Nilüfer Kuyaş ile söyleşi:
“Bu bir kurtuluş ateşi, düşmanlık ateşi değil. Geleceği hep birlikte kuracağız.”
“Bir şok yaşadığınızda zaman çok farklı işlemeye başlar, hızı değişir. Kopuk parçalara bölünür. Zamanı içine hapsettiğimiz gün, saat, takvim, neden-sonuç ilişkisi, çizgisellik, hepsi kaybolur ve başkalaşır... Zamanı parçalamak, aynı zamanda deneyime biricikliğini, büyüsünü tekrar kazandırmak imkânı yaratıyor.”
Nilüfer Kuyaş
Uzun bir aranın ardından, Nilüfer Kuyaş yeni romanıyla okur karşısında: Gecede Bir Çığlık. “Şiddete yahut haksızlığa karşı bir ‘etos’ yaratmak istiyorsak, yani bir etik önerme yapmayı amaçlıyorsak, estetik bir başkaldırı da olmak zorunda” diyen Kuyaş, Gecede Bir Çığlık’ta hikâye ile formu açısından okuru zorlayıcı ama bunun gerekli olduğuna da ikna edici teknik yollar denemiş. Başka bir dünya için başka bir dil kurmanın teknik arayışları arasında anılabilir. Nilüfer Kuyaş ile sinematografik anlatımıyla Gecede Bir Çığlık ve onun önümüze koyduğu haksızlıklar ve sınıf ayrımları üstüne sohbet ettik.
Romanın bölümleri tarihler, hatta bazen saatler ile ayrılmış durumda. Form olarak, ilk bakışta günlük okuduğunu zannedebilir okur; oysa çok geçmeden anlaşılıyor ki tam olarak öyle değil. Gecede Bir Çığlık’ın “form”unu neye borçluyuz? Neden böyle yazıldı?
Atomu parçalamak gibi, zamanı parçalamak istedim. Kuantum fiziği gibi, zamanı başkalaştırmak istedim. Bir hikâyenin her aşaması aynı esnada anlatılabilir olsa mesela; bir sinema ekranı çok sayıda kareye bölünmüş, hikâyenin başı, ortası, sonu, yani tamamı bu karelerde aynı esnada görünüyor diye hayal edelim. Veya çok sayıda video ekranında, hikâyenin bütünü ayrı ayrı sahnelerle eşzamanlı görülebilse. İsterseniz sırayla, isterseniz karmakarışık izleme imkânınız olsa.
Bunu yapmak tabii imkânsıza yakın zor. Görsel sanatta yahut sinemada, biraz daha kolay. Ama naratif/anlatı gibi tamamen çizgisel zamana bağlı bir sanatta ve kâğıt üzerinde iyice zor. Ben o çizgisel zamanı bozmak istedim. Bir deney yapmak istedim. Zamanı paramparça etmeyi amaçlayan bir deney bu.
Gecede Bir Çığlık
Kafka Kitap
Ekim 2023
384 s.
Romanda biçem yani form, içeriği belirliyor bence. Bu biçem deneyini yapmaya karar verdiğim anda, içerik olarak da bu hikâyeyi seçtim, çünkü Gecede Bir Çığlık şiddet ve yas hakkında bir roman. Şiddet, büyük travma, yas, keder, zamanı parçalayan olgular. Bir şok yaşadığınızda zaman çok farklı işlemeye başlar, hızı değişir. Kopuk parçalara bölünür. Zamanı içine hapsettiğimiz gün, saat, takvim, neden-sonuç ilişkisi, çizgisellik, hepsi kaybolur ve başkalaşır. Böylece içerik de kendini belli etti.
James Joyce’un bir sözü var, hafızadan söylüyorum, her roman çözmesi gereken biçem sorununu da beraberinde getirir diyor, buna benzer bir şey söylüyor, yani bir romana başlarken, aslında bir biçem sorununu çözmek üzere yola çıkıyoruz.
Tabii sonradan, romanı yazdıkça, niçin bu parçalanma işine meraklandığımı, niçin bu içeriği seçtiğimi daha da iyi anlamaya başladım.
Zamanı parçalamak, aynı zamanda deneyime biricikliğini, büyüsünü tekrar kazandırmak imkânı yaratıyor. Bu da ikinci amacımdı.
Bu sadece şok ve şiddet için geçerli değil. Romanda çok güzel, yumuşak sahneler de var; arkadaşlığa, sevgiye, doğaya, yaşama sevincine dair sahneler. Yaşadığımız her deneyimin, her ânın, şiddetin bile, ‘aura’ diyebileceğimiz bir şiirselliği var, yani gerçekliğin poetikası. Gündelik hayatta bunu çoğu kez kaybediyoruz, kanıksıyoruz. O kaybolan canlılığı da yeniden yaratmak mümkün oluyor parçalama tekniğiyle.
Romanda kurgusal açıdan çok zor, hatta okuru da zorlayıcı bir yol izliyorsunuz. Sanki ekranda izliyormuşuz gibi günler öncesine gidip gelmeler, aynı sahnede dakikalık geri dönüşler, gibi. Bu kurgu yapısı yazarı da zorlayıcı olmalı. Ne için bu zorluğa kalkıştınız?
Bence insan hayatında etik ve estetik içkin olarak bağlı, birbirinden ayrılamazlar. Şiddete yahut haksızlığa karşı bir “etos” yaratmak istiyorsak, yani bir etik önerme yapmayı amaçlıyorsak, estetik bir başkaldırı da olmak zorunda, daha doğrusu estetik bir yenilik diyelim ona. Ancak o koşulda yazar ve okur hayatın anlamını birlikte aramaya çıkabilirler. Amaç bu.
“GECEDE BİR ÇIĞLIK ŞİDDET VE YAS HAKKINDA BİR ROMAN.
ŞİDDET, BÜYÜK TRAVMA, YAS, KEDER, ZAMANI PARÇALAYAN OLGULAR.”
Ekranda film izliyormuşuz gibi yapmak istedim, evet, demin söylediğim anlamda. Çok görsel birisiyim, romanlarımda hep fotoğraf kareleri yahut film şeritleri gibi sahneler olsun isterim. Şimdi, kolaj tekniğiyle bir film yaptığınızı düşünün. Bu roman da öyle. Tabii bu oyunların arasında temel bir hikâye kurgusu da ilerliyor aynı zamanda. Yahut organik olarak serpiliyor diyelim.
Metinlerin zihinsel olması yetmiyor bana, organik bir gelişme olsun istiyorum, bir bitkinin büyümesini izlemek gibi.
Yazar açısından zorluk çok anlamlı bir tanımlama değil, asıl yazma eyleminin ilginç olması önemli, tabii okur için de okuma eylemi öyle. Birkaç arkadaşım kitabı okurken ellerinden bırakamadıklarını, sürükleyici olduğunu söylediler. Üçüncü amacım da buydu ve bunu başarmaya epey yaklaştığımı anladım böylece, hoşuma gitti.
Türkçe edebiyatın iyiden iyiye “sokaktaki insan”ın hikâyesiyle ilerlediği bir dönemde İstanbul’un üst-orta, belki burjuva denebilecek bir aile çevresinin kadınlarına odaklanıyorsunuz. Bu sınıfsal tercihin nedenleri neydi?
Söylediğiniz anlamda sınıfsal bir tercih yok romanda. Bence bugün artık hepimiz sokaktaki insanız. Ayrıca, ben sokağın enerjisini, dramını, akışını ve göstergelerini çok seven ve iyi algılamaya çalışan birisiyim.
Romana gelince, hikâyedeki üç genç kızdan ikisi “burjuva” diyebileceğimiz bir kesime aitler, evet, ama üçüncü karakter, yani şiddete uğrayan karakter, sosyo-ekonomik açıdan daha alt sınıftan birisi.
Kuyaş
Anlatılan ortam –romanın 1969’da geçen ilk bölümü– zengin-fakir, alt sınıf-üst sınıf, herkesin bugüne kıyasla çok daha iç içe yaşadığı bir dönemdi. Romanda ilginç başka sınıfsal göndermeler de var ayrıca. Çözülememiş, faili meçhul kalmış bir cinayet söz konusu. Romanın 2010’da geçen ikinci bölümünde, diğer iki karakterden birisi, öldürülen arkadaşı için, alt sınıftan birisi olmasa sonuç aynı mı olurdu acaba, bu suç faili meçhul kalır mıydı diye bir soru atıyor ortaya. 1969’daki bölümde ise, başlangıçta, diğer iki kızın anne ve babaları, yoksul kesimden birisiyle çok yakın arkadaş olmalarından tedirginler, ama sonradan kabul ediyorlar, hatta aralarında büyük bir kaynaşma oluyor. Bunlar romanın toplumsal tarihe ilişkin ufak dokunmaları. Bence bugün zaten dünyada ekonomik gücün ya da güçsüzlüğün yarattığı tek bir sınıf ayırımı kaldı. Varsıllar ve yoksullar. Bu derin eşitsizlik dünyayı çok tehlikeli bir yere götürüyor. Naomi Klein’ın deyimiyle “gözden çıkartılabilir” yahut “kurban edilebilir” insanlar ve kıtalar oluştu. Romandaki öldürülen kız da “gözden çıkartılabilir” birisi. Asıl bu bakışla mücadele etmemiz gerekiyor.
Gecede Bir Çığlık bir yanıyla güçlü kadınların hikâyesi ama bir yanıyla da kırılgan, ne yapacağını bilemeyen, şaşkın, yolunu bulmaya çalışan kadınlar bunlar. Kitap boyunca, gün gelecek, kadınların öfkesi dünyayı yakacak teması açıkça devam ediyor. Rövanşist bir talepten bahsedebilir miyiz?
Kadın hareketinin bugün herkes için eşitlik ve temel haklar talep etmek üzere yükselen bir gücü var. Rövanş kelimesine asla yer olmayan, evrensel bir özgürlük ve eşitlik hareketidir kadın hareketi, aynı zamanda LBGTQ+ hareketi, ırkçılığa karşı mücadele, hepsi.
Halbuki son yıllarda bazı erkekler tepkisel, yani rövanşist bir tavırdalar. Kadın hareketinin kazanımlarını tehdit olarak algılıyorlar, doğal saydıkları kendi geleneksel, ataerkil güçlerinin aşınmasından şikâyetçiler ve buna karşı bayağı örgütlü bir mücadele içindeler. Bu bir eskiye dönüş mücadelesi. Bütün rövanş tavırları geriye dönük tepkisel bakışlardır, bugün Avrupa’da ve başka yerlerde gördüğümüz aşırı sağcı tepkiler gibi tıpkı.
Kadınların öfkesi bir gün dünyayı yakacak cümlesi ise geleceği hedefleyen sembolik bir haykırış. Şu anda dünyayı hâlâ erkeklerin öfkesi gerçek anlamda yakıp yıkmakla meşgul, çevremizdeki savaşlar bunu yeterince kanıtlıyor sanırım. Kadınların öfkesi dünyayı sembolik anlamda yaktığında, zaten eşitliğe ve barışa kavuşmuş olacağız. Bu bir kurtuluş ve özgürlük ateşi, düşmanlık ve yıkım ateşi değil. Geleceği hep birlikte kuracağız. Ütopya inşasında rövanş diye bir şeye asla yer yoktur.
Yayınevi sanırım o cümleyi ilgi çeksin diye romandaki bağlamı dışında arka kapağa koydu.
Zorlu bir hikâyeyi zorlu bir formda anlatmaya çalışırken; yazar, edebî bir eser ortaya koymakta olduğunu unutup, atlayıp olayın/konunun iştahına kendini kaptırabilir mi? Yazarken, bu tehlikeyi hissettiğiniz zamanlar oldu mu?
Tolstoy roman yazmayı çok sayıda atın koşumlandığı bir arabayı sürmeye benzetmiş. Metindeki bütün katmanları ve temaları bir arada yürütmeyi kastediyor. Yani altı ya da sekiz atın çektiği bir arabayı sürüyorsanız, tek bir atın bile dizginlerini tek saniye boş bırakma lüksünüz olamaz.
Moda dünyası, akademi dünyası, tiyatro dünyası, edebiyattan kopmayan okur kadınlar ve bunları saran bir cinayet dosyası. Kadınların kaderine kadınlar sahip çıkınca ancak verili gidişatta değişim oluşabiliyor. Buna adanmış bir “çığlık” diyebilir miyiz Gecede Bir Çığlık için?
Kadınların kaderine kadınlar sahip çıkmasaydı eğer, bugün ne oy hakkı olurdu, ne siyasete katılma hakkı olurdu, ne de başka bir şey. Gecede Bir Çığlık romanındaki “çığlık” gece, ormanda, benim çok sevdiğim bir kuşun, baykuşun çığlığı. Tanrıça Athena’nın bilgeliği simgeleyen kuşu. Bu çığlık için bilgelik çağrısı diyebiliriz; dünyanın dörtnala gitmekte olduğu büyük felaketlere dair bir uyarı diyebiliriz; romanda Berrin, bu sesi duyduğu zaman, öldürülen arkadaşının da gecede bir çığlık attığını ve kendileri dahil kimsenin o sesi duymadığını düşünürken, bir sahipsizliğe işaret ediyor, gene bir uyarı söz konusu.
“KADININ TOPLUMDAKİ YERİ BÜYÜK HIZLA DEĞİŞİYOR, BÜTÜN ENGELLERE RAĞMEN. BUNU İSTEYEN SADECE KADIN HAREKETİ DEĞİL, HAYATIN KENDİSİ. VE BUNA ERKEKLER DE DAHİL, HEPİMİZ DAHİLİZ.”
Birbirimizi bir an önce sahiplenmezsek, birbirimizi iyileştirmeye çalışmazsak, doğayı iyileştirmeyi başaramazsak, korkunç eşitsizlikleri görmezden gelmeye devam edersek, dünya çok daha kötü bir yere gidecek. Bazı şeyleri görmemeye çalışmak, bakmamaya çalışmak, zamana ve hayata seçici yahut ayırımcı yaklaşmak, zamanı ve hayatı parçalıyor.
Üst-orta sınıfta olsa da kadının toplumdaki rolü açısından yaşananlarda pek bir değişiklik olmadığını görüyoruz. Trans-gender roller de hikâyenin gidişatını kökten etkiliyor. Toplumsal cinsiyet ve atanmış rollerin hem sıradanlığı hem radikalliği açısından neler söylemek istersiniz?
Kadının toplumdaki yeri büyük hızla değişiyor, bütün engellere rağmen. Bunu isteyen sadece kadın hareketi değil, hayatın kendisi. Ve buna erkekler de dahil, hepimiz dahiliz. Trans-gender cinsiyet seçimleri de bunun bir parçası. İnsan ilişkilerini, hayatı, aileyi, birlikteliği farklı şekillerde görmeye ve yaşamaya cesaret edemezsek, yaşamı özgür bırakamazsak, birtakım köşelere sıkışıp işi şiddetle yahut baskıyla halletmekten kurtulamayacağız. Olay bu kadar basit.
Ölümünün etrafındaki sır perdesi aralanmaya çalışılıyor ama Dilârâ’nın günlüğüyle nihayet çözülebiliyor. Melek’in dediği gibi, yıllar önce yapılması gereken ne ise onu yapamamış olmaktan mustarip olanların güçlerini birleştirme hikâyesi. Geçmişi tamir etmek mümkün müdür? Mağdurlar yaşadıklarını kayıt altına almadıkça bunun bir yolu bulunabilir mi?
Romanda ikinci bölümün başına, çok sevdiğim şair Anne Carson’un “Gördüğün gibi, geçmişi düzeltmek üzerine çalışıyorum” dizelerini koydum. Bu ironik bir ifade. Geçmişi düzeltmek, ancak geçmişle yüzleşmek anlamına gelebilir. Yaraları sarmak, hataları tamir etmek, affetmek, bir yere kadar mümkün ve hepimizin kişisel hayatlarımızda yapmaya çabaladığımız şeyler, ama toplumsal olarak başaramıyoruz, çünkü bu ancak yüzleşmekle, hatalarını kabul etmekle, özür dilemekle, adaletle, sevgiyle gerçekleşebilir. Şu anda dünyanın neresine baksam, tam tersini görüyorum.
Önceki Yazı
Geceleyin Bir Tren’in nostaljik yolcusu
“Cevat Çapan'ın on cilt boyunca yazdığı bunca ısrarlı yolculuk düşkünlüğünün bir açıklaması olmalı. Şiirinin varlık nedeni olmalı bu açıklama: Çünkü zaman yolcusudur o da bütün şairler gibi, hayalî ya da gerçek mesafelere âşıktır şairin göçebe ruhu.”
Sonraki Yazı
İki konferans bir kitap vesilesiyle
Darülfünun’dan Boğaziçi’ne üniversitelerarası göç
“1930'larda Türkiye'ye gelen akademisyenlerin büyük çoğunluğu Nazi iktidarından kaçan Yahudi asıllılar, fakat aralarında Yahudi olmayan siyasi muhalifler de var. Haliyle, günümüz Türkiye’sinden bu döneme tekrar ve yakından bakmak ayrı bir anlam taşıyor. Zira faşist bir rejim altında hallaç pamuğu gibi atılan üniversitelerden çil yavrusu misali yurtdışına dağılma olgusunun bir benzerine ülkemizde de tanık oluyoruz.”