonuç vermeyen bir görüş bu. 

Şafak, olayların nedenine değil, nasıl olduğuna dair bir tanıklık. Bazı eylemlerin neden şiddet alanlarında okunabilir hale geldiği, bazılarının ise gelemediğine dair. Soysal hikâye anlatıcılığını önemsiyor, hem şiddeti yeniden üretme hem de sekteye uğratma potansiyeliyle. Bir taraftan bazı anlatıların belirli bir mekânda, şiddet veya manipülasyon vasıtasıyla kanun önünde okunabilecek şekilde nasıl kodlanabileceğini bize gösteriyor; beri taraftan da başkalarının hem kendilerine hem diğerlerine neler anlattıklarını gözler önüne seriyor, bunu yaparken de güya kolektif bir sosyal kelime dağarcığına başvuran otoriter bir anlatıda karmaşık deneyimlerin nasıl sığ kılabileceği konusunda temkini elden bırakmıyor. Şafak polis şiddetinin farklı deneyimlerini sıralamaktan çok, bu deneyimleri paylaşma ve sorgulama çabası. Kanunun uygulanmasının doğurduğu şiddet, sınırları sürekli değişen kurmaca ve fantastik anlatımın arasında bir yerde konumlandırılıyor. Soysal’ın anlatıcılığı bu bakımdan açık bir siyasi belge niteliğine bürünüyor, bu anlamda da hem yasal şiddetin mimarisini dönüştürmeye yönelik verilen aktif mücadelenin hem de bilgiyi şiddet amacıyla kullanmayı ve üretmeyi sağlayan yahut engelleyen koşulların bir parçası haline geliyor. 

 

Bugün, çok farklı koşullar altında, bir önceki yıla nazaran yüzde 9,2 artış gösteren 2022’nin Eylül ayı verilerine göre 326 bin 960 kişi ile (tutuklu yargılananlar da dahil olmak üzere) Türkiye, Avrupa Konseyi üyeleri arasında cezaevi nüfusu en yüksek ülke konumunda, dünyada da altıncı sırada. Tutuklanma oranı 2005’ten beri dörde katlanarak 100 bin kişide 80’den 371’e yükseldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, mahkûmların yüzde 15 ila 20’sinin çoğu zaman keyfi hükümlerle siyasi sebeplerden dolayı tutuklandığını, daha uzun süreler ve daha ağır koşullarda hapiste yattığını belirtiyor. Mahpusluk alanlarına, yargısız infazların meydana gelebildiği göçmen geri gönderme merkezleri ve karakollar gibi kara delikleri de eklemeli. Zira toplumdaki istenmeyen ve yoksun bırakılan bireylerin tutulduğu bu mekânlar, yoksun bırakılmaya ve terk edilmeye karşı savunmasız ‘artık’ kitlelerin yaratılmasına da ön ayak oluyorlar. Tutukluluk ve özgürlük hakkında soyut bir biçimde, özgürlüklerinden alıkonulmuş ve halen parmaklıklar ardında bulunan binlerce siyasi mahkûmun somut gerçekliklerine dikkat çekmeksizin yazmak imkânsız. Tutukluluk bağlamında, cezaevi kapılarının dışında olma lüksüne sahip kişiler için teorik bir tartışma konusu değil özgürlük. Bilakis, masumken hapiste tutulanların özgürlüklerine kavuşabilmesini sağlamak için bir siyasi eylem vasıtası.

Ele aldığı siyasi dönem farklı olsa da, Sevgi Soysal bugün bile cezaevini münferit bir kurum olarak görmek yerine dikkatimizi cezaevi endüstriyel kompleksinin de içinde bulunduğu ilişkiler ağına çevirmemizi sağlayan hatırı sayılır bir kılavuz. Onun durduğu yerden baktığımızda, bizzat toplumun kendisi üyelerinin çeşitli biçimlerde buyruk altına alındığı bir tutukluluk hali. Bu anlamda, Soysal’ın bakış açısını –hapishane devletinin temellerini oluşturan ceza ve sömürüye dayalı sosyal ilişkilerin karmaşıklığı ve sınıfların geçirgenliği ile tahakküm süreçleri arasında bağlantılar gören– aynı dönemin Amerikan ve Fransız yazarlarının 1970’li yıllarda savunduğu cezaevi karşıtı hareketlerle diyalog içinde okumak mümkün. Martina Tazzioli’nin “Katlanılmazın Üretimi” (“Producing the Intolerable”) adlı denemesinde belirttiği üzere, bu hareketler her ne kadar içinde bulundukları farklı sosyo-politik koşullar bağlamında cezaevlerinin farklı boyutlarını öne çıkararak itirazlarını bu çerçevede sunsalar da, argümanlarını ifade etme biçimleri bakımından birtakım benzerlikler taşıyor.[5] Tazzioli özellikle cezaevi sistemine ilişkin kolektif karşıt-bellek üretiminin her iki cezaevi karşıtı harekette önemli bir rol oynadığını savunuyor. Fransa’da, Michel Foucault ve Gilles Deleuze’ün başı çektiği Hapishaneler Hakkında Bilgilendirme Grubu (GIP) cezaevi duvarlarının arkasındaki mücadelelerin sesini yükseltmek suretiyle hapishanelerin içinde olanlarla dışarıdakiler arasında çapraz ittifaklar oluşturmayı amaçlıyordu. Grubun kurulduğu 1970’in Aralık ayında Fransız cezaevlerinde çok sayıda tutuklu Cezayirli bulunuyordu; bununla beraber Kadın Kurtuluşu Hareketi, Devrimci Hareket için Eşcinsel Cephesi ve 1968 Mayıs’ı öğrenci ve işçi isyanının eşzamanlı olarak kesiştiği bir dönemdi. ABD’de ise köleliğin kaldırılması için mücadele eden gruplar, sosyalist akımlar ve ırkçılık karşıtı hareketler arasında bir bağ bulunuyordu – odak noktada da özellikle Kara Panter Hareketi’nin siyaseti ve eylemleri vardı. Buradaki cezaevi karşıtı hareketler de hapishane sistemi üzerinde kolektif karşıt-bellek üretmenin ve yaygınlaştırmanın önemini vurguluyordu. Bu çerçevede Angela Davis ve George Jackson’ın cezaevi mektupları hapishanelerdeki gerçeklere dair bilgiyi aktarmakta büyük bir rol oynadı. Sevgi Soysal’ı bu küresel bilgi üretimi soyağacında konumlamak, onun radikal eleştirel sesini yeniden tesis etmemizi sağlıyor. Nitekim yasal şiddetin işleyişi, polis teşkilâtı ve cezaevi hayatının gerçeklikleri üzerine gerek kurmaca gerekse hatırat formlarında yazdıkları aktif bir siyasi üretim. Soysal, tutukluluk ile diğer sınıfsal veya toplumsal tahakkümler arasındaki girift ilişkiyi tasvir ederek suçun nasıl eşit olmayan bir toplumun çeperlerinden doğduğunu gözler önüne seriyor. Ayrıca, bu girift ilişkilere dair yazdıkları, Türkiye’deki karşıt-bellek üretiminin fiilen bir parçası.

1970’li yıllarda ABD ve Fransa’daki cezaevi karşıtı hareketler bünyesinde yapılan çalışmalar, günümüzde kuramlaştırılan cezaevlerinin kaldırılmasını savunan politikalar için de önemli bir tarihsel arka plan sunuyor. Amerikalı akademisyen ve aktivist Ruth Gilmore Wilson, cezaevlerinin kaldırılması talebinin duygusal bir önermeden ziyade coğrafi, tarihsel ve materyalist hassasiyetlere dayanan diyalektik bir sav olduğunu belirtiyor. Bu sav, özgürleşme taleplerinin ne olduğu, kimlerin bu talepleri dile getirdiği ve neyin kaldırılması istendiği konusunda tek boyutlu tasavvurlara karşı ileri sürülen ilişkiler ağlarını temel alıyor.[6] Türkiye’nin günümüzdeki şartlarını Soysal’ın bakış açısı ışığında değerlendirmek, bireylerin siyasi görüşleri, sınıfları, uyrukları, cinsel yönelimleri ve gitgide artarak ırksal kimlikleri nedeniyle ‘yasadışı’ olarak görülmelerinin yeni suç üretimi biçimlerinin gerçekleşmesinde nasıl bir rol oynadığını sorgulamayı gerektiriyor. Bunlar münferit kaygılar olmanın ötesinde toplumsal marjinalleşme ve emek tahakkümü sorularıyla birebir bağlantılı gelişmeler. Bu çerçevede tahakküm pratiklerine karşı direnen bir özgürleşme, birtakım münferit olayların, kahramanların veya olağanüstü belirtilerin ayrıcalıklı tekelinde değil. Aksine, gerek toplumsal mücadelelerin iç içe geçen bağları gerekse bu mücadelelerin gündeliğin içinde ansızın belirmesi bakımından bu direnişler aslında kişisel ve kolektif günlük hayatın tam ortasında. 

Nekropolitika, Achille Mbembe’nin ünlü tanımına göre “hayatın, ölümün gücü tarafından zapturapt altına alınma biçimleri” olarak tarif ediliyor.[7] Ölüm iktidardaki sınıf tarafından araçsallaştırılırken cesetler siyasetin aleti haline geliyor. Banu Bargu, Türkiye’nin Nekropolitik Laboratuvarı (Turkey's Necropolitical Laboratory) başlıklı çalışmasında bu tanımın “siyasi şiddetin, insanları katletmenin ötesinde, zarar vererek, aciz kılarak ve yerlerinden ederek hayatlarını ele geçirme suretiyle yaşayan ölüler yaratan yeni biçim ve teknikleri üzerine kuram üretebilmemizi sağladığına” işaret ediyor.[8] Böylece hayat ile ölüm ikiliği yerine hangi hayat biçimlerine olanak tanındığı sorusuna yoğunlaşmamızı sağlıyor. Eğer nekropolitikayı genel hatlarıyla hayatı aciz kılan hâkimiyetler oluşturmak için başvurulan araçlar olarak tanımlıyorsak, Şafak ve Sevgi Soysal’ın siyasi duruşu hayat nedir sorusunu irdeliyor – kimin hayatı, nasıl, neden ve hangi şartlarda yaşandığı sorularını. Soysal, herhangi bir konunun – özgürlük olsun, ölüm olsun ya da direniş olsun – bir üstünlük ve tahakküm ideolojisine dönüştürülebileceği o tekinsiz alandan bir bakış açısı sunuyor bizlere. Her birinin pratikteki tezahürünü anlamaya çalışıyor. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda ölüm ve şehadeti kutsallaştırma eğilimini ve eleştirel düşünmenin yerini batıl inanca bırakmasını eleştiriyor (“Acısını çoğaltarak inancını bileyen Hıristiyanlar değiliz biz”). Hülya Yıldız’ın vurguladığı üzere, saatler süren işkencelere göğüs germenin bir kahramanlık olarak kodlandığı dönemin erkek yazarlarının hatıratlarının aksine, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu işkencenin acısını romantikleştirmeksizin aktarıyor ve kadınların işkence görmüş bedenlerine ilişkin kolektif belleğini ve birbirlerine verdikleri duygusal desteği öne çıkarıyor.[9] Soysal, kahramanlaştırmak yerine dikkatini azim, neşe ve öfke anlarına çeviriyor. Bunu yaparken asla eleştirmekten ya da empati kurmaktan kaçınmıyor ve aile hayatı, cinsiyet ilişkileri ile siyasi örgütlenme gibi konularda toplumun kadınları hizaya sokma beklentilerine dair de daima tetikte bekliyor. Böylesi bir konum zaman zaman pratikte çelişkili görünebiliyor, özellikle bir yandan duygusal yargılarla mesafesini korurken bir yandan da insanlarla duygusal bağlar kurduğunda. Ancak burada Soysal’ın mizahı ve istihzası bir aşırılık yaratıyor; bu aynı zamanda aşinalığın huzurlu sularında durmayı reddeden bir tavır ve hapishane devletinin katlayarak çoğalttığı hiyerarşileri iğnelemeye yarayan bir araç.

Şafak’ın belgelediği muğlak ‘aksamaları’ hukuki ve yapısal şiddetin ürettiği ‘aciz kılınmış’ hayat formları ile bağlantılı olarak nasıl okuyabiliriz? Bu aksamalar yıkım, üretim yahut yerinden etme anları mıdır? Hukukun mitlere özgü ‘kaderini’ güçlendirmeye mi yararlar? Yoksa hayatın var olan parametrelerini ortadan kaldırarak bir alternatif potansiyelini mi barındırırlar? Şafak bu aksamaları ve ikircikli imkânlarını, kazara meydana gelen tali anlar olarak görmek yerine gerek şiddetin gerekse şiddete karşı direnişin işleyişinin merkezinde konumlandırmak suretiyle yeniden biçimlendiriyor. Soysal farklı katmanlarda yürüttüğü sorgulamalarla iktidarın çatlaklarından sızan –daima keyfi, geçici ve belirli ilişkilerle sınırlı– o çetin tahakküm alanlarını irdeliyor. Ancak her ne kadar toplumun bireyler üzerinde kurduğu nevroza hassasiyetle yaklaşsa da, başta kendisi olmak üzere, hiç kimseyi esirgemiyor.

