Ralf Rothmann ile söyleşi:
Süt, kömür ve şefkat...
“Bir yazarın en önemli görevi, tarihin ve koşullarının çoğu zaman zayıf ve kötü muamelesine uğramış insanları şefkatle tasvir ederek okuyucuda empati kurma yeteneğini uyandırmaya çalışmaktır. Yani: süt, kömür ve şefkat.”
Ralf Rothmann
İlk olarak, edebiyatın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl olması gerektiği konusundaki düşüncelerinizi merak ediyorum. Sizin tüm kitaplarınızda edebiyatın dünyaya dair gerçeği neredeyse birebir yansıtması önemli bir nokta olarak ele alınıyor çünkü metinlerinize dair tüm incelemelerde.
Eh, ben de “dünyanın gerçeği” hakkında herkes kadar az şey biliyorum neyse ki… Yoksa sır kısa sürede ortadan kalkardı. Belirli bir edebiyat parçasının, bireysel bir eserin dünyayla nasıl ilişkileneceğine yazar değil, ancak okuyucu karar verebilir. Yazılarım deneyimlerimden doğuyor, bunlar metinlerimin filigranı oluyor ve umarım bu metinler onları okuyan insanların deneyimleri haline gelebiliyordur.
Eserlerinizin otobiyografik unsurlar taşıması dünya edebiyat çevresi içerisinde çokça bahsedilen, önemli bir konu. Bir yazarı otobiyografisinden ayırabilir miyiz; bir yazar kendi hikâyesinin yanından geçip giderek sadece kurgu bir hikâye yazabilir mi?
Elbette mümkün, tamamen kurgusal bir şey yazabilirsiniz ama korkarım ki böyle bir metne olan hayranlık hem yazar hem de okuyucu açısından çabuk söner. Bir metinde yazarını, özlemini, hüznünü, umudunu hissetmeliyim; ancak o zaman cümleler yüreğime dokunur. Ve tam tersine, metnimin tamamen uydurulmuş bir şey olmadığından emin olmalıyım; –böyle bir şeyi hemen hemen herkes yapabilir– ancak deneyimlerime dayanarak onu yalnızca ben yazabilirim. Onu özgün kılan da budur.
Özellikle de İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında doğmuş olmanız ve bu anlamda yıkıcı bir mirası yaşamak ve üzerine düşünmek konusunu devralmanızla otobiyografiden ziyade, sonuçları gözle görülür derecede gerçek hikâyeler yazmanızı daha fazla konuşmalıyız belki de, ne dersiniz? Yani romanlarınızın otobiyografik unsurlar taşıması değil de, gerçekten yaşanmış ve sonuçları belli, geriye kalan sosyolojik, psikolojik, siyasi ve kültürel mirası belli yıkım hikâyeleri olması edebiyat için daha önemli bir unsur diyebilir miyiz?
Her zaman her ikisiyle de ilgili oluyor; tarihî miras ve benim onunla olan ilişkim. Biyografim, anne ve babamın kuşağının yaşam ve deneyimlerinden doğdu ve otobiyografik olarak yazdığımda, aynı zamanda doğumumdan önceki dönemi, anne ve babamın son dünya savaşı sırasında yaşadıkları korkuları, zorlukları ve travmaları da yansıtıyorum. Çünkü –artık bilindiği üzere– bunlar çocuklara aktarılıyor.
Ruhr bölgesinin romanlarınıza etkisini konuşmayı çok istiyorum, çünkü hikâyelerinizin oluşum ve çıkış noktası burası; katılır mısınız bu söylediğime? Hem hikâyelerin başlangıçlarını, çıkış aldıkları noktayı hem de hikâyelerin gelişiminde karakterlerin 20 yıl sonra nerede olduklarını, neleri seçtiklerini görmemiz açısından –savaş sırasında ve sonrasında– Ruhr bölgesi neredeyse tüm metinlerinizde önemli rol oynuyor.
Evet, edebiyatım çoğunlukla Ruhr bölgesiyle ilişkilendirilir, bu yanlış değil; ben orada büyüdüm. Ama lokasyon rastgele. Babam Sirkeci’de fırıncı olsaydı romanlarımın bir kısmı İstanbul’da geçerdi. Çocukluğumda ve gençliğimde Ruhr bölgesini pek sevmezdim; madenlerdeki zorlu çalışma birçok insanı sert ve şiddet yanlısı yaptığı için. Daha sonra, artık Berlin’de yaşamaya başladığımda, Ruhr bölgesinin tamamının devasa bir metafor olduğunu fark ettim: İnsanlar belli bir yaşam standardına ulaşmak için ayaklarının altındaki toprağı kazıyorlar. Bu klasik anlamda saçmadır. Aklıma Camus geliyor. Ve şimdi temizlenen tünellerin ve dehlizlerin üstündeki her şey 30 metre derinliğe kadar batmış durumda ve nehirlerin çoğu geriye doğru akıyor; hüzünlü ama aynı zamanda çok şiirsel bir tablo.
Süt ve kömür... Romanlarınızı okurken bu iki sözcüğün yanına hep bir üçüncü sözcük arıyorum. Süt ve kömür ve … Bir şey daha? Sizden bu ikisinin yanına üçüncü bir sözcük yerleştirmenizi rica etsem ne olurdu?
Gerçekten ilginç bir soru! Şefkat böyle bir kelime olabilir, çünkü bir yazarın en önemli görevi, tarihin ve koşullarının çoğu zaman zayıf ve kötü muamelesine uğramış insanları şefkatle tasvir ederek okuyucuda empati kurma yeteneğini uyandırmaya çalışmaktır. Yani: süt, kömür ve şefkat.
Baharda Ölmek, O Yazın Tanrısı, Kar Altındaki Gece; bu üçlemeniz çağdaş dünya edebiyatı ve Alman edebiyatı açısından siyasi, sosyolojik, psikolojik unsurlarıyla çok önemli bir kronik sunuyor bize. En baştan itibaren bir üçleme mi yazmayı düşündünüz, yoksa bu romanlar zaman içerisinde siz yazdıkça mı bir üçlemeye dönüştü?
Kesinlikle bir üçleme düşünmedim. Alman Nasyonal Sosyalizmi dünyası ve savaş hakkında yazmak elbette çoğu zaman iç karartıcı ve bunaltıcı bir şeydi. Baharda Ölmek kitabını bitirdiğimde, “Bir daha asla!” diye düşündüm. Ama sonra, ben doğmadan önce anne ve babamı gençken tanıyan yaşlı bir kadınla tanıştım ve bana hayatından bir iki kesit anlattı; bu yüzden konuya devam etmekten başka çarem kalmadı. Ve son olarak, hayatta pek de şımartılmamış, sade, mütevazı insanlar olan anne ve babama, en azından kâğıttan yapılmış küçük bir anıt yapma fikri de ilgimi çekti.
Böylesine geniş ölçekli ve iyileşmesi zor travmalarla dolu bir kroniği yazmaya nasıl karar verdiniz; zor oldu mu böyle bir kararı vermek? Daha da önemlisi, karar verdikten sonra böyle bir tünele girmek ve yazma sürecindeki zorluklar neler oldu sizin için?
Hayır, aslında başlangıç zor olmadı, çünkü bu sevgiden kaynaklanıyordu; özellikle babama olan sevgimden. Çok sessiz, çalışkan bir madenciydi ve kendi jenerasyonunun çoğu gibi, savaş nedeniyle travma geçirmişti ve bu konuda konuşmak istemiyordu ya da sadece parça parça, kısa bölümler halinde anlatıyordu. Onun sessizliği, içinde bir sırrın varlığını hissettiğim bir boşluk gibiydi. Ve ben hayal gücümü kullanarak bunu keşfetmek istedim. Savaş döneminde çok büyük acılar çeken annem de anlatmaktan çok suskunluğunu korudu. İkisi de tarihlerinin gölgesinde kalmış ve bunalmışlardı, tüm bu zorlukları anlatacak bir dilleri yoktu ve benim yazım nihayetinde onların bu zorlukları biraz olsun taşımalarına ve katlanmalarına yardımcı olma çabasıydı.
