• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Mine Söğüt ile söyleşi:

Ormandaki Kalpsiz Ceylan

“Bir çocuğa tecavüz edildiği zaman gösterdiğimiz hassasiyetle, bir çocuk dilendirildiği zaman gösterdiğimiz hassasiyet arasında neden dağlar kadar fark oluyor?”

Desenler: Bahadır Baruter

GAYE KESKİN

@e-posta

SÖYLEŞİ

7 Ağustos 2025

PAYLAŞ

Ormandaki Kalpsiz Ceylan, her birimizin bildiği klasik bir masala farklı perspektiften bakan, modern bir masal. İlk sorum da bu minvalde. Sizi ormanı, ormandaki ceylanı ve diğerlerini anlatmaya iten o ilk itki neydi? Ormandaki Kalpsiz Ceylan’ın fikri nasıl oluştu ve nasıl gelişti?

Vicdan ve akıl üzerine çok sorgulama yaptığımız bir dönem. Sadece bu ülke değil, tüm dünya, teknolojinin gelişmesiyle ters oranda katılaşan ve neredeyse mantıksızlaşan bir sistemin kahrını çekiyor. Böyle bir çağda neyin, neden olduğunu sorgularken, değerleri gözden geçirmeye başlıyorsunuz. Çünkü tercihleri değerler belirliyor. Aklım fikrim bu sularda dolaşırken, dünyanın en çok bilinen, klasik masallarından birinde çok küçük bir karakter olarak adı azıcık geçen ama aslında insanın vicdanla ilgili sıkıntılı halini aynalamak için henüz hiç dillendirilmemiş, muhteşem bir yan hikâye fısıldayan ceylanı düşünmeye başladım. Pamuk Prenses ölmesin diye kalbi çıkarılıp Kraliçe’ye götürülen o küçük hayvanın hayatını ve aynı zamanda ölümünü hiç umursamadan anlatılan bir masalın gölgesindeki insan aklına bir mercek tutmak istedim.

İlk bölümde şöyle bir cümleniz var: “Ta ki ormana dışarıdan bir insan girene kadar.” Mantıklı, ormanda büyümüş bir insan, diğer cüceler gibi. Bu yüzden ormanla korelasyon halinde. Ancak Avcı, orman düzenini mecburen de olsa bozan biri. Bu noktada bir yerde doğup büyümekle oraya sonradan girmek arasındaki farkı, yol açacağı sorunları konuşmak isterim. Ormandan çıkacak olanların dışarıda karşılaşabileceği tehlikeleri de elbette.

Mine Söğüt
Ormandaki Kalpsiz Ceylan
Çizimler: Bahadır Baruter
Can Yayınları
Mayıs 2025
96 s.

Sorun ormana girmekten çok ormandan çıkmış olmak. İnsan ait olduğu, parçası olduğu bir dünyaya ısrarla yabancılaşmak isteyen ve kötücül gücünü de o yabancılaşma gayretine borçlu olan bir tür. O yüzden, işe ormanı terk etmenin ne anlama geldiğini düşünmekle başlamayı öneririm. Uygarlık denen şey, insanın parçası olduğu bir doğaya düşman olma serüveni olmayabilirdi. Aksine, aklını o ormanı kollamak ve illa bir şeyi kutsallaştıracaksa onu tanrısı sayıp kutsallaştırmak için de kullanabilirdi. Uygarlıkla kötülüğün paralel gelişimi belki de bu noktada yaptığı tercihle belirdi. Şöyle düşünün, başlangıçta sadece orman vardı. Dışarısı yoktu. Dışarısı dediğimiz yer insanın ormanı yok ettiği yer. Yani ormandan çıkmıyor, ormanı yok ederek kendisine önce ormansız bir alan açıyor. O alanda kendine özgü bir vahşet inşa ediyor. Ve o vahşetten korkmak yerine, düşmanı bellediği ormandan korkmayı tercih ediyor. O yüzden, tehlike aslında ormanın içinde ya da dışında değil. İnsan bizzat tehlike.

Pamuk Prenses’in cüceleri var, sizin masalınızdaki Ceylan’ın ise tek bir cücesi: Mantıklı. Üstelik diğer cüceler gibi Prenses’in güzelliğinin değil, vicdanının peşine düşüp bulmuş Ceylan’ı. Prenses’e düşen yedi cüceye karşı, Ceylan’a düşen tek bir cüce, kitap boyunca alt metinde okuduğumuz sınıf farkının da bir göstergesi diyebilir miyiz?

Aslında bunu bir nicelik değil, nitelik farkı olarak görmeyi öneririm. Çünkü kapitalizme kanmanın artık sınıf farkından kaynaklanmadığı bir çağdayız. En zenginle en yoksulun kimliği tüketici olma bileşeninde kesişiyor. Ve tüketici kimliği her sınıfın vicdanını aynı yerden köreltiyor. Aslında o yedi cücenin hepsi de sekizinci cüce kadar vicdanlı ve iyi kalpli. Prenses’e acıyorlar, ona kol kanat geriyorlar. Ancak sadece onun canını kurtarmayı önemsedikleri için, kalbi çalınan ve ormanda ölüme terk edilen ceylanı görmezden geliyorlar. Sorun bu tercihi yaparken hangi dürtülerle harekete geçtiklerini sorgulamamalarında. Ya da böyle bir tercih yapmadan, ceylanı da kurtarabilecekleri bir güce sahip olabileceklerini düşünmemelerinde. İtiraz etmeyi, her şeyi olduğu gibi kabullenmemeyi, meseleye başka açılardan da bakabilmeyi akıl edemiyorlar. İşin kötüsü, bunun onları “kötü” yaptığını da fark edemiyorlar. Bu, günümüz dünyasında insanın sınıf farkından kaynaklanan bir aymazlığını temsil etmiyor bence. Ki masalda en yüksek sınıftan bir karakterin ondan beklenmeyecek bambaşka hassasiyetlerle düşünebildiğini de görüyoruz. Bugün her sınıftan insanın temel sorunu farkındalık diye düşünüyorum. İnsan farkında olmadığı, farkında olma sorumluluğunu doğru yerden belirlemediği meseleler yüzünden acı çekiyor ve acı veriyor.

Kitapta ana karakterlerimiz kadın. Üstelik toplumsal normlara başkaldıran, değişime yürüyen insanlar. Örneğin Ceylan’ın yanında olan Mantıklı, dişi bir cüce. Burada kahramanları kadın olarak seçmeniz de, kitabın bütününde yer yer bahsettiğiniz, erkek eliyle kurulmuş, erkek hegemonyasındaki düzene bir başkaldırı bana kalırsa. Erkeklerin düzenini değiştirecek olanın kadınlar olduğunun göstergesi. Haklı mıyım?

Bu sorunun cevabı aslında kitapta bambaşka bir şekilde var. Ceylan, Kraliçe’ye “Dünyayı değiştirirse kadınlar değiştirir diyorsunuz yani?” deyince Kraliçe itiraz ediyor. “Hayır; aksine, adalet değiştirir, eşitlik değiştirir diyorum. İstediklerimizle yaptıklarımızın tutarlı olması değiştirir” diye cevap veriyor. Toplumsal cinsiyet rollerinin farklı yazıldığı değil, hiç olmadığı, insanın kendi varlığına dair değerleri biyolojik özelliklerine göre belirlemediği bir dünyanın hayalinden yanayım. Erkeklerin düzenini kadınların değil, erkeklerle kadınların birlikte değiştirmesi önemli. Meseleye cinsiyetler arası bir mücadele olarak baktığımız sürece, içerdiği şiddeti bertaraf edemeyiz. Sadece o şiddet el değiştirir.

Orman, içinde yaşayanlarla işbirliği halinde. Kitabın bir karakteri olarak düşünebilir miyiz onu da?

Evet, hem de güçlü bir ana karakter. Ormanı hayat gibi düşündüm yazarken. İçine doğduğumuz ama hızla yabancılaşıp ona düşman olduğumuz doğal ortamımız. İnsanın onu besleyen, ona hayat veren, nefes olan bir rahme kin besleyen canlılara nasıl dönüştüğünü anlayabilmek çok zor.

Kalpsiz olma kavramını da nesnellik ve soyutluk arasında tartışmaya açıyorsunuz kitapta. Kalpsizlik nedir sizin için?

Kalpsiz olmak illa kötü olmak anlamına gelmiyor. Farkında olmamak ya da farkında olmamayı önemsememek de yeterli kalpsiz olmaya. İlla birini öldürmeniz ya da hırsızlık yapmanız gerekmiyor. Hırsızla göz göze geldiğinizde korkudan ya da rahatınızı kaçırmamak için gözünüzü kaçırmanız kâfi. Ya da “kötü” olduğunu bildiğiniz muktedirlerin egemenliğini kaçınılmaz sanmanız. Çocuğunuzu korumak için aslında hiç onay vermediğiniz bir sistemin çarklarında öğütülmeye sessiz kalmanız. İşte bunların hepsi kalpsizlik.

Mantıklı ve Ceylan’ın bölüştükleri, birlikte yedikleri elma bence kitabın en can alıcı kısımlarından biri. Anti-kapitalist bir tutum olarak okunabileceği gibi, aynı zamanda masalın klasik halindeki finaline de bir gönderme. Paydaş olmak, bölüşmek ve elmayı ölümcül olmaktan ziyade yaşatan tarafıyla göz önüne sermek belki. Ne dersiniz?

Elma benim de bu kitapta en sevdiğim metafor. Evet, önce birlikte elma yiyorlar. Sonra Prens’le Prenses’in Kraliçe’yi zehirli elmayla öldürmeyi planladığını öğreniyorlar. O zaman Ceylan, Kraliçe’ye soruyor. “Sizin de sepetinizde elmalar vardı. Kalbimi onların altına saklamıştınız. Tuhaf bir rastlantı değil mi bu?” Kraliçe’nin bu soruya verdiği cevapta bir cümle var ki, bence çok önemli. “Dişlenmiş bir elmanın hikâyesi, o elmayı kimin kime ikram ettiğine göre nasıl da değişiyor, değil mi?” diyor. Dişlenmiş o elmanın Adem’le Havva’dan başlayan ve bugünün iletişim dünyasına kadar uzanan, çok önemli bir hikâyesi var. Bu, üzerine incelikle düşünülmesi gereken, önemli bir hikâye bence.

Kitapta bir de karşıtlıklar çıkıyor karşımıza. Duru sular ve gürül gürül akan şelale. Veyahut güzellik-çirkinlik, aydınlık-karanlık, otobur-etobur. İnsana güven veren ya da tedirgin eden şeyler yani. Masalınızın özünde karşıtlıklar var, evet ama bir bakıma karşıtlıkların kötücül olmadığı fikri de kitapta aklımıza kazınanlardan. Bundan bahsedebilir miyiz biraz?

O karşıtlıklar, yani ikili denge, insanın değerlerini belirleyen temel mesele. Aslında felsefe insana bir taraf seçme derdine düşmemeyi ve o dualite üzerinden düşünerek hayatı anlamlandırmayı öneriyor. Ama felsefeyi eğip büken ve yozlaştıran politika, insanı taraf seçmeye ikna ediyor. Biliyorsunuz, felsefe yani philosophia bilgeliği sevmek, bilgi arayışı, bilginin peşine düşmek anlamına gelir. Politika ise şehir (yani devlet) yönetme işi anlamına gelir. İnsan iktidarın rüzgârında biçimlenen aklıyla düşündüğü için, o dualite onun sadece rekabet ve kazanma hırsını, iktidar iddasını tetikliyor. Oysa aklımız felfeseyle biçimlense, aynı dualite bize anlama ve anlamlandırma yetisi verecek. Anlayan insan hırçın olmaz. Korkan insan hırçın olur. Hırs, haliyle korkuyu besliyor. Ve dünya o hırsların rüzgârıyla dönüyor.

Su, evrendeki ilk ayna. Masalın klasik halinde ayna önemli bir ayrıntı. Ormandaki Kalpsiz Ceylan’da da önemli su. Ağaçlar, kuşlar ormandaki sırları birbirlerine fısıldayıp dünyaya yayarken, sular sırları susuyor, içlerinde saklıyor. Ayna-su ilişkisinden yola çıkarak, insanın kendine dair sırları saklaması, kendini korumaya alması burada alt metinde var olabilir mi?

Tabii ki… İnsanın sırları olması bir sorun. Mahremiyeti başka bir sorun. Kendiyle yüzleşmemesi büyük bir sorun. İnsanı “kötü” yapan en önemli faktör “saklamak” zorunda olduğu şeyler. O yüzden buna “kendini koruma altına almak” değil, daha çok “suçunu saklamak” olarak bakmak lazım. O sırlar sır olmaktan çıktığında kendisiyle yüzleşen insan kendisini sevmeyecek ve belki kendisini başka bir yerden yeniden inşa etmek isteyecek. O yüzden ayna gerçekten çok önemli. Kendimize baktığımızda ne gördüğümüz çok önemli. Ve en önemlisi, o gördüğümüzü kendimize itiraf etmemiz.

“Mesela zengin olmak için ölesiye çalışan ama o kadar çalışmaya karınlarını bile zor doyuran çoğu yoksul insan, kendilerini akıllı ve vicdanlılar değil, zengin ve kurnaz liderler yönetsin isterlerdi. Ve onlar böyle istedi diye de dünyayı zenginler ve kurnazlar yönetirdi.” Bu cümle kitabın ortalarından bir alıntı. Dünyadaki politik ve siyasi tarihin de başarılı bir tahlili. Sizce ne yaparsak bu düşüncenin içinden çıkar, başka bir gerçekliğe ulaşabiliriz?

Sadece bunu istemek yeterli. Çünkü insan ne isterse o oluyor bu dünyada. Olmasını istemediğimiz için asla izin vermediğimiz şeyleri düşünelim. Sıkı sıkı sarıldığımız o dinî inançlarımızı korurken gösterdiğimiz çabayı, beklediğimiz saygıyı düşünelim. Ya da cinsellikle ilgili tabularımızı… O meselelerde inşa ettiğimiz savunma mekanizmasının gücünü başka meselelerde de inşa edebileceğimize neden inanamıyoruz? Bir çocuğa tecavüz edildiği zaman gösterdiğimiz hassasiyetle, bir çocuk dilendirildiği zaman gösterdiğimiz hassasiyet arasında neden dağlar kadar fark oluyor? Bunları sorgulamaya başladığımız anda, başka bir gerçekliğin de mümkün olduğunu görmemek imkânsız olacak.

Prenses başka bir kalbin verilmesine razıyken, Ceylan kalbine ulaşma ihtimaline karşı Prenses’in mağdur olma ihtimalinden endişeli. İnsan ve hayvan arasındaki temel farklardan biri sanırım bu. Bunu da konuşmak isterim sizinle.

Bu “iyi” ve “kötü”arasındaki temel fark. Hayvanların soyutlama, dolayısıyla da değer yaratma gibi bir kaygıları yok. Onları vahşi ya da vicdanlı olarak tanımlamak insana özgü bir durum. Yani bir köpek kediyi boğazladığında nasıl “kötü” olmuyorsa, aynı köpek bir kedi yavrusuna sarılıp yatıyor diye “iyi” de olmuyor. Durumu sıfatlandıran insan. Hayvanlar âleminde sıfatlar yok. Sıfatlardan bağımsız, farklı haller var sadece. O yüzden bu masalda asıl görülmesini istediğim, hayvanla insan arasındaki farktan ziyade, insanın da “iyi” olma ihtimali. Yani yedi cücenin düşünmediğini bir cücenin düşünebilmesi ya da dünyadaki hiçbir muktedirin tercih etmediğini tek bir muktedirin tercih etme ihtimali. O yedi cüceden ya da o sayısız muktedirden biri mi olacağını, yoksa sekizinci cüce ya da emsalsiz bir muktedir mi olacağını seçmek insanın elinde.

Mine
Söğüt

Bu soruyu kitabın ters köşesini bozmamak için üstü kapalı soracağım. Kitabın ana kadın karakterlerinden biri kendini “devrimci değil, değişimci” olarak tanımlıyor. Türkiye’nin mevcut siyasi durumuna bakarak şunu sormak istiyorum size: Devirmeden değiştirmek mümkün mü?

Devirerek değiştirilemediği tecrübeyle sabit. Dünya bunu defalarca denedi ve hep aynı sonuç alındı. Şiddet şiddeti doğuruyor. Mağdur da hızla zalimine dönüşüyor. Bu döngüden çıkmanın tek yolu var, o da mutlak bir şiddetsizliği hedeflemek. Tercihlerimizi değiştirdiğimiz anda dünyayı da değiştirebileceğimizi fark edebilmemiz için önce sulhe ihtiyacımız var. Yani ezcümle, bu “meret” devrilerek değişmiyor, çünkü onun değişmesi için önce bizim değişmemiz gerekiyor.

Dünyanın genel düzenine, savaşarak çözümler üretilmeye çalışılmasına ve sonunda gelecek olası barışın gerçek bir barış olmadığına dair anlatılar var kitapta. Bu minvalde savaşsız barışı da konuşmak isterim sizinle.

Yine kitabın en önemli cümlelerinden biri buna dair bence. “İnsanlık tarihi barış için savaşan insanlarla doluydu. Oysa barış için sadece savaşmamak kâfiydi.” Bu fikir insana mantıksız geliyor ve barış için savaşmak mantıklı geliyor! O yüzden mantıklı gelen ve mantıksız gelen şeyleri yeniden belirlemek için mantığın ne olduğu üzerine kafa yormak gerekiyor. Sistem, “olmasını istemediği şeyleri” mantıksız olarak kodlayan bir yazılım. Biz değerlerimizi o yazılıma göre belirlemekte ısrar ettiğimiz için kısır döngüden çıkamıyoruz. Ama başka yazılımlar da mümkün. Hatta kendi yazılımımızı bizzat biz bile oluşturabiliriz. Bu farkındalığın peşine düşmemiz iktidarların en çok korktuğu şey. Yani savaşmanın imkânsız, savaşmamanın mümkün olduğu bir dünya istersek olur. İstemezsek olmaz. Biz savaşı istiyoruz. Sınırları seviyoruz. Mülkiyete kıymet veriyoruz. Kimlik siyasetlerine sahip çıkıyoruz. Bunları sorgulamaya da yanaşmıyoruz. Böyle gelen ve böyle gidecek olan bir düzene razı olduğumuz için de, aslen mümkün olan yığınla şeyi asla gerçekleşmeyecek bir ütopya olarak etiketliyoruz. Bu esnada distopyaları ustaca gerçekleştiriyoruz.

Avcının ve avın yüzleştiği bir bölüm okuyoruz Ormandaki Kalpsiz Ceylan’da. En can alıcı noktalardan biri. Seçimlerin sorumluluğunu alma, yaptıklarının muhatabıyla karşı karşıya gelme durumu. Bunu hayatın her alanında yaşayabilsek, farklı bir dünya yaratabilir miydik?

Kesinlikle… Tanrı inancı bizi bu sorumluluktan muaf tutuğu için çok kıymet verilen bir kavram. O inanç mitolojik değerine kavuştuğu anda, kendi sorumluluklarıyla yüzleşecek olan insan bugünkü insandan mutlaka daha farklı olacak. Kaderi sorgulamadan yaşamak ve hesabını varsaydığı bir öbür dünyada vereceği fikrine kanmak, insanı tekinsiz yapan en büyük etken.

Mantıklı, Kraliçe ve Avcı’nın bazı diyaloglarında insanı ve insani eylemleri anlama çabasına giriyoruz karakterlerle birlikte. Öyle ki, bazen insan değilmiş gibi, insana dışarıdan bakıyorlar. Bu bir sır değil. Bunu açıkça yazıyorsunuz kitapta. İçinde olmama, dışarıdan bakma hali bir iyileşme ve iyileştirme, empat olma açısından doğru bir yol haritası olurdu bana kalırsa. Bundan bahsedebilir miyiz?

Evet, insanın kendisine dışarıdan bakma ve gördüğü karşısında dehşete düşüp kendini değiştirme isteği ihtimali belki de en umut verici ihtimal. İnsan, uygarlığını, idealize ettiği hiçbir değeri aslında benimsemeyen bir ahlak üzerine inşa ediyor. Ve bu temel yerinden oynarsa tüm uygarlık alaşağı olur zannediyor. Ne zaman ki mevcut uygarlığının aslında bir uygarlık değil, düpedüz barbarlık olduğuyla yüzleşecek, o zaman muhtemelen o yapıyı kendisi alaşağı edip, başka bir temel üzerine, bambaşka bir uygarlık kurma ihtiyacı hissedecek.

Birey ve toplum ilişkisi de esas kitapta. Birey değişirse toplum değişir mi? İyi bir toplum olabilmek için ne gerekir?

Bir hücre hastalanınca nasıl tüm beden hastalanıyor ve o hücre iyileşince tüm beden nasıl iyileşiyorsa, toplumun sağlığı da bireyin sağlığıyla doğrudan bağlantılı tabii ki… Bunu görece anlamda gelişmiş toplumlara baktığımızda da görebiliyoruz. Eğer hukukun düzgün işlediği, denetim mekanizmalarının doğru çalıştığı ülkelerde bile hâlâ tecavüz, cinayet ya da cinnet ortak bir mesele olarak karşımıza çıkıyorsa, o ülkelerde sanatçılar hâlâ insana dair sıkıntılı meseleleri anlatan işler üretiyorsa ve biz bambaşka kültürlerde ve politik sistemlerde yaşadığımız halde o dili anlayabiliyorsak, bireye odaklanmayan bir toplum yapısının sorunlardan kurtulamadığını anlamamız gerekir.

Mantıklı’ya ve Prenses’e baktığımızda, aynı yaşlarda, oldukça farklı dış görünüşlere sahip, farklı sosyal statülerdeki iki kadın görüyoruz. Yaşamın onlara sundukları dış görünüşleriyle doğrudan bir bağlantı içinde. Bunu da konuşmak isterim sizinle.

Evet ama Kraliçe ile Prenses benzer statülere sahip oldukları halde farklı düşüncedeler. İşin bir de bu yanı var. Prenses, statüsüne ve dış görünüşüne rağmen, tercih etseydi daha mantıklı ve iyi bir insan olabilirdi. Cüce kız da, yine dış görünüşüne ve statüsüne rağmen biliyoruz ki, mantıksız ve kötü biri olabilirdi. Bu masalın önerdiği bir başka şey de statülerin ve dış görünüşün bizim tercihlerimizi belirlediği önyargısını kırmak.

Kitabın özünde var olan eşitlik kavramına karşı, dikkatimi çeken bir detay oldu. Avcı’nın atına binip yol alan üç insanın yanında yürüyen Ceylan. Demek ki en iyi, en sağduyulu insan bile ona vakfedilen imtiyazları kullanmaktan çekinmiyor. Ben hep birlikte yürümelerini tercih ederdim sanırım. Ne dersiniz bunla ilgili?

“Masal, hassasiyetleri benim hayal ettiğimden de fazla kurcalamış” der ve sevinirim.

Ormandaki Kalpsiz Ceylan’da salt iyiler ya da salt kötüler yok. Doğru olduğunu düşündükleri şey ya da şeyler uğruna kötücül eylemlerde bulunan veyahut vicdanına yenilip iyi bir şey yapmaya meyleden insanlar var. Klasik masal ve modern masal arasındaki fark olarak okunabilir bu. Bunla ilgili ne söylemek istersiniz? Ve bunun dışında, sizce geçen zaman masalları başka ne şekillerde değiştirdi?

Sanırım klasik masallar bir uyumu öneriyor. Sistemi kurma ve rolleri belirleme işlevleri var. Medyanın hiç olmadığı, edebiyatın biçimlenmediği zamanlarda insanın insana kendisini anlattığı; korkularını, değerlerini, iktidar algılarını tarif ettiği sözel metinlerden bahsediyoruz. Klasik masallar insan aklının sözlü kültürle aktarılan arkeolojik metinleri. Modern masallarsa daha çok felsefi masallara yöneliyor. O yüzden değişimi öneriyorlar. Farklı bakış açılarının peşine düşüyorlar. Sisteme hizmet etmek değil, sistemi mümkünse değiştirmek gibi bir çabaları var.

Peki, neden masal yazdınız? Masal yazmakla diğer kurmaca türlerini yazmak arasındaki fark neydi sizin için?

Samed
Behrengi

Bir arkadaşım kitabı okuduktan sonra şöyle dedi; “Sen bugüne kadar yazdığın, konuştuğun her şeyi, bu kitapta bir de çocuğa anlatır gibi anlatmışsın.” Bu tarifi çok sevdim. Niyetim de tam buydu çünkü. Aslında yola Behrengi masallarını çağa uyarlamak üzere çıkmıştım. Çünkü çocukluğuma masallarıyla damga vuran; aklımı, kalbimi şekillendiren Behrengi’ye bir vefa borcum olduğunu düşünüyordum. Ama beceremedim, olmadı. Yazdıklarımı beğenmedim. Tam vazgeçecekken aklıma o klasik masalda ormanda kalpsiz kalan ceylan üzerine bir şeyler anlatma fikri geldi ve bu beni çok heyecanlandırdı. Yapısal olarak Behrengi masallarına benzemese de, okuyanın kafasını karıştıracak ve dünyaya bambaşka yerlerden bakmayı önerebilecek, sistem karşıtı bir masal anlatma fırsatı yakalamıştım. Hem de çocuğa anlatır gibi!

Sevgili Bahadır Baruter’e kırmak istiyorum dümeni. Sevgili Baruter kitaptaki insanları da hayvan formlarında çizmiş. Bunun sebebi nedir?

Bahadır Baruter

İnsanlar da aslında hayvan formunda olduğu için olabilir. Aramızdaki benzerliği unutturmamak için… Belki de hayvanlardan farklı olduğumuza ikna olmamız en büyük gafletimizdir.

Sorularıma verdiğiniz cevaplara teşekkür ediyorum. Son sorum da yine Bahadır Baruter’le ilgili. Birlikte çalışmak nasıldı? Süreç nasıl gelişti sizler için? Bu sorunun cevabını ondan da okumayı çok isterdim.

Benim için çok heyecan vericiydi. Yazdığım metnin onun dünyasında muhteşem bir karşılık bulacağından emindim. Sizin için soruyu ona ilettim. İşte cevabı:

“Başlangıçta çok zorlandım. Zira senelerdir elime kalem almamıştım. Sonlara doğru ise o kadar rahat ve zevkli çalıştım ki, bitmesin istedim. Benim için çok tanıdık bir dünya. Mine’yle daha böyle birçok ortak çalışma yapasım var.”

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Bahadır Baruter
  • mine söğüt
  • Ormandaki Kalpsiz Ceylan

Önceki Yazı

PORTRE

Bir güzel insan, Ahmet Mekin:

“Kenan Pars’ın ve Todorilerin kapısında nöbet tuttum…”

“Sinemanın hep 'iyi adamı' olan Ahmet Mekin çok istediği halde hiç komik ya da kötü bir karakteri canlandıramamış, hep “iyi adam” rollerinde oynamak zorunda kalmıştır.”

GÖRKEM ÖRENTEPE

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Sarmaşığın diyeceği:

Toplanın gitmiyoruz!

“Roman üç ayrı anlatı düzleminde doğadan kopuşun bireysel ve toplumsal sonuçlarını işlerken, doğanın yalnızca bir mekân değil, bir varoluş tarzı olduğunu da hatırlatır. Ekolojik yıkım yalnızca çevresel bir felaket değil, ahlaki, duygusal ve bedensel bir çöküştür aynı zamanda.”

ELİF KARALAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist