Nurhan Suerdem:
“Kendi kendine olma halini yazacağım diyerek yola çıkmadım.”
“Kişinin salt yalnızlığının yanı sıra, önemsenmeyen sorunların, toplumsal adaletsizliklerin, 'bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın'cıların varlığı hep meselem olmuştur.”
Nurhan Suerdem
Öykülerin ilk ve son cümleleri çok güzel; öykülerin “merhaba”sı ve “hoşçakal”ı okuru (en azından beni) içine alan bir çekiciliğe sahip. Ve bir o kadar da hüzünlü. Hüzün sence edebiyatın ve hayatın neresinde duruyor; ne kadar yer kaplıyor? Bir yazar kadın olarak hüznün taşıdığı anlamı olabildiğince açıklayabilir misin?
Teşekkür ederim.
Hüzün bence hayatın tam da ortasında. İnsan olmanın doğal hallerinden. Yalnızlık, anlaşılmama, kayıplar, ayrılıklar, bireyin varoluş sancısı, vicdan azabı, yabancılaşma, yaşlanma, geride kalan, bir daha yaşanamayacak günler, değişen şehirler, toplumsal adaletsizlikler, savaşların yol açtığı tahribatlar ve sayılamayacak birçok neden var olduğu sürece keder de olacak. Ne yazıktır ki, uzun zamandır da bizimle. Çevremizi bir bulut gibi sardı. Duyarlı, hissedebilen, anlayabilen, başkalarının sıkıntılarını da yüreğinde taşıyan insanlar için daha da çok. Yaşadığımız ülkenin ve dünyanın bitmez tükenmez acıları, sancıları, kendi sorunlarımız olmasa bile bize huzurlu olma olanağı tanımıyor. Hüzün artık hep bizimle. Sabaha günaydın hüzün[1] diye uyanıyoruz.
İnsanın temel duygularından biri olunca, yaşanan çağa göre edebiyat eserlerindeki yeri, ağırlığı, nedeni değişse de, Attilâ İlhan’ın şiirinde dediği gibi, Elde var hüzün[2] hep olmuş; olacak da. Kimi zaman ilahi sevgiliye kavuşamamanın kederiyken, kimi zaman dünyaya, topluma yabancılaşan bireyin duygusunda ortaya çıkmış, kimi zaman karakterlerin kimliği olmuş kimi zaman toplum baskısıyla bastırılan yasak aşkta, sıla hasretinde, Doğu ile Batı arasında sıkışmış bireyin iç huzursuzluğunda, hızla geçip giden zamanın yarattığı nostaljide, metropollerde yaşayan insanların yalnızlığında, camdan kulelerde koşuşturmadan ibaret iş hayatının çoraklığında, dijital dünyanın anlamdan, duygudan uzak soğukluğunda ve sayamayacağım kadar çok konuda...
Kadın sorunlarına gelecek olursak... Kadınlar ister Türk ister Kürt ister Ermeni, ister dindar ister ateist, ister mavi yakalı ister anne olsun; daha yalnız, daha görünmeyen, daha çok ezilen. Bu her devirde böyle. Erkek egemen toplum ve özellikle eril siyaset kadının modern dünyadaki varlığını hazmedemiyor; evde kocasıyla aynı haklara sahip birey olmasını kabul edemiyor. Meclis sıralarında, şirket yönetiminde görmek istemiyor; hak mücadelesini haklı bulmuyor. Toplumun namusu hâlâ kadından soruluyor; başı kapatılıyor, kapatılmasa da giyimine kuşamına, oturup kalkmasına karışılıyor. Kolayca balkondan atılıp sokak ortasında dövülüyor ya da üç kurşunla çocuklarının gözünün önünde öldürülüyor. Velhasıl, kadınların sorunu bir türlü bitmek bilmiyor. Bu sorunları yazan tüm yazar kadınların eserlerinde, kadınların yaşadıklarının hüznü de kendiliğinden yansıyor.
Gerçekten her on öyküde de herkes –terk edilmiş yazlık ev de dahil– kendi kendine. Bu “kendi kendine olma” halinin niçin ya da neden kalemine takıldığını anlatır mısın? Buna bağlı olarak, “kendi kendine olmak” senin için ne ifade ediyor? Yaşam pratiğindeki yerinden söz edebilir misin? Leyla Erbil’den de elbette...
