Ortadoğu'da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı'ndan:
Ali Bin Bed’in Metamfetaminli Meybuzu
Süreyyya Evren'in Ortadoğu'da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı adlı kitabı bu hafta Can Yayınları tarafından basılıyor. Kitaptan kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.
Ali bin Bed –ismini böyle değiştirmişti yurtdışına çıkınca– Türkiye’den gitmiş göçmenlerin kalanlarını da toplayıp gönüllü olarak Büyük Yangın için ülkeye akıtmak üzere Avrupa ve dünya turuna çıktığında, sadece Türkiye’den göçenleri değil herhangi bir ülkeden herhangi bir ülkeye göçmüş herkesi hedef kitle belirlemeye, hepsini Türkiye’ye gelip Büyük Yangın’da yok olmaya ikna etmeye başladı. Üstelik de çok az konuşarak ve hep somurtarak. Az konuşuyor ve tepetaklak ama az yazıyordu. Sabah erken saatlerde, herkesler uyurken bir sözlük çalışmasına başladı. Elle, sarı ve mücadeleci bir deftere yazıyor. Arada da çiziyor. Baş ağrısı temel kelepçe, ama beli, bilekleri, midesi de ağrıyor.
“Büyük Türkiye Yangın Sözlüğü” çalışması
Taslak 12.1
Ali bin Bed
Krakow, sabah erken saatler.
Madde 1: Büyük Yangın
Büyük Yangın KUNPAR’ın tüm gönüllü katılımcılar ve parayla tutulmuş suça yatkın delifişek öğeler eşliğinde bütün ülkeyi bir gecede yakıp yıkmak amacıyla çıkaracağı yangındır. Büyük Yangın sabaha karşı her şeyi bitirmiş olmalıdır, her şeyi. Her şey bittikten sonra neyin başlayacağı Büyük Yangın’ın problemi değildir. Kurmaz, yıkar yakar. BÜYÜK YANGIN BİR ÜTOPYADIR. Ütopya hiç yer demekse, Büyük Yangın bir hiç yer’e varacaktır. Tahrip gücü bütüncüldür. Büyük Yangın yarıda kalmaz, işini yarım yapan yangına Büyük Yangın denmez, Büyük Yangın bir gecede başlar bir gecede biter. Sabah işlem tamamdır. – TA MAM DIR FİNİTO NOKTA NOK TA –
Madde 2: Öpüşme
Öpüşmenin bilmem kaç mikrobun bakterinin virüsün sporun atomun başka ne varsa görünmeyen ve kulağa ters gelen hepsinin ağızdan ağıza hafifmeşrep geçişi olduğunu söyleyenler öpüşmeye dair bir negatif imaj doğuramazlar. GERİ zekâlılar. Öpüşmede çünkü zaten bir mikroba bulaşma ânı var. Çöplerin içinde yuvarlanan köpeği iyi anlar öpüşen kişi, zaten. ZA TEN! Öpüşme dudakların israfıdır. Boş yere bir kullanım. Öpüşmeyi seksi kötülemek için yüceltenler ve bir sansür aleti olarak kullanan erotizm şarlatanları da asla başarılı olamayacak. OLAMADILAR ZATEN. Öpüşme anlamsızdır. Bunun için yapılır. İnsan anlamlı öpme istiyorsa vatan toprağını veya kutsal bir taşı da öpebilir. Anlamlı bir iş yapmak için aşk yaşanmaz. KUNPAR her şeyi düzenlemez, nasıl öpüştüğünüz umurumuzda değil. Kendisi için Büyük Yangın anlamlıdır. Büyük Yangın gecesinde kişisel alevinizle vereceğiniz öpücük bizi ilgilendirir sadece. Birbirinizle öpüşecek misiniz, öpüşün, sonra abes mutlu suçlu mu hissedeceksiniz, hissedin. Yeter ki haberimiz olmasın...
Madde 3: Doğru
Yanlış ne doğru ne? Doğrusu ne, EN doğru ne? Sormayın şunu Kunşef’lere. Onlar da gelip bana soruyor. Doğru bir yer veya zaman değil. Doğru hareket eder; bizim için doğru Büyük Yangın gecesinden bir şey olarak bugüne doğru gelir. Doğru yerinde durursa çürür. Doğru zamanda durursa çürür. Etrafınızdaki elinizdeki avucunuzdaki çürük doğrulardan belli. İnandığınız doğrularınızdan belli. Hepsi kokuyor! Doğrularınız kokuyor. Doğru, yakman gereken küstah çöptür!
Madde 4: İnsan
İnsan insan insan tutturdunuz. Birileri de insan yok olsun insan bok olsun sonrası olsun onun derdinde. İnsan bir koleksiyondur, bir birikimdir, intizamsızlığın bir tasnifidir. Mikroplar bakteriler bağırsaklardan düşünenler virüsler hastalıklar genler aktarımlar kuşaklar kolektif bilinçdışı şu bu biyolojik binbir melodi ve harman. Üstüne sosyal kültürel teknik yazılımsal bükülebilirlik esneklik şekilverilebilirlik manipülasyona açıklık yoğurulabilirlik. İnsan mı istiyorsunuz insana gidin, içine girin; insan yok olsun bok olsun sonrası olsun mu istiyorsunuz, o zaman da çıkın içinden. Büyük Yangın insanı çözmeyecek, bunu vaat etmeyecek sersemler! SER SEM LER! Biz bu kadar akıllı olmayacağız. O kadar sırılsıklam aptalız ki neşeyle ve yaratarak yaşayacağız ve sonra da neşeyle ve yakıp yıkarak öleceğiz. Kahramanca ve cansiperane ve renk renk çoraplarla!
Madde 5: Söz
Konuşacak çok bir şey yok. KUNPAR’a katılan herkes bunu bilecek. Her bir sözcüğün kendi gözü vardır, kendi göreceğini görür, gideceği yere gider. Sözcükleri kullanmayın! Pis pis amaçlarınız için araçsallaştırmayın. Bunu zaten yaptınız ve gelinen nokta ortada. Sözcükleri de yakacağız. Ve isterlerse, evet isterlerse, dumanlarıyla yol gösterecekler. İnsan yapımı diye sözcüklerin bir şey isteyemeyeceğini zannedenler yapay zekânın isteyebileceklerinden korkuyor. Bunların hepsinden bıktım. Balkona gidip hışımla çiçekleri sulayacağım.
Madde 6: İçmek
İçmenin engelsizlik, bitmek bilmezlik duygusu, tükenmezlik uyandırdığıyla ilgili bir şeyler okumuş Said. Geçen onu anlatıyordu. Ve iple çekilmesinden bahsettiydi bu tükenmezliğin. “Ölüme karşıt bir yanı var aslında, böyle bakınca,” diyordu. “Ölümün sonluluğuna karşı bir derinlik ihtimali ama yaşamın kendisini de derinleştiriyor. İşin ilginci, belleği hafifletiyor, hatırlamayı azaltıyor, ve sadece yaşanan ama derin yaşanan anlar vaat ediyor.” “İnanıyor muyuz bunlara,” demiştim. “Pek değil,” demişti. Gülmüştük. “Neden,” diye sormuştum. “Çünkü biz içmenin kendisiyiz,” dediydi. “İçmeyi seçmedik. İçmek olmayı seçtik ve olduk,” dediydi ama kendi lafı komik geldiydi, “Seçmek? O ne ya Seçsis gibi.” “Evet. Kim seçiyor, ben kim, seçen kim, Jack Sparrow gelsin kapatsın hepimizi bir seçim sandığına atsın denize şişede mektup atar gibi ve açsın sonra rom şişesinin kapağını!” “Eh şöyle tashih o zaman: İçmek olmayı olduk ve seçtik.” “Ey Yüce Alevler,” dedim, “âdeta kendimize dışarıdan bakıyoruz ortak!” Güldük. Rosamund Pike gelip ikimizin de kanını emmeseydi, ve güzel ağzının kenarlarından damla damla kanlarımız akmasaydı, keyifli bitecek bir geceydi. Ama hem Said’in hem benim paranoyalarımız birleşince, Rosamund’un iştahını kabartmışız. Bunu, hem uygar terimlerle, hem de şu anda hemen şimdi bir ölümü gecikmiş pörsümüş bayatlamış bir ölüme zaten yeğlermişiz gibi anlatarak bizi ikna ediyordu Rosamund. Isıran ağzının içindeki parıldayan ışığı başkası görse korkutucu bulabilirdi. Said’le bizse, hani kolay sarhoş olan insanlar olsaydık, dilimiz dolandı, Rosamund da ne dediğimizi anlamadı ve bizi bir yanlış anlama neticesinde mecburen yedi, derdik. Fakat mevcut durumda, Rosamund kopardığı iki kulağını birden oburca ağzına tıkmış çiğnerken, hâliyle bir şey duyamayan Said, “Ne dedin abi?!” diye bağırıyordu. Ve aynı Rosemund gözlerimi çoktan avuçlarında sıkıştırıp bilye gibi oynamaya, kediye işkence yapan çocuk gibi ezmeye başladığından Said’i göremiyordum ama böyle bağırmasıyla ne tarafta olduğunu anladım. Ona doğru kanlar içindeki yüzümü döndüm ve “göremiyorum gözler olmadan tabii ama, tam da bu sayede sezgilerim gelişti. Tüm güzelliğiyle Rosamund’un bütün tenini tenimde hissediyorum. Sanki güzelliği bana geçiyor. Galiba içmek olmak derken haklıydın,” dediydim. Bunun üzerine Said, “O da bir şey mi,” dediydi, “benim kulaklarımı yediği için şu anda ağzının içinden vücuduna doğru tüm sesleri duyarak akmaktayım.” “Bir dakka Rosamund’u önce ben gördüm, senin kulakların bile yok gözlerin bile yok.” “O zaman vardı bir kere” falan derken ufak bir çatışma yaşadık. Ama zaten son zamanlarda giderek anlaşmazlıklarımız artıyor korkarım. İyi tarafından bakalım, belki de bu, evet bu, belki de Büyük Yangın bize doğru koşusunu hızlandırdığı içindir...
Madde 7: Değersizlik
Her taraftaki değersizlik üzerime üzerime geliyor. Çok yüce şeylerin tapılasılığı ve nadirlikleri ve çok değersiz şeylerin her yerden tüm yapmacıklıklarıyla üzerime gelmesi. Gerçek bir çekçek, çoktan bozdurulmuş bir çek, Slovakya’dan ayrılmak isteyen gergin bir Çek. Böh! Sıkıntıdan patladım, otelden çıktım kendimi sokağa zor attım, Kraków’da öylesine, belki bir arabanın altında kalırım ya da bir arabayı altıma alırım diyerek sabahın köründe dolaşırken küçük bir parka geldim. Bir banka oturdum, elimde taşıdığım şişe birayı içerek parktaki iki kadınla bir kediyi kesiyorum. Onlar da beni kesiyor. Keşke bu kadınlara âşık olsaydım. İkisine birden. Hangisini seçeceğimi bir türlü bilemeseydim. Onlar da sürekli fikir değiştirselerdi. Derken ansızın kediyle aramızda bir şey başlasaydı. Tutkulu bir şey. Kedinin peşinden nereye giderse ben de oraya dolansaydım. Kuyruğuna bağlanmış bir teneke olduğumu anlasaydı ve rahatsız olmamış gibi yapsaydı. O da beni istiyor, diye düşünseydim. Kedi kulübesine dek peşinden gitseydim, ama tam o kulübeye girmeden tenekenin bağı çözülseydi ve dışarıda kalsaydım. Bütün gece. Sabah kalktığında beni bulsaydı ve patileseydi ve, “Ben de çok yorgunmuşum, hemen uyudum, iyi oldu tenekecim çözüldüğün,” deseydi. Ve öğlene kadar oynasaydı benimle. Bir patileseydi, bir köşeye atsaydı sonra biraz gerileyip birden dönüp üzerime fırlasaydı. Önce küçük küçük sonra daha sert patileseydi. Park etmiş bir arabanın altına kaçsaydım. Uğraşa didine beni oradan çıkarsaydı ve gene oynasaydı benimle, gene gene. Güneş tam tepeye çıktığındaysa, öğlen olmuşken, hareketlenen tembel sokak dikkatini dağıtmaya başlasaydı. Çok meşgul olsaydı çevresiyle. Ve giderek, beni tümüyle unutayazsaydı. En son, beni iyice unuttuğunu fark ettiğinde, gelip son bir pati atsaydı. Ve tam ona beni unuttuğu için kızacakken içimdeki aşkın bir ara bitivermiş olduğunu şaşkınlıkla anlasaydım. Onu suçlayacakken kendimdeki yokluğu görüp şaşırsaydım. Ve ona iyi bir gün dileyip tenekeler ülkesine doğru yola koyulsaydım.
Yolumu bu kadınlar keser miydi acep? Belki. Konuşarak dikkatimi dağıtıyorlar. Kadınlardan biri yüzünü yüzüme dönmüş, bana bilinmeyen bir dilde bir şeyler söylüyor. Sonra öbür kadın da ona yanıt veriyor. Değersizliği anlatmak için ideal bir an olabilir. Her olanı yazıyorum. Defterim kucağımda. Defter, kucağımdasın. Kadınlar bilinmeyen bir dilde birbirleriyle konuşuyorlar ve giderek sesleri yükseliyor. Lehçe çok hoş tınılı bir bilinmeyen dil ve kavgaya da yakışıyor. Biri ayağa kalktı. Tam kavga etmek üzere gibiydiler. Arada da beni işaret ediyorlardı ve her beni işaret ettiklerinde biramdan bir yudum aldım. İyice ateşlendiler. Son anda, kedi aralarına girip ikisini ayırdı. Ben de şişemi kediye doğru fırlattım. Zıt geçtim. Şaşırıp kalktım. Değersizlik işte bu dedim, herkes, bu kadınlar ve bu kediyle birlikte burada zıt geçişimizi zıt geçen Kraków ve tenekeler ülkesine asla varamayacağını bile bile kediden uzaklaşan o teneke.
Madde 8: Neden yazıyorsunuz?
Neden olacak, toplumun lunapark ihtiyacını karşılamak için. Peki ya bu lunapark arzı tabiata fazla gelirse? Tabiat Ana baktı bir fazla var toprağa gömer saklar, turşusunu kurar, pastırmasını yapar, bir yolunu bulur lunapark pastırmalarıyla dolu geleceğimizde. “Lunapark pastırması! Metamfetaminli meybuz gibi,” diyerek güldü Ali bin Bed.
(s. 42-49)
Ortadoğu'da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı
Can Yayınları
Ocak 2024
184 s.
Önceki Yazı
The Kingdoms of Savannah
“The Kingdoms of Savannah is good enough to win this year’s Gold Dagger, the award by the Crime Writers' Association of the United Kingdom for the best crime novel of the year. It is a story of social class and corruption and of how the misdeeds of the past can inspire the crimes of the present.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 2
K24'te haftanın vitrini... Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Akışkan Modern Dünyada Yönetim / Bay Pond’un Paradoksları / Bilinmeyen Boyut / Şiddet ve Eşitsizliğin Tarihi / Caligari! / Curcunabazlar / Gölgeli Muhabbetler / Jilet / Kayayı Delen İncir / Lenz