Özgürlüğün ikilemleri ve pratikleri ile yüzleşmek, bunlardaki eşitsizlik ve yabancılaşma halleri ile başa çıkmak bazen iktidara karşı basit bir direnişten daha zordur. Şafak, sabahın ilk ışıklarının beraberinde getirdiği sorularla boğuşan Oya’nın daldığı düşüncelerle son bulur:

Onlarla birlikte tahliye olmadıkça, tutuklu. Yoksa, şu aldatıcı göz kırpışına kanıp tahliye ederse kendisini, bir süre sonra yeniden tutuklanacak. (s. 229)

Hâlâ haylazca, dostça ve dayanışmayla bize göz kırparken Soysal bir sorunun kalıntısı ve farklı bir yorumun gölgesiyle baş başa bırakıyor bizi. Bireysel özgürlük yanıltıcı olabilir ve başkalarıyla birlikte aranmadıkça daima muğlak kalabilir. Ancak farklı bakış açılarının, hayallerin ve direniş yollarının zeminini de sunabilir… Bir küçük aksaklık ya da göz kırpma hatırlatır bize, muhtemel kırılma ânı olasılıklarını tekrar tekrar aramaktan ne olursa olsun, asla vazgeçmememiz gerektiğini.

 

NOTLAR:

[1] Judith Butler, “Indefinite Detention” (“Süresiz Tutukluluk”), Qui Parle 29: 1, Haziran 2020, s. 23.

[2] Enstalasyon, Judy Blum ve Nicole Croiset’nin katkılarıyla hazırlandı.

[3] Gabriel Coxhead, “Nil Yalter”, ArtReview, 17 Haziran 2015. Erişmek için buraya tıklayınız.

[4] Walter Benjamin, “Şiddetin Eleştirisi”, in Bullock M and Jennings MW (ed.) Selected Writings, Harvard University Press (1996), s. 242.

[5] Martina Tazzioli, “Producing the Intolerable: Anti-prison Struggles, Abolitionist Genealogies” (“Katlanılmazı Üretmek: Cezaevi Karşıtı Mücadeleler, Ortadan Kaldırma Hareketlerinin Soyağaçları”), Radical Philosophy 213 (2022), s. 66-76.

[6] Ruth Gilmore Wilson, Abolition Geography: Essays Towards Liberation (Cezaevi Karşıtı Hareketlerin Coğrafyası: Kurtuluş Yolunda Denemeler), Verso Books (2022).

[7] Achille Mbembe, “Necropolitics” (“Nekropolitika”), Public Culture 15(1): s. 11-40.

[8] Banu Bargu, “Turkey’s Necropolitical Laboratory: Notes towards an Investigation” (Türkiye’nin Nekropolitik Laboratuvarı: Bir Araştırmaya Doğru Notlar), in Banu Bargu (ed.) Turkey’s Necropolitical Laboratory: Democracy, Violence and Resistance (Türkiye’nin Nekropolitik Laboratuvarı: Demokrasi, Şiddet ve Direniş), Edinburgh University Press (2019) pp, s. 4-5.

[9] Hülya Yıldız, “Freedom in Confinement: Women’s Prison Narratives and the Politics of Possibility” (“Tutuklulukta Özgürlük: Kadın Cezaevi Anlatıları ve Olasılık Politikaları). Critique: Studies in Contemporary Fiction, 60:2, 2019.

Yazarın Tüm Yazıları
  • şafak
  • sevgi soysal
  • yıldırım bölge kadınlar koğuşu

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Asuman Susam'la, Oraya Kendimi Koydum üzerine: 

Başka bir gerçeklik alanı

“Biz, oraya kendimi koydum, dedik ya, feminist otobiyografilerin yapmaya çalıştığı sanırım tam da bu. Dinlediğimiz her yaşamöyküsü kendimizi o başkasının yerine koymak için. Çokluğumuzu görmek için. Boşluklarımıza bakmamız yeter. Varoluşumuzun, oluşumuzun anlatarak ve duyup dinleyerek yaşamın cümle kapısından geçişi, eşik atlayışı.”

DENİZ GÜNDOĞAN İBRİŞİM

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Durmadan bükülmeye devam eden düğüm

“Jon Fosse, manzara ressamı Lars Hertervig’in, melankoliyle deliliğin, ışıkla halüsinasyonun iç içe geçtiği zihinsel alanına dahil ediyor okuru, onun akıl hastalığını 'içeriden' aktarıyor, şizoid yaratımın somut ve maddi süreçlerini ortaya seriyor...” 

ŞULE S. ÇİLTAŞ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist