• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Neo-kolonyalizasyon, Deleuze ve

Filistin’in işgali

“Neo-kolonyalizm, 'sahipsiz toprak' addedilen (ama özünde sahipliği feshetmekle tanımlı) yerlerin, bu örnekte Filistin’in Filistinlilerden arındırılmasını, mutlak sürgünü içerir.”

Ateşkes sırasında Gazze şeridinde evlerine dönmeye çalışan Filistinliler. 27 Ocak 2025. [Mohammed Salem/Reuters]

HASAN CEM ÇAL

@e-posta

ELEŞTİRİ

3 Nisan 2025

PAYLAŞ

Bugünden bakıldığında, “Filistin sorunu” diye bir şey söz konusu gibi görünmüyor ve günümüzde, sorun daha ziyade İsrail devletinin sorunu gibi duruyor. Medyada bir harp kisvesine büründürülerek “İsrail-Filistin sorunu” olarak adlandırılan şey, Gazze’deki durumu gözler önüne seren yeni her bir haberle birlikte, esasen “İsrail sorunu”ndan başka bir şey gibi anlaşılmamaya başladı. Şu halde bu sorun, özünde, İsrail’in işlemiş olduğu savaş suçlarının da ötesinde, bir devlet olarak gerçekleştirdiği makus ve sistematik eylemde temellenir, ki bu eylemin adı da bellidir: Soykırım. Filistin halkına kıyılması, bu halkın kırıma uğratılması… Dolayısıyla, ortada bir sorundan çok (hâlâ süren) bir soykırım var denebilir ve bunu olduğu haliyle teslim etmek bugün bir gerek gibi gözüküyor.

Yine de, Filistin’in giderek daha da derinleşen işgaliyle eşzamanlı olarak ilerleyen soykırımı, herhangi bir soykırım olarak da görmemek lazım. Bu, olan bitenleri hafife almak olurdu. Gerçek, bundan apayrı gözükür. Özünde Filistin’de gerçekleşen soykırım, başlı başına bir soykırım olmaktansa, henüz tam manasıyla gerçekleşmemiş, daha doğrusu nihayetine ermemiş olan işgalin bir yan etkisi gibidir. Bir “yıldırma politikası”nın parçasına benzer. Bundan kasıt, İsrail devletinin birincil amacının (her ne kadar artık bu bile kesin olmasa da), Filistin halkını yok etmek değil de, bu halkı, yaşadığı, mesken edindiği, evi olan topraklardan sürmek olmasıdır. Dolayısıyla, burada, sıklıkla iddia edildiği gibi, yahudilere uygulanan tipte bir soykırım söz konusu bulunmuyor; zira o soykırım, Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da yaşanan ekonomik çöküş hasebiyle politik anlamda aşırı sağa kaymış kitlelere bir “günah keçisi” sunan Nasyonal Sosyalist Parti’nin örgütlediği bir sistemik canilikle eşti. Bir halkı değil bir toprağı hedef almanın ürünü ve uzantısı olan bu soykırım ise başkadır. Gilles Deleuze’ün dediği gibi:

“Fiziki yok etmenin coğrafi boşaltmaya bağlı olduğu bir soykırım bu.”[1]

Her ne kadar bu hedef almanın kökeninde “vaadedilmiş topraklar” mitinin yattığı ileri sürülse de, dolayısıyla bu “hak iddiası”nın bir tür “aşkın mülkiyet” iddiası olduğu söylense de, esasen mesele bu gibi durmaz. Bu, sözde bir gerekçe, bir “meşrulaştırma stratejisi”nin parçası gibidir. Asıl mesele, görünen o ki, Filistin’i kolonize etmek, ama bunu da Filistin halkını Filistin’den yalıtarak yapmak – ki bu da yepyeni bir kolonyalizm temrinine karşılık gelmekte. Kolonileşmenin eski haline kıyasla yepyeni bir kolonileşme şekli söz konusu: “Bir toprak parçası”nı, bir devletin resmî uydusu haline getirmek suretiyle bir tür çok yönlü ihtisas alanına çevirmek. İsrail devletinin halen yapıyor olduğu şey bundan başka bir şeymiş gibi gözükmez: Bölgedeki erkini artırmak, kendisi için tanınma talep ettiği ama kendisinin hiçbir zaman tanımadığı bir halkın yersiz kalması için türlü yola başvurmak.

İsrail bombardımanından sonra Cibaliye, Gazze.

Vakti zamanında Deleuze, Filistin’de gerçekleşen soykırımın ancak ikinci tahlilde bir soykırım olduğunu, meselenin açıkça yeni tipte bir kolonileşmeyi ilgilendirdiğini belirtirken, bugün olan bitenlerin dünkünden farklı olmadığını görünür kılmanın yanı sıra bir devlet olarak İsrail’in amacının hiçbir zaman değişmemiş olduğunu da bir nevi ifade etmiş oluyordu (gerçekten, amacın, iddia edilenin aksine, “bir arada yaşamak” olmadığını bugün neredeyse herkes görüyor). Zaten Deleuze’ün İsrail devletini kast ederek şu sözleri sarf etmesi de bundandır:

“İşgal altındaki topraklardan çekilme davetini buralara koloniler yerleştirme zorunluluğuna çevirdi.” [2]

Bu açıdan Filistin’in işgali, açıkça siyasal-iktisadi bir temele oturur, yoksa teolojik değil. Bu, (en azından belli bir kesimce) dün olduğu gibi bugün de kanıksanır görünen bir gerçek.

Bu noktada, Filistin’in işgalinin temelde kapitalist bir yorumuyla karşı karşıya kalınır. Problematik basitçe şudur: Bir toprakta mutlak hâkimiyetin sağlanmasıyla o toprağın her tür mübadele için “uygun koşul”lara sahip olmasını imkânlı kılmak. Bu bağlamda Filistin’in işgali, bu topraklarda gerçekleştirilebilecek geniş çaplı bir “kalkınma politikası”ndan ayrı düşünülemeyecektir, ama tabii bir “çıkar çatışması” olmaması, sermayenin bu topraklarda rahatça akabilmesi, kısacası sermayenin bu topraklara girişinde sorun yaşanmaması için de Filistinlilerin topraklarından sürülmesi bir gereklilik olarak hesaba katılacaktır. Dolayısıyla mesele, bu bağlamda, sömürgeden çok sürgünle ilgilidir ve kolonileşmenin yeni tanımı, sürgünü ilgilendirir.

Deleuze’ün tanımlarından feyz alınacak olursa, kapitalizmin “birbirinden çok farklı iki hareket” içerdiği söylenebilir.[3]  Bu hareketlerin ilki, kolonileşmenin ilk tanımına uyar ve bir toprağın işgali, orada yaşayan halkın boyunduruk altına alınması, zorla çalıştırılması ve bu yolla artı-değer üretiminin bir parçası, devre parçası haline getirilmesi üstünden tanımlanır:

“Kapitalizmde birbirinden çok farklı iki hareket var. Birisi, halkı olduğu topraklarda tutup, bir artı-değer birikimi için çalıştırıyor, sömürüyor: Bu, adına sömürge dediğimiz şey.” [4]

Gilles
Deleuze

Deleuze’ün burada kastı, esasen 19. yüzyıl tipi kolonileşme, yani sömürge yaratmaya yönelik kolonizasyon. Bunun en tipik örneği, Amerikan topraklarının İngilizler tarafından işgalinin ardından, bu toprakları mesken edinen kızılderelilerin ama aynı zamanda “dışarıdan gelen” siyahilerin “ucuz iş gücü” olarak çalıştırılarak, gerekirse köleleştirilerek ve tabii yer yer, isyan halinde canına kıyılarak bir tür “tabiyet rejimi”nin kıskacında sindirilmesidir. Ama tabii böylelikle (temel ayrıma ek yapacak olursak) sömürgenin de domestik ve bürokratik olmak üzere iki ayrı yönü olacaktır: Kızıldereliler “efendi”lerinin işlerini yürütmek üzere görevlendirilirken (tarımcı, satıcı ve benzeri), siyahiler ev içinde tutulur ve hizmetkâr adı altında köleye çevrilir (ki bu anlayış 20. yüzyılın ortasına dek sürecekti). Bu bağlamda, kolonizasyonun kamusal olduğu kadar özel alanı da tanımladığını, sömürgeleştirilen halk ve ırkların kapitalist bir mekân dinamiği içinde boğulduğunu görürüz: Ev/iş yeri. Ezcümle, sömürge budur: Bir toprağı halkıyla boğumlu halde artı-değer kazanımının aracı kılmak.

Öte yandan, sürgün farklılık arz eder. Kapitalizmin ikinci hareketini tanımlayan sürgünde, esasen sömürgedekinden farklı bir dinamikle karşı karşıya kalınır, zira artık bir toprakta bir halkın mevcudiyeti gereklilik arz etmez, çünkü “ayak işleri”nin yapılmasına gerek olmayan bir gelişim evresindeki sermaye, “çare”yi halkı topraktan tamamen lağvetmekte, halkı ilga etmekte bulur: “Nitelikli iş gücü”yle yapılacaklar vardır, bu iş gücüne katılım sağlayamayacak herkes de (örneğin Filistin halkı) yok sayılacaktır. Deleuze şöyle yazar:

“Diğerinde [kapitalizmin ikinci hareketinde] ise söz konusu olan, başka yerlerden bir iş gücü getirebilmek, ileri doğru bir sıçrama yapmak için, o yurtta yaşayan insanları boşaltmak. Siyonizmin ve İsrail’in tarihi, tıpkı Amerika gibi aynı yollardan geçti: Nasıl bir boşluk yaratılacak, nasıl bir halk boşaltılacak?” [5]

Bu soru, Filistin’in işgalinin ikinci tipte kolonyalizm tanımına tamı tamına sığdığını imler. Düşünüldüğünde, bugün dahi Filistinlilerin topraklarından sürülmeye çalışıldığı açıktır (her hafta bir başka sürgün haberi geliyor) ve onlara yaşama hakkı başta olmak üzere hiçbir hakkın tanınmaması da bunun göstergesi gibidir. Bu raddede ise kolonyalizm (Deleuze böyle adlandırmasa da) neo-kolonyalizme evrilir, çünkü mesele bir halkın toprağında boyundurluk altına alınması ya da asimilasyonu değildir artık, daha ziyade toprağın halktan azat bir şekilde temellük edilmesi, bir bütün halinde iktidarın bu temellük için sevk ve seferber edilmesidir.

Özünde on yıllardır, günümüzde ise yoğunlaşmış bir şekilde, yalnızca haksızca değil haşince yurdundan sürülmeye çalışılan, sürülemedikçe de hayatını kaybeden (bugün zayiat “resmî rakam”lara göre elli bini aşmıştır) Filistinlilerin yaşadıkları, sürgün mantığının hâlâ nasıl da devrede olduğunu gösterir gözükür. Ve bu açıdan Deleuze’ün çıkarımı, dün doluğu gibi bugün de doğru, geçerli durur: Kapitalizmin ikinci hareketi olarak neo-kolonyalizm, “sahipsiz toprak” addedilen (ama özünde sahipliği feshetmekle tanımlı) yerlerin, bu örnekte Filistin’in Filistinlilerden arındırılmasını, mutlak sürgünü içerecektir – ki bu, Sürgün Üzerine Düşünceler’de ve Filistin Sorunu’nda Edward Said tarafından da uzun uzadıya bahsi geçirilen bir durumdur.

Bu sürgün, günümüzde, ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü direkt İsrail devletinin başkenti olarak tanıması ve Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma vaadiyle bir tür misilleme yapmasıyla, varlık nedenini açıkça belli etmiş gözüküyor: İsrail devleti üstünden ABD’nin etki alanını büyütmek ve sınırlarını Ortadoğu’ya doğru genişletmek. Dolayısıyla Filistin’in işgalinin, yalnızca yerel bir sorunsal olduğunu söylemek mümkün durmuyor, aksine sorunsal küresel gibi; bir nevi bir ikili blok olarak İsrail devleti ile ABD arasındaki on yılları aşan uzlaşıyı ilgilendirmekte. ABD öcüleştirdiği İslam’a karşı bir müstahkem mevki tahsis etmeye çalışıyorsa (Irak Savaşı’nda olduğu gibi), İsrail devleti de yerel nüfuzunu kuvvetlendirmek adına Filistin’i devreden çıkartmaya uğraşıyor denebilir. ABD ile İsrail devleti arasındaki anlaşma, bu açıdan, bir tür “kazan/kazan” anlaşmasına benzer: Filistin’in işgali ve olası boşaltılması, iki ulus devletin de leyhine gibidir. Dolayısıyla neo-kolonyalizm, kolonyalizme kıyasla, Deleuze’e bir ek yapacak ve tekrarlayacak olursak, yerel bir sorunsal değil; küreselleşmenin etkisiyle birlikte kolonyalizmin aldığı halin açık bir ifadesi daha çok.

Ama sorun, bir yandan da bir başka küresel düzlemle ilişkilenmeyi kesmez gibidir, ki o da neoliberal politikaları kökten tanımlayan (ve özünde sermayenin gelişim evresinden ayrı tahlil edilemeyecek olan) özelleştirme istencidir. Her ne kadar bugün neoliberalizm kavramının (tıpkı sol cenahta pejoratif olarak kullanılan “liberal” kavramı gibi) içi boşaltmış dursa da, neoliberalizm dendiğinde (özellikle de solcu kesim) ne dediğin bilmez gözükse de, neoliberalizm, esasında devlet regülasyonunun olabildiğince azaltılması ve “hizmet”lerin özelleştirilemesi (ve tabii böylece şirket gücünün artırılması) üstünden tanımlanıyordu (bkz. Damien Cahill ve Martijn Konings’in Neoliberalizm’i) ve bu açıdan, liberalizmden ilkesel olarak değil derecesiyle ayrıydı: Neoliberalizm daha katıksız liberalizmdi, o kadar (liberteryenlik ise neoliberalizmin “devlet politikası” olmayı kesip, socius’un kılcal damarlarına işlemesinin ardından boy gösteren neoliberalizm varyantına benzer; bürokratik değil de bireysel düzeyde iş gören neoliberalizmdir denebilir). Trump’ın Filistin politikası da, esasında bu hatta durur; yani neoliberal politikaların bölgesel ölçekte ve zorla uygulamaya geçirilmeye çalışılmasının bir parçası gibi gözükür. Ve ilginçtir, bu, Félix Guattari tarafından nerdeyse kırk yıl evvel farkına varılmış bir eğilimin de kendince bir uzantısıdır. Üç Ekoloji’deki şu pasaj, tüyler ürpertici bir güncelliğe sahip:

“Bu sefer sosyal ekolojiye ait bir çeşit yosun, Donald Trump adlı bir kişinin New York’taki Atlantic City’nin tüm mahallelerini ele geçirmesine izin vermiştir. Bu kişi buraları ‘yeniliyorum’ diye kira fiyatlarını yükseltmiş ve bu nedenle de evsiz olmaya, evinden barkından olmaya mahkûm olmuş binlerce fakir aile buraların dışına atılmıştır. Bu kişiler, çevre ekolojisinin ortaya çıkardığı ölü balıklara eşdeğerdir.” [6]

Félix
Guattari

O vakitlerde (80’ler) bir “emlak imparatoru” olarak tanımlanan Trump’ın gücü şehir çapında yoğunlaştığından, bugünkü eriminde değildi; dolayısıyla söz konusu olan, özelleştirmenin dar çevrim bir işletimiydi. Oysaki bugün, bu çevrimin genişlediğini ve şehir çapından ülke çapına vardığını görüyoruz. Trump’ın Instagram’da (ve resmî başkanlık hesabından) yayınlamış olduğu, yapay zekâ üretimi videoyla birlikte bu fiilen kesinleşmiştir ve Guattari’nin sözünü ettiği “evsizleştirme” sürecinin sınırlarına varılacağının sinyali verilmiştir.

Bu videoda aracılığıyla Trump, “Trump Gazze” adını verdiği bir meşum “vizyon”u sunar. Buna göre Gazze, oryantalist bir yeryurda çevrilecektir; dansözlerin doygunlaştırdığı, gazinoların açıldığı, beach’lerin kurulduğu bir tatil köyüne evriltilecektir. Diğer bir deyişle, (tıpkı Atlantic City gibi) “yenilenecek”tir. Ve bu noktada, İsrail devleti gibi ABD de artık niyetini hiçbir şekilde saklamaz ve neo-kolonizasyon sürecinin kendi payına bir parçası olur: Gazze halkı Filistin topraklarında ikamet edecekse, bunu yalnızca birer “tüketici” ya da “müşteri”, menşeisiz bir “çıplak hayat” olarak yapacaktır; yoksa ülke sakini, vatandaş, ikametgâh sahibi olarak değil.

O halde, bu raddede şunu düşünmek makul durur: 7 Ekim 2023’ten beri yeni bir evreye geçiş yapmış, Hamas’ın Demir Kubbe’ye saldırısı (ki haklı olarak kınanmıştır) bahane edilerek yoğunlaştırılmış (ve aylardır süren) zulüm, (ABD tarafından yüksek teknolojili silahlarla ve mali olarak desteklenen) İsrail devletinin “öz savunma” adı altında Filistin halkının her kesiminin canına kıyarak, hastaneleri bombalayarak, yerleşim yerlerini yıkarak ve dahasıyla işlettiği soykırım, giderek kesifleşen ve akutlaşan neo-kolonyal pratiğin bir uzantısıdır. Ve tabii, eğer ki Filistinliler bu pratik tarafından dolaylı değil de direkt olarak öne sürülür gözüken, “Nasıl bir boşluk yaratılacak, nasıl bir halk boşaltılacak?” sorusunu kabul etmez vaziyetteyse, sorulan sorunun gayrimeşru kabul edilmesinden olsa gerektir bu. Bu perspektiften söz konusu olan ise bir savaş değil, Filistin’in işgalinin ereği ve katalizörü olarak neo-kolonyalizme direnç olacaktır; yani bir halkın haklı direnişi. Deleuze şöyle yazıyordu:

“Filistinlilerin fırlattıkları kendi taşları, ülkelerinin yaşayan taşları. Kimse, ne bir üçüncü kişiyle anlaşarak ne de ölümlerle, bir, iki, üç, yedi, günde on ölüm, bir borcu ödeyebilir. Üçüncü kişiler kaytarıyorlar, her ölüm yaşayanları çağırıyor. Filistinliler İsrail’in tinine geçtiler ve bu tini her gün burgulayan, delen, yarıp açan bir şey gibi işliyorlar.” [7]

 

NOTLAR

[1]  Gilles Deleuze, “Yaser Arafat’ın Büyüklüğü”, İki Delilik Rejimi: Metinler ve Söyleşiler 1975–1995, çev. Mahir Ender Keskin, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2009, s. 249.

[2] “Rahatsız Edenler”, a.g.e., s. 169.

[3] “Filistin’in Yerlileri”, a.g.e., s. 202.

[4] a.g.e., s. 202.

[5] a.g.e., s. 202.

[6] Félix Guattari, Üç Ekoloji, çev. Ali Akay, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990, s. 20-21.

[7] Deleuze, “Taşlar”, a.g.e., s. 344.

Yazarın Tüm Yazıları
  • donald trump
  • edward said
  • felix guattari
  • felix guattari
  • Filistin direnişi
  • gilles deleuze

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

“Böyle olabilirdi”:

Peter Stamm’ın dört romanı

“Stamm’ın roman kişileri gerek yalnız başlarına yürüdüklerinde gerekse yanlarında bir başkası varken bir yandan çevreyi gözleyip bize aktarır, tasvir ederler, bir yandan da düşünürler. Kuşkusuz, iki kişi olduklarında sohbet de ederler, ama başı sonu belli diyaloglar değildir bunlar.”

BEHÇET ÇELİK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Mutavassıt konuma retrospektif bakış:

Aşk-ı Memnu’yu Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile okumak

“Her nasıl ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde insandan eşyaya ve eşyadan insana doğru bir akış varsa, Aşk-ı Memnu’da da başlangıçta temessül eden ve tabi olan eşyaların Bihter’in arzularına cevap vermedikleri görülür.”

MEHMET ŞAMİL DAYANÇ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist