Sarmaşığın diyeceği:
Toplanın gitmiyoruz!
“Roman üç ayrı anlatı düzleminde doğadan kopuşun bireysel ve toplumsal sonuçlarını işlerken, doğanın yalnızca bir mekân değil, bir varoluş tarzı olduğunu da hatırlatır. Ekolojik yıkım yalnızca çevresel bir felaket değil, ahlaki, duygusal ve bedensel bir çöküştür aynı zamanda.”
Mustafa Nuri. Fotoğraf: Ali Kalyoncu
Dünyanın sonuna yolculuk
Sırtını sermayeye dayamış bilim çağının göbeğinde cereyan eden ekolojik, toplumsal ve bireysel çöküş zamanlarında edebiyat ne işe yarar?
İklim kriziyle mücadele amacıyla hazırlanmış Paris Sözleşmesi’ne imzacı olmayan ABD, halkın özgürlük ve demokrasi talebi karşısında giderek daha da otoriterleşen kapma aygıtı devletler, ekonomik buhranına çözüm bulamayıp bedenini metro raylarına bırakan insanlar karşısında edebiyatın söyleyecek bir lafzı, işaret edeceği bir çözüm var mıdır? Varsa söz söylemiş olmanın ötesine geçebilir, bir diskura dönüşüp eyleme sirayet edebilir mi?
Annie Ernaux’nun Gazze’de yaşanan soykırım karşısında içinde yankılanan, “Yapmam gereken bir şey var ama yapamıyorum hissi. Yazma eylemeni değersiz, hatta korkakça bir şeye dönüştüren” o his, bir yazarın eserinde nasıl cereyan eder?
Bildiğimiz dünyanın belki de son perdesinde yaşamlarımız savaşlar, salgınlar, otoriter kıskaç arasında sıkışmış vaziyette. Şayet Robin Hood mizaçlı bir silah tüccarı, kimyager yahut devlet başkanı değilsek, elimizden ne gelir? Başka gezegenlerde yaşamanın hülyasına kapılamayacak kadar sermayesiz olduğumuz gerçeği, kalemimizin imkânına sarılmak için geçer sebep sayılabilir mi?
Minör olana yolculuk
Deleuze ve Guattari’nin kaleme aldığı Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin eserlerinde, minör edebiyat üç ayaklı bir yapıda sunulur; yersizyurtsuzlaştırıcı dil kullanımı, bireysel olana sinmiş politiklik ve topluluk oluşturucu biraraya getirme fonksiyonu. Deleuze ve Guattari’ye göre minör edebiyat devrimci ve eyleme getiren dinamik eserlerin çatı kavramıdır:
Kuşkuculuğa rağmen etkin bir dayanışmayı yalnızca edebiyat üretebilir; ve eğer yazar kendi dayanıksız cemaatinin kıyısında ya da uzağındaysa, bu konum onu, başka bir potansiyel topluluğu ortaya çıkarmak, başka bir bilincin ve başka bir duyarlılığın araçlarını oluşturmak için daha da yeterli kılar.
Major olanın kanonik ve makbul anlatısının ötesine işaret etme saikine sahip olmak bağlamında, minör edebiyatın yankı sahasını Mustafa Nuri’nin kaleminden, Sarmaşığın İçinden Bir Ses Geliyor’un sesini takip ederek anlamaya çalışalım.
Sarmaşığa yolculuk
Kafka’nın yapıtına nasıl girmeli? O bir köksap, bir yuva. Şato’nun, kullanım ve dağılım yasaları pek iyi bilinmeyen “çoğul girişleri” var… Dolayısıyla hangi uçtan girilirse girilsin, hiçbiri diğerinden daha işe yarar değildir; bu neredeyse bir çıkmaz, dar, uzun bir yol, dolambaçlı bir boru vb. bile olsa, hiçbir girişin ayrıcalığı yoktur.
“Sarmaşığa nereden girilmeli?” sorusunu, neyse ki hükümsüz bırakan bu alıntıyla başlamak işimi kolaylaştıracak diye umuyorum. Öyle ki, “Başka”nın türlü türlü hallerini aynı anda ele almayı başarabilmiş bir eser üzerine yazmak pek de kolay olmayacaktı.
Mustafa Nuri’nin üç ayrı kurgu karakteriyle okuru birbirinden farklı, bol katmanlı ama nihayetinde ortaklaşan üç sürükleyici hikâyeyle buluşturduğu Sarmaşığın İçinden Bir Ses Geliyor romanında, bedenlilik deneyimi, politik distopya ve eco-fiction sahasına dahil edebileceğimiz, antroposen çağının sebep olduğu ekolojik çöküş anlatısını bir araya getiren, metne hangisinden girsek diğerinin ahını alacağımız bir katmanlılık, Deleuze ve Guattari’nin ifadesiyle “köksap” yapı söz konusu.
Kısa bir özet sunduktan sonra, yazının bizi sürükleyeceği üç ayrı kapıdan Sarmaşığın sesine kulak vermeye çalışacağım bu yazıda; isimsiz üç kahramanın kurguyla gerçeklik arasında sıkışmış yaşamları vasıtasıyla dünyaya ve kendimize yönelik sorduğumuz, sormamız gereken, (belki de) sormak zorunda olduğumuz soruları ilham edebilecek patikalar açmaya gayret edeceğim.
Roman, “ilk kahraman”ın, yalnızlık arzusuyla Söğüt’e taşınmasıyla yaşamı, doğayı, insanları ve bedenliliğini deneyimleme tarzının değişip dönüşmesi üzerinden, bilincindeki değişimi hem kendisinin hem de okurun, yazdığı roman(lar) vasıtasıyla izleyebildiği bir yapı içinden filizleniyor. Kaleme aldığı “ikinci kahraman”, Üçüncü Dünya Savaşı sonrası, devletlerin yerini komün yaşamına bıraktığı kaotik bir ortamda olgusal ve oluş-sal sorgulama içinde bir lezbiyen. Üçüncü kahraman ise, “ikinci kahraman”ın kaleminden çıkan, doğaya karşı gelişmiş bir alerjinin sebep olduğu pandemi sonrası bir dünyanın vatandaşı.
Kitabın tanıtımından alıntılayacak olursam, “roman içinde roman içinde roman...”
Ayrıcalıksız yol: politik distopya
Kapma aygıtı, Deleuze ve Guattari’nin düşüncesinde devlet, sermaye ya da egemen kurumlar tarafından işleyen bir mekanizmadır; akışları, arzuları, yönelimleri belirli bir yörüngeye çeker, sabitler ve molar düzende disipline eder. Bu düzende bireyler sabit kimliklere (kadın, erkek, vatandaş, işçi, asker, vb.) göre kodlanır; arzuları ise belirli toplumsal yapılar içine kanalize edilir.
Sarmaşığın İçinden Bir Ses Geliyor
İthaki Yayınları
Mart 2025
432 s.
Ancak bu molar düzenin sağlaması, yani istikrarı ve devamlılığı, hiç durmadan kaçmaya, çözülmeye ve yeni oluşlara yönelen moleküler süreçlerle tehdit altındadır. Kaçış çizgileri tam da burada devreye girer: Sistemin içinde ortaya çıkan çatlaklar, kontrol edilemeyen arzular, normlara uymayan bedenler, söze dökülemeyen deneyimler…
Bu bağlamda, sarmaşığın işaret ettiği yoldan, kapma aygıtının hükümranlığı yoluyla sağlaması yapılan molar düzen içinde kaçış çizgileri yoluyla moleküler olanın alanına geçişin imkânına sarılacağım. Bir diğer deyişle, sabitlenmiş kimlikler, roller ve kodlamalar içindeki bu deliklere, bu yarıklara odaklanacağım. Çünkü Deleuze ve Guattari’nin de söylediği gibi, “molar toplam ne kadar büyürse, yani sistem ne kadar katılaşır ve kapsayıcı hale gelirse, devreye soktuğu faillerin molekülerleşmesi de o kadar artar”: Yani sistemin büyüklüğü ve sertliği, içindeki çözülme, parçalanma ve oluş potansiyelini de artırır.
Buradaki gerilim sistemin kendi içinden çıkardığı yeni varoluş imkânlarına alan açar. Kaçış çizgileri tam da bu noktada yalnızca bir kurtuluş değil, yeni bir yaşamın, yeni bir düzenin, belki de yeni bir arzunun başlangıcı olur...
Ayrıcalıksız yol: bedenlilik
Romanda bu kaçış çizgilerinin en net gözlemlendiği yer bedenlerdir. Bilinç ve bilinçdışı temasını, “bedenlilik” deneyimine ustalıkla bağlayan roman, yönelimini sorgulayan yaşlı erkek bedenini, “erkekleşmiş-kadınlar” arasında lezbiyen kadın bedenini ve “yasaya rağmen” filizlenmekte olan bir erkeğin “bedenlilik” deneyiminin psikolojik ve fizyolojik yolculuğunu cesurca dile getiriyor.
İlk kahraman, yaşlanma sürecindeki erkek bedenini, yönelimini sorgulayacağı bir hikâye içinde deneyimliyor: Yaşlanan bedeninin işlev kaybı, arzunun yeniden biçimlenmesi ve heteronormatif yönelimlere dair bastırılmış sorularıyla yüzleşirken, Deleuze’ün “molar” beden –yani normlarca belirlenmiş, sabit kimliklere bürünmüş beden– algısının sınırlarını zorluyor. Yardımcısı Ömer’e karşı, kendisinin de şaşırdığı hisleri vasıtasıyla yaşlı bedeni zamanla “moleküler” bir kırılmaya uğruyor ve bu vesileyle yeni kaçış çizgileri açığa çıkıyor.
İkinci kahraman erkek egemenliğinin dayattığı yapılarla savaşmak için “erkekçe” mücadele etme yolunu seçmiş, erilleşmiş kadınlar arasında kendine yer açmaya çalışan bir lezbiyen olarak bedenini deneyimliyor.
Üçüncü kahraman ise doğanın insana, insanın doğaya düşman kesildiği ve doğayla temasın zapturapt altına alındığı bir dünyada, doğaya karşı mutlak kontrol hedefleyen baskıcı bir düzenin içinde, kendi bedeninde büyümekte olan filiz ve sarmaşıklar aracılığıyla hem fizyolojik hem de ruhsal bir dönüşüm geçiriyor. Bu süreç, adeta Deleuze ve Guattari’nin “deterritorialization” (bölgesizleşme) kavramının bir simülasyonu: Kahramanın bedeni egemen sistemin çizdiği sınırları terk edip doğayla simbiyotik bir ilişki kurarak yeni bir bedenlilik ve varoluş biçimi oluşturuyor.
Ayrıcalıksız yol: ekolojik çöküş
Kapitolesen, antroposen çağın doğa üzerindeki tahribatı bilimsel literatürün dikkatine mazhar olalı, iklim kederi, iklim yası, eko-keder gibi ekolojik anomalinin insan psikolojisi üzerindeki etkilerine işaret eden yeni kavramlar dile gelmeye başladı. Edebiyat tarafında ise climate-fiction, eco-fiction gibi yeni janr ifadeleri kullanılır oldu. Belki de “modern dünyanın yalnızlaştırdığı” kahramanlar yerlerini “ekolojik buhranın yol açtığı iklim kederinin pençesine düşmüş” kahramanlara bırakacak, bırakmakta.
Bu bağlamda Sarmaşığın İçinden Bir Ses Geliyor romanı, eco-fiction janrıyla anılmaya gayet müsait. Bu tema en görünür biçimde üçüncü kahramanın dünyasında belirse de, ekolojik yıkımın ruhsal ve varoluşsal boyutları diğer anlatı katmanlarında da yankı bulur.
İlk kahraman ömrünü molar düzenin talepleri doğrultusunda geçirirken, doğayla ilk bilinçli karşılaşmasını ancak Söğüt’e taşındıktan sonra deneyimler. Hikâyesinin çözülüşü ancak yaşamı boyunca doğayla arasındaki mesafenin giderek azalmasıyla, bir diğer deyişli sembolik olarak ekolojik çöküş sarmalından bir çıkışla mümkün olur. Kahraman, doğayla karşılaşması yoluyla kendi iç doğasına kulak vermeye başlayabilir.
İkinci kahramanın dünyasında doğa ancak bir hayatta kalma aygıtı olarak yer bulabilir; o da son derece sınırlı bir biçimde. Savaşın neden olduğu tekinsizlik ve derinlemesine tahrip ettiği güven duygusu, doğayla varoluşsal bir ilişki kurma imkânını ortadan kaldırır. Bu dünyada doğa artık sadece karın doyurmaya indirgenmiş, ruhsal ya da estetik anlamda ilişki kurulamayan bir zemine dönüşmüştür.
Roman bu üç ayrı anlatı düzleminde doğadan kopuşun bireysel ve toplumsal sonuçlarını işlerken, doğanın yalnızca bir mekân değil, bir varoluş tarzı olduğunu da hatırlatır. Ekolojik yıkım yalnızca çevresel bir felaket değil, ahlaki, duygusal ve bedensel bir çöküştür aynı zamanda. Sarmaşığın İçinden Bir Ses Geliyor, bu çöküşün içinden geçen karakterleriyle birlikte yeni bir bedenlenmenin, ilişkilenmenin ve arzu biçiminin sınırlarını zorlar.
Her karakter bir kaçış çizgisi çizer; her beden başka bir dünya imkânını dile getirir.
Önceki Yazı
Mine Söğüt ile söyleşi:
Ormandaki Kalpsiz Ceylan
“Bir çocuğa tecavüz edildiği zaman gösterdiğimiz hassasiyetle, bir çocuk dilendirildiği zaman gösterdiğimiz hassasiyet arasında neden dağlar kadar fark oluyor?”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 32
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız kitaplar: Csutora / Dönmek / Heccav / Kızıl Ekolojik Devrim / Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri / Öyküleriyle Türküler / Panayır Yeri / Psikanaliz Yazıları / Saat Yönünün Tersine / Yaşama Sırası Bizde