Üçlemenizdeki ekstra zorluk tüm karakterlerin çocukluktan yeni çıkmış ve savaşın içine doğmuş karakterler olmaları. Sizi masanızın başına oturtan temel mesele tam da bu muydu? Bir neslin geleceğinin nasıl bitirildiğini yazmak mıydı?
Üçlemenin odak noktası olan anne ve babamın kuşağının çocukluk ve gençlik yılları ellerinden alındı. İdeoloji, propaganda ve korkuyla çarpıtılmış, kendi yüreğiyle ve dolayısıyla umutla olan bağını kaybetmişti. Babam nazik, temelde pasifist bir adamdı. Naziler tarafından savaş cephesine zorlandığında haklı olarak kendini bir kurban gibi hissetmişti ve her şey çöktükten ve kısa bir hapis cezasından sonra evine dönmesine izin verildikten sonra aniden bir fail olarak görülmeye başlandı. Masum bir suçlu haline gelen adam bu karmaşayla geleceğini sonlandırdı ve hayatının geri kalanını yeraltında, madenciliğe gömülerek geçirdi.
Üçlemenin ilk kitabı Baharda Ölmek, Hezekiel’den şu alıntıyla başlıyor: “Korukları babalar yedi ama dişleri kamaşan oğullar oldu.” Bu alıntı karşıtlıkları ve aynılıklarıyla kuşaklar arası baba-oğul ilişkilerini işaret ediyor, öyle değil mi? Romanda savaş karşıtı olan Friedrich’in kurduğu şu cümle baba-oğul ilişkisinde koruk ve diş kamaşması benzetmesinin tam karşılığı sanki: “En zor iş bir şeyi dünyaya getirmektir. Yok etmeyi, öldürmeyi her geri zekâlı becerir.”
Hezekiel’den yapılan alıntı, bilimin bugün “kuşaklar arası travma mirası” olarak adlandırdığı şeyi güzel ve şiirsel bir şekilde özetliyor. Üç romandan birinde, savaşların asla bitmediği, kurbanların acılarının, korkularının ve dehşetlerinin çocuklarına ve torunlarına aktarıldığı söylenir. Hiçbir zaman savaş veya şiddet yaşamadım ama yıllarca kâbuslar gördüm: Bir idam mangasının önünde duruyordum ve biri “Yangın!” diye bağırdığında ayağa fırlıyordum. Eğer durum böyleyse, olumsuzluk miras alınıyorsa, o zaman tersi de mümkün olmalı. O zaman alıntıladığınız ikinci cümle ütopya olurdu ve iyi niyet, barış, mümkün olabilecek en büyük uyumla dolu, yaratıcı bir hayatın nesilden nesile nasıl arttığını hayal ettirebilirdi bize.
Üçlemenin her romanında farklı karakterlere odaklanıyoruz. Baharda Ölmek’te Walter’a ve Friedrich’e (Fiete), O Yazın Tanrısı’nda Luisa’ya, Kar Altındaki Gece’de Elisabeth’e. Bu karakterlerden ilk olarak hangisinin hikâyesini yazma isteğiyle yola çıktınız?
Walter karakterini babamdan çok esinlenerek yaratım. Kendisi de sütçüydü, daha sonra zorla askere alınarak Macaristan cephesine gönderildi. Ama küçük Luisa da bana yazmanın büyük keyfini yaşattı. Bir erkek kardeşim var ama her zaman küçük bir kız kardeşim olmasını istediğim için kendime bir kız kardeş icat ettim: akıllı, küstah, bilge ve şiirsel. Benden ona kalan tek şey, çocukluğundan beri süregelen kitap sevgisi. En zor kısmı, rahmetli annemden esinlenerek yarattığım Elisabeth karakterini yaratmaktı. Karmaşık bir ilişkimiz vardı. Savaştaki korkunç deneyimlerinden dolayı çoğu zaman çok katı yürekli ve şiddet yanlısıydı. Çocuklarını kanayana kadar dövüyordu. Yaşadığı acılar (askerler tarafından tecavüze uğraması) onu hayatı boyunca başkalarına yaşattığı acılara karşı duyarsızlaştırmıştı. Annemin bu tutumları ve düşüncesi Elisabeth karakterini yazmanın en büyük zorluğuydu.
Çoğu inceleme yazısında Walter ve Luisa’dan çok bahsediliyor ama ben Fiete ve Elisabeth’i konuşmak istiyorum sizinle. Fiete cepheye gönderilmiş ve tüm gerçeklerin çok farkında. Vicdani retçi olmasıyla öfkemizin ve gerçek hislerimizin tam karşılığı o. Elisabeth ise bu üçlemenin sonunda en gelişmiş, hayatı çok farklı bir noktaya gelmiş tek karakter. Fiete ve Elisabeth’i bu yönleriyle konuşabilir miyiz?
Elisabeth ve Fiete, Walter’ın melankolik ve gizemli haline en kolay ulaşabilen iki kişi olmaları bakımından benzerdirler. Walter en yakın arkadaşı Fiete’yi firar ettiği için vurarak kendisini sonsuza dek suçlu kılar. Onu vurmak zorundadır, aksi takdirde kendisi idam edilecektir. Ve gelecekteki eşi Elisabeth’e karşı duyduğu suçluluk duygusu, onu içten içe reddettiği bir hayata zorlamasıdır. Köye gidip sütçülük yapmak istemiyor; şehre gitmek, dans etmek ve savaşta yaşadıklarını unutmak istiyor. Neşeli anarşizmleriyle hem Fiete hem de Elisabeth, Walter’ın karşıt noktaları olarak tasarlanmıştır. Walter’ın sakinliği ve aklı da nihayetinde ona yardımcı olmaz. Kurşuni zamanlar üçüne de yansır.
Çok kıymetli ödülleriniz var. Heinrich Böll, Max Frisch, Friedrich Hölderlin ödülleri. Almış olduğunuz bu ödüller dışında almayı hayal ettiğiniz, istediğiniz ödüller var mı? Pen ödülleri olabilir mesela veya Booker, Nobel…
Bence ödül istiyorsan yarış pilotu olmalısın. Bir yazar için en büyük ödül eseridir: Eserini yazmasına izin verilmiş olması ve belki de bunu başarmış olması bir armağandır, bir lütuftur, gerçek altın kupadır.
Önceki Yazı
Kral’da kapitalist modernitenin hiçleştirdiği insan onuru:
Yersiz yurtsuzlar için bir ağıt
“Berger’in Kral’ı bir tanıklık biçimi, suskunluk dili, etik yükümlülük. Anlatılamadan silinenlerin sesi yoktur, ama onların suskunluğunu taşıyan bir tanık vardır. Kral bu tanıklığın sesi olarak Palto’da yaşayanları görünür kılar.”
Sonraki Yazı
Devrim Mutfağı:
Tarih, bellek ve direnişin tadı
“Amacımız yemeğin hayatın ve her türlü mücadelenin de her alanında var olduğunu görmek ve gösterebilmekti. Bazen 'Arepa' gibi Latin Amerika’da bir bağımsızlık unsuruna dönüşen bir yiyecek, bazen Gandhi’nin 'midenin istiklal savaşı'...”