Kendi kendine olma halini yazacağım diyerek yola çıkmadım; yazdıklarım beni oraya götürdü. İlk kitabımda Maruzatım Var dedikten sonra ikincisinde Duyuyor musun diye sordum. Üçüncüsünün temasının götürdüğü yer de Herkes Kendi Kendine’ydi. Yaşadığımız dünyanın gerçeği. Kişinin salt yalnızlığının yanı sıra, esas görüp geçilen önemsenmeyen sorunların, toplumsal adaletsizliklerin, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” atasözünü dibine kadar yaşayan insanların varlığı hep meselem olmuştur. O da bu kitapta ağırlıklı olarak ortaya çıktı.
Kitabın adını koyduğumda, Leyla Erbil’in “Yatak” öyküsü aklıma geldi. Hallaç isimli kitabının ilk öyküsüdür. “Kendi kendime’yi bozacak yok” diye başlar. Bu öyküde, ismi belli olmayan kadın karakterde derin bir yalnızlık ve mutsuzluk vardır. Yıllardır hiçbir şeyin değişmemesinden şikâyetçidir. Tıpkı havalandırılmayan, güneşlenmeyen yatağı gibi. Kendini cezalandırılmış ve yalnız hisseder. Ötekilerin, kendi gibi olmayanların çoğalmasından şikâyetçidir. Kendininse gitgide içe kapanmasından. Aslında bu öykü, başlangıçta bir kadının tek başınalığı, tatmin edilmeyen arzuları gibi algılansa da, alt metinde toplum içindeki yalnızlığının hüznü de ağır basar.
Benim yaşam pratiğimden bakarsak; ben de çok uzun yıllar yalnız anne, sonra da yalnız bir kadın olarak yaşamımı sürdürdüm. Bu ülkede kadın olmanın, üstelik yalnız kadın olmanın (kırk yıl öncesinden bahsediyoruz) zorluklarıyla sosyal hayatta ve iş hayatında hep karşılaştım. Yalnızdım, ancak “Yatak”taki kadın karakter gibi tek başına kalmadım; yanımda kadın dayanışmasıyla yaşadığım, benzer koşullardaki arkadaşlarım, dostlarım oldu. (Ki bu kitabı da onlara ithaf ettim.) Biz bir arada olsak bile, ataerkil toplum düzeni içinde ya da eril iktidar uygulamaları açısından hep kendi kendimizeydik.
Kitabın öykülerine toplu olarak baktığımda, hikâyelerin 2020 sonrası zamana rastladığını görüyorum. Bu bağlamda, pandemi bireysel ve toplumsal kodlarımızı, hayatlarımızı hangi açılardan dönüştürdü, değiştirdi?
İsmi var cismi yok bir virüs, 2020 Mart’ından itibaren yaşamamızı altüst etti. Hayatımızda ne zaman kapanacağı belli olmayan bir parantez açıp iki yıl tozu dumana kattıktan sonra parantezi kapadı.
Bu iki yıl insanları, toplumu, değiştirdi; pandemiden sonra artık hiçi bir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünerek umutlandırdı. Özellikle devletler açısından. Devletlerin dünyaya, doğaya, birbirine daha korumacı yaklaşacağını düşünürken; maalesef onları çocuklara, kadınlara, okullara bilerek saldıracak kadar vahşileştirdi.
Evlerimizde dört duvar arasında tutukluyken, dijital ağın uçlarında birbirimize bağlandık. “Müsaitseniz annemler size gelecek” devri çoktan kapanmıştı ama evde veya dışarda bir masa etrafında hiç olmazsa bir araya geliyor, nefesimizi hissederek bir arada olabiliyor, deyim yerindeyse iki lafın belini kırabiliyorduk. Pandemiyle birlikte sosyalleşmenin yerini görüntülü WhatsApp, FaceTime, Skype konuşmaları aldı. Mesajlaşmayla iletişim kurabildik. Artık iki mavi, tık iki gri tıkla müsait olup olmadığımız belli oluyordu. Filmleri eskiden tabletlerden bilgisayardan da izleyebiliyorduk ama canlı oynanan tiyatrolar da artık ekrandaydı. Hatta aynı oyunu yurtdışında oturan kızınızla aynı zaman diliminde bile seyredebiliyordunuz. Yaşam ekran karşısında olmaktan ibaretti. Öğrenciler, beyaz yakalılar için de... Patronlar işlerin evden yapılabileceğini, hatta işgücünden tasarruf edilebileceğini düşündüler. Ekonomi kötüydü, gelir dağlımı adaletsizdi ama ne gam, işsizlerin sayısı arttı. Yaşlılarımız 65+ olarak kodlanıp evlere hapsedildi; potansiyel ölü muamelesi gördüler, toplumdan dışlandılar (çalışmak zorunda olan 65+’lar için devletimiz herhangi bir önlem öngörmemişti). Yaşlılarımıza bu bakış devam ediyor. Yaşamaması, sosyal alanda olmaması, ayak altında dolaşmaması gereken yaratık gözüyle bakılıyor onlara maalesef. Pandemi, var olan anlayışın altını kalın çizgilerle çizdi. Doğanın, yeşilin, ağacın, çiçeğin böceğin iyileştirici gücünün, öneminin farkına vardı insanlar. Kediler, köpekler yoldaşımız oldu; pencere, kapı önlerinde, evlerimizde. Bugünse köpekleri sokaklarda, bahçelerde istemeyen insanların, itlaf ekiplerinin elinden kurtarmaya çalışıyoruz. İnsanlar vahşileşti.
Hayatın acımasız koşuşturmadan ibaret halinin değişeceğini umduk. Olmadı. Kapitalizmin çarkları yine bizi içine aldı. Sosyal yakınlığı, dayanışmayı beceremedik pandemi sonrası. Kendi kendineliğimiz devam ediyor. Doğa için direnenlere (direnenler de hep aynı insanlar) X’ten mesajlar atıyor, Instagram hikâyelerinde paylaşıyoruz. Arkadaşlarla yemeğe gittiğimizde, masada sohbetten çok telefonlar ortada. Çekilen yine selfiler, yemek masası fotoğrafları, Instagram paylaşımları...
Her gün bir yeni olayla karşılaşmamız, birine yoğunlaşmamızı, onunla ilgili kamuoyu oluşturmamızı engelliyor. Engellemese de ne yapacağımız konusunda şüphelerim var. Yürüyüş diyorsunuz, miting diyorsunuz; aynı insanlar sokakta. Kimi zaman kalabalığın azlığı sizi çileden çıkarıyor. İşaretparmağımızın ucuyla telefon ekranı üzerinde haberleri kaydırmaya alışık olduğumuzdan, bir yerde durup anlamaya, dinlemeye vakit ayıramıyoruz. Şikâyet etmeye devam ediyoruz. Durup anlamaya vakti olanlarla hayat devam etmeye çalışıyor.
Kitaptaki öykülerin –hiç mi hiç sözü edilmediği halde– birer “direniş öyküsü” olduğunu söyleyebilirim. “Direniş” sence hayatın ve edebiyatın neresinde duruyor?
Direniş hem hayatın hem de edebiyatın tam ortasında. Bu acımasız, çetin dünya düzeninde ayakta kalabilmek, hakkını arayabilmek ancak direnmekle mümkün. Kadınlar ve LGBT+’lar sokaklarda direniyor; öğrenciler daha iyi bir eğitim, daha iyi bir gelecek için direniyor; insanlar savaşa, ölümlere karşı her ülkenin meydanlarında toplanıyor, caddelerinde yürüyor. Madenciler kazançlarını alabilmek için yürüyor; köylüler zeytinliklerinin maden sahası olmasına karşı kendini ağaca bağlıyor; halk siyasi iradesine karşı yapılanlara direniyor; Cumartesi Anneleri yıllardır faili meçhul kayıpları için her cumartesi Galatasaray meydanında toplanıyor... Kısaca, direniş tahakkümün, adaletsizliğin, zulmün olduğu her yerde.
Yaşananlar ve yaşatılanlar edebiyatta da karşılığını buluyor; edebiyat direnişin kaydını da tutuyor, geçmişin hafızası oluyor. İnsan ve yazı var olduğundan bu yana... En eski direniş öyküsü müdür bilmiyorum; Gılgamış ve Enkidu, Tanrısal otoriteye, kadere ve ölüme başkaldırarak direnmiş; Antigone kralın emirlerine karşı gelerek kardeşini gömmüş; Don Kişot yel değirmenleriyle egemenlere karşı savaşmış. Onlardan günümüze kadar gelen ve her çağa, çağın değişen baskı unsurlarına göre niteliğini değiştiren direniş eserleri saymakla bitmez.
Bizim edebiyatımızda da Namık Kemal, istibdata karşı vatan, hürriyet, adalet diyerek direnmiş, Nâzım Hikmet işçi sınıfının, köylünün, sömürülen halkın sesi olurken; Sabahattin Ali öykülerinde Anadolu’daki ağalık düzenini, bürokrasiyi eleştirmiş; Yaşar Kemal feodal düzene karşı direnmiş. Aziz Nesin mizahi eserleriyle yaşadığı dönemi; Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Vedat Türkali, Erdal Öz darbelerin ve darbemsilerin cezaevlerini, işkencelerini, düzene karşı direnen gençliğin yaşadıklarını; Latife Tekin köyden kente göçün ve kentin varoşlarında var olmaya çalışan gecekondu halkının sorunlarını, kentsel dönüşümü dile getirip sistemi eleştiren eserleriyle direnmiştir. Muzaffer İzgü’nün öyküleri de gecekonduda yaşayanların direniş hikâyeleridir. Leyla Erbil hem kullandığı dille geleneksel kuralları reddederek hem de işlediği konular itibariyle ataerkil düzene, kapitalist sisteme, devletin şiddetine karşı direnmiştir.
Liste uzar gider. İlk başta aklıma gelenleri yazdım. Unuttuğum ya da bilmediğim ne çok yazar var! Bir makale konusuna girer. Onun için ben burada keseyim.
Hayatta da, edebiyatta da direne direne yaşamaya devam edeceğiz.
Yedi yıla üç kitap sığdırdın. “Yazmak”, günlerinin ne kadarını kapsıyor? Yazma rutinin var mı?
Ölünceye kadar en az beş kitap yazmalıyım diye bir isteğim var. Bunu ilk başladığımda söylemiştim. Azı az geldi, fazlası da yaşım gereği daha çoğunu düşünemediğimden herhalde. Zaman ne getirir, bilinmez.
Her gün yazmıyorum; yazarken bütün bir günümü yazıya vakfetmiyorum. Ama her gün okumaya çalışıyorum. Okurken, düşünürken, yolda yürürken aklıma gelenleri veya karşılaştığım, gördüğüm, beni tetikleyen bir olayı hemen kaydediyorum. Hatta kafamda onu nasıl yazacağıma dair ana hatlarıyla bir taslak belirirse, onu da not alıyorum. Sonra gün geliyor, o aldığım notlar, zihnimdeki düşünceler beni yokluyor; “istersen bir otur, başla” diyor adeta. Öyle başlıyorum. Bir öykü bitince diğerinin hemen arkasından gelmesi ender oluyor. Genellikle aradan zaman geçmesi gerekiyor. Zaten bir öykü de bir oturuşta hiçbir zaman bitmiyor. Yazdığım her öykünün kendine ait bir klasörü var. Yaptığım değişiklikleri farklı adla kaydederim ki, ne yaptığımı görebileyim. Bu bir yazma rutini olabilir. Bir başkası da, gündüz insanı olmam. Gündüzleri, özellikle de sabahları yazarım. Zihnimi gündemdeki meselelerle bulandırmadan, duble Türk kahvemi yapıp masanın başına otururum.
“Yazmak” dendiğinde hemen yanı başına “okumak” geliyor. Okumakla ilişkin ne zaman/nasıl başladı? Edebiyat ve edebiyat dışı hangi türler/konular ilgini çekiyor? Öne çıkan alanlar var mı? Varsa, hangi alanlar?
Yazmaya çok küçük yaşlarda başlamadım ama okumayı söktüğümden beri okuyorum diyebilirim. Bir de gece yattığımda okumayı severdim. Ranzanın alt katında yatardım. Baş ucumda ışık yoktu. Yatak odamızın kapısı açık olurdu; holden gelen ışıkla okumaya çalışırdım. Elime ne geçerse okuyordum. Ansiklopedi okurdum. Şiir antolojisi vardı evde, lacivert ciltli, kalın. Onu açıp açıp şiir okurdum. Çok okuyunca da ezberlerdim. İlk ezberlediğim şiir “Han Duvarları” olmuştu.
En az kitap okuduğum zaman (kurmaca eser olarak) üniversite yıllarımdı. Her dersin kitabı olmazdı. Aldığımız notları temize geçirmek epey zamanımızı alırdı. Ancak yaz tatillerinde vaktim olurdu. O dönem bizim için üniversiteye gitmek, aynı zamanda özgür olmak demekti. Eskiden arkadaşlarla yapamadıklarımızı yapardık. En çok da sinemaya gider ya da bir kahvehanede oturur, içilen çaylar eşliğinde Türkiye’yi kurtarmaya çalışırdık. Üniversite sonrası kendi evimde bir kitaplık oluşturmaya başladım ve benim için çok önemliydi. Sonunda bugünkü haline geldi. Elbette hâlâ okumadığım kitaplar var ama onların var olması ve istediğimde elimin altında olması beni mutlu ediyor. Edebiyatta bilimkurgu, fantastik, polisiye dışında her türlü kurguyu okurum. Roman, öykü ve şiir dışında deneme kitapları okuyorum. Metis ve İletişim’den çıkan kitaplar ağırlıkta oluyor. En büyük eksiğim felsefe. Bunu da sana söylemem anlamlı. Ne yapayım... Zamanında okumayınca, şimdi de zor geliyor. Yine de, anlayabileceğim metinler olursa, okumaya çalışıyorum.
Yazmaya başlamadan önce iyi bir öykü okuru olduğunu söyleyebilir misin?
Hayır. Ben çok küçükken okumaya başladım ama öykü okumadım. Hatta herkes ilkokul zamanlarında Ömer Seyfettin, Kemal Tuğcu okuduğundan bahseder; bende hiçbir izleri yoktur. Okumadım herhalde. Benim hafızamda kayıtlı olanlar, döne döne okuduğum Heidi, Küçük Kadınlar ve Küçük Erkekler’dir. Evimiz küçüktü, kitaplığımız yoktu. O zamanlar kitapçılar da çok azdı. Ablamlar kütüphaneden ne kitap almışlarsa, ben de onları okumaya çalışırdım. Onlar da roman olurdu. Aşağı katımızda oturan teyzemlerin evindeki kitaplıkta Varlık Yayınları’nın küçük kitapları vardı; elde tutması kolay. Onları okurdum. O yüzden, erken yaşta birçok iyi roman okudum. Öykü okumaya ancak üniversiteyi bitirdikten sonra başladım. Gerçek öykü okuyucusu olmamsa yazmamla beraber başladı. Özellikle bu konuda senin katkılarını unutamam. Bana öykülerini getirdiğin, hiç okumadığım, bilmediğim yerli-yabancı yazarlar ufkumu çok açtı.
Şimdi Yüz Kitap’ın bastığı öykü kitapları içinde çok beğendiğim öyküler var. Onları arada tekrar tekrar okuyorum. Ya da yayınevleri dünya edebiyatından değişik öykü kitapları basıyor; onları da takip ediyorum. Yerli öykücülerin hepsine ulaşmam zor ama ilgimi çekenleri okuyorum.
Özetle, yazmaya başlamamla birlikte iyi bir öykü okuru oldum diyebilirim.
Kitabın sonunda kitaba atıfta bulunarak, sen “kendi kendine”yken birlikte olduğun yapıtları sıralıyorsun. Bu yazarların ve şairlerin senin hayatındaki yerinden söz edebilir misin?
Benim kendi kendimeliğimi bozan; edebiyat, kitaplar, onların bana sunduğu bambaşka dünyalar, insanlar, yerler. Sıraladığım yazarlar da onların arasında.
Aruoba
Her şeyden önce, bu kitabı yazarken Ferit Edgü’nün bütün öykülerini içeren Leş kitabı, Gülten Akın’ın Bütün Şiirleri, Oruç Aruoba’nın tüm kitapları masamdaydı. Yazdıklarımda Oruç Aruoba’dan bir alıntı, bir esinlenme yoktur ama kitapları her zaman eşlikçimdir; açıp okurum.
Sait Faik öykücülerin ustası. Onun yazdığı insanlar içimizden biri, tanıdık. Onun denizinin kokusu burnumuzda, martıların sesi kulaklarımızda. Bazı öykülerinin bende özel yeri var. Alemdağ’da Var Bir Yılan, Son Kuşlar, Mahalle Kahvesi en çok okuduğum kitapları. Hepsinin sırtında talihleri ve kendileri. Yalnız yalnız. Bir karıyla yatarken bile yalnız.[3] Sait Faik de yalnız.
Sait Faik’in bir karşılaşmada, “Hikâyenizi okudum, yazmaya devam edin” dediği Ferit Edgü’nün üretkenliğine, çok yönlü eserler vermesine hayranım. Türk edebiyatında minimal öyküyle onun eserleriyle tanıştım. Hakkari’de bir Mevsim romanının yarattığı atmosferi adeta bir filmin içindeymiş gibi okudum. Konusu ve görselliği hafızalardan silinmeyecek bir romandı. Sadece o değil, tüm öyküleri de birer hazine benim için.
Gülten Akın’a gelirsek; en sevdiğim şair kadın. Onu kendime çok yakın hissederim. Ablam gibi... Dert ettiğimiz konular benzerdir. Kadınları, eşitlik mücadelesini, yoksulluğu, işçilerin sorunlarını, adaletsizliği, yalnızlığı, yaşlılığı yazdığı şiirleriyle sohbet eder benimle. İnsan daha yalnız yaşlandıkça kendine konuşur kendi.[4] Bu dizeyi çok söylerim kendi kendime.
Kara dutum çatal karam çingenem,[5] lacivert kaplı şiir antolojisinde okuduğum, ezberlediğim şiirlerden biridir. Bu kitabımda “Kum Gibi” öyküsünde geçen dizeye Kalamış’ta, evinin bulunduğu sokakta, evin olduğu taraftaki kaldırımın üzerine ara ara yazılmış şiir dizelerinden birinde rastlamış, fotoğrafını çekmiştim. Bu kitaba girmeye niyeti varmış. Bedri Rahmi’yle ilişkim küçük yaşlarda şiirini ezberleyerek başlamış olsa da, bugün duvarımı süsleyen, çok sevdiğim yazmalarıyla ressam yönü ağır basıyor.
Sevim Burak’la tanışmam, yazmaya başlamamla birlikte oldu. Belki de zamanı o zamanmış. Özel bir yazar. Devrimci, isyankâr. Açıkçası, Yanık Saraylar’ı ilk okuduğumda, bir daha, bir daha okudum. Dura dura... Sonra diğer kitapları da geldi. Kolay okunan bir yazar değil ve bana edebiyatın daha önce okuduklarımdan farklı olabileceğini de gösterdi. Saygı ve hayranlık duyuyorum. Onu için son öykümde, yeni Erenköylü, sisteme muhalif bir yazardan, eski Erenköylü, devrimci yazara selam vermek istedim.
Öznel bir açıklama:
Nurhan Suerdem’in her üç kitabındaki ortak yanın ise dil yalınlığı ve metin akışkanlığı olduğunu söyleyebilirim. “Metin akışkanlığı” derken, kurgu ne kadar çapraşık olursa olsun, okurun dikkatini bozmayan, tökezleme duygusu yaratmayan akıcılıktan söz ediyorum. Sanırım, Nurhan Suerdem öykülerinin benim açımdan önemi, gündelik rutinini sürdüren öykü kişilerinin hayatına bir noktadan girip, o noktaya odaklanarak arka planda (yazılmayan metinde) neredeyse tüm yaşamlarını okura sezdirmesinde yatıyor.
Bu açıklama, “öykü, işte böyle yazılır” anlamına gelmiyor. Yeryüzündeki öykü yazarı kadar öykü yazma biçimi olduğunu/olabileceğini savunan bir okurum. Yeter ki, iyi yazılsın. (N. B.)
NOTLAR
[1] Francoise Sagan, Bonjour Tristesse, Editions Julliard, 1954 (Günaydın Hüzün, çev. Enver Esenkova, Türkiye Yayınevi, 1956)
[2] Attilâ İlhan, “Elde var Hüzün”, Bütün Şiirleri 9, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1999, s. 5.
[3] Sait Faik Abasıyanık, “Yalnızlığın Yarattığı İnsan”, Alemdağ’da Var bir Yılan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2016, s. 13.
[4] Gülten Akın, “Telefon”, Bütün Eserleri-1, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019, s. 471.
[5] Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Karadut”, Karadut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2002, s. 57.
Önceki Yazı
Hölderlin yolu (I):
“Önemsiz zamanlarda şairler neye yarar?”
“Zamanına baktığında (ki sürekli bakıyor) atmosferi boz bulanık, bulutlar arasında yaşayan tanrılarını, 'insan' oluşun büyüsünü yitirmiş, yıldızları kayıp, havası siyah dumana boğulmuş, çiçeği solmuş kavruk bir dünya görüyor şair.”