Maury Vaughan ve Melike Taşçıoğlu Vaughan ile
“Elinin Emeği, Gözünün Nuru” üzerine
“Başlangıçta bir sanatçı kitabı olarak tasarlanan “Elinin Emeği, Gözünün Nuru”, Eldem Sanat Alanı’nda aynı zamanda bir sergi olarak yeniden tasarlandı. Sanatçıların Eskişehir’in çeperlerinden topladıkları malzeme ve nesnelerle kurguladıkları sergi/kitap, sözcükler, objeler ve buluntu unsurlarla izleyicilere farklı türden bir hikâye vaat ediyor.”
“Elinin Emeği, Gözünün Nuru” sergisinden.
“Elinin Emeği, Gözünün Nuru”, temelinde sizin Tepebaşı ile Odunpazarı sınır hattında gerçekleştirdiğiniz bir yürüyüş sırasında keşfettiğiniz/gördüğünüz inşaat molozları, enkazdan çıkan birtakım fotoğraf ve mektuplardan hareketle kurgulanıyor. Öncelikle bu yolculuk/yürüyüş size nasıl bir alan açtı ve nasıl sergi fikrine doğru evrildi?
Melike Taşçıoğlu Vaughan: Bu yürüyüş başımıza beklenmedik bir iş açtı. Sıradan bir yürüyüşte sıradışı bir durumla karşılaştık. Daha doğrusu durum da sıradandı ilk bakışta ama giderek derinleşti, deştikçe daha da köklendi ve dallandı. Nedense milletçe görmeyi yadırgamaz olduğumuz moloz yığınları, bir kış günü huzur dolu bir pazar yürüyüşünde, tenha ve genç bir fidanlıkta gözümüze bir başka battı. Molozun o güzel toprağı, o doğal faunayı yok edişiyle türlü el maharetlerini, hayatları ve emekleri yutarak ezişi dikkatten kaçamayacak kadar çarpıcıydı. Maury beni bu molozların arasında neler olduğunu bulmaya sürükledi, ben de onu bu bulduklarımızı kitaplaştırmamız gerektiğine ikna ettim.
“Elinin Emeği, Gözünün Nuru”, başlık olarak içerisinde birçok anlam ve kültürel gönderme barındıran zengin/özel bir ifade. Sergideki işler düşünüldüğünde bu başlığın anlamını daha da artırdığını söylemek mümkün. Bu başlıkla sergiye nasıl bir anlam yüklemek istediniz? Başlığın hikâyesi nedir?
Melike Taşçıoğlu Vaughan: Böyle kıymetli ve kıyamadığımız bir el işi gördüğümüz anda ilk akla gelen deyiş hemen bu olur: El emeği, göz nuru. Türkçe dilinde çok alışılageldik olsa da, yabancı dile çevirince epey açıklamak zorunda kalıyor insan. Maury’ye İngilizcesini anlatırken zorlandım. El emeğine daha aşinayız, onu anlatmak kolay ama göz nuru bu işe harcanan göz emeğine ışık-time üzerinden kıymet biçiyor; ne kadar derin! Kitap ve sergi iki dilde olduğu için bu deyimi İngilizceye çevirdik, çevirirken “el emeği” yerine “onun eli” (her hands) demek doğru oldu ve bu iyelik eki bizim portresini çizmeye çalıştığımız kadına dair temel bir ipucuhaline geldi.

Maury Vaughan: “El emeği göz nuru” ifadesindeki tüm anlam nüanslarını tam olarak anladığımdan hâlâ emin değilim; bildiğim kadarıyla eşdeğer bir İngilizce ifade yok. Ne var ki, pek çoğumuzun geleneksel yaşam biçimlerinden bağını koparmış olduğu ABD’de bile el sanatları, niş bir ilgi alanı olarak da olsa varlığını sürdürüyor. Büyükannenizin ya da teyzelerinizin yaptığı bir şey ama nostalji uğruna da olsa buna biraz değer veriyoruz. Ancak el işçiliğiyle yapılan tekstil ürünleri, deneyimlerime dayanarak söylüyorum, çok zahmetli bir iş. Endüstriyel üretim bizi bu meşakkatli el emeğinden kurtardı ama aynı zamanda bizi üretim sürecine de yabancılaştırdı. Tüketim kültürünün pek çok ürünü insani dokunuşu kaybetti. İşaret etmeye çalıştığımız şeyin bir boyutu da bu.
Serginin yerel ile kurduğu bağ, Odunpazarı ve Dalyancı Konağı ile bütünleşmesi, işlerde de bu yaklaşımı hissettirmesi oldukça kıymetli. Bu bağlamda şehir, Odunpazarı ve Dalyancı Konağı (elbette Eldem Sanat Alanı da) size yerel ile evrenseli birleştirme/bütünleştirme konusunda nasıl bir yol gösterdi?
Melike Taşçıoğlu Vaughan: Evet, bu öncelikle Eskişehir’in, hatta sakini olduğumuz mahallenin derdiydi. Odunpazarı ile Tepebaşı bölgelerinin tam sınırında, belediyenin bir tabelayla kibarca moloz atılmaması için uyardığı alan bir moloz atma bölgesine dönüşmüş durumda. Burada hem pek çok kimsenin sokağa çöp atmaktan, ormana moloz atmaktan rahatsız olmadığını ifşa etme güdüsü hem de buna bir çözüm bulan olur mu diye dikkat çekmek vardı. Diğer yandan da bu molozun altında nasıl geçmiş kalmış, eskiden değer verdiklerimizle şimdi değer verdiklerimiz arasında nasıl bir fark var, bunu araştırmak vardı.
Eskişehir’de yıkılmış eski bir evin molozu altında kalan eşyalar şehrin eski merkezinde restore edilmiş bir konakta yeniden gün yüzüne çıkarak izleyiciyle buluştu. Dalyancı Konağı’nda sergiyle ilgili çalışmak için 2-3 ay vaktimiz oldu, sergi tasarımı aşamasında mekânda bu denli uzun soluklu yaşama fırsatı serginin daha iyi olmasını sağladı. Bu sergi başka bir mekânda olamazdı, Dalyancı Konağı’nın büyüleyici yapısı bize bu kadın portresinin ruhunu bu mekâna çağırma ilhamı verdi.
Maury Vaughan: Ailenin hikâyesi Eskişehir’le ama daha geniş anlamda Türkiye Cumhuriyeti’yle ve evrensel olarak 20. yüzyılın getirdiği köklü değişimlerle bağlantılı. Ben Eskişehirli değilim, hatta Türkiyeli de değilim ama dünyanın her köşesini etkisi altına alan moderniteye yönelik aynı tip beceriksiz hücumu tanıyabiliyorum. İnşaatçıların ucuz ve çirkin ama “modern” binalarla hızlı bir şekilde kâr elde etmeleri için giderek daha fazla arazi açılıyor. Dalyancı Konağı bu yeni sahte lüks kutuların dokunamayacağı bir zarafete sahip. Tarz belirgin bir şekilde Anadolu’ya özgü, ancak alçı duvarlar, ahşap zeminler ve giyotin pencereleri her yerdeki eski evlerin ortak özellikleri. Evin kendisi de eski Odunpazarı’nın yıkılmaya yüz tutmuş evleri ve etrafında büyüyen modern şehir arasında kurtarılmış, restore edilmiş ve ayakta kalmış bir yadigâr.
Buluntu nesneler, fotoğraf, mektup ve yığıntılar sergideki ana aksı inşa etmeleri bakımından önemli. “Elinin Emeği, Gözünün Nuru”, şehirden toplanan nesneler/objelerle şehre dair de bir şeyler anlatır, imler. Peki tüm bu buluntu nesneler sergi bağlamında nasıl anlamlandırıldı? Bu durum sizin sanat pratiğinize dair neler söyler?
Melike Taşçıoğlu Vaughan: Bulduğumuz nesneler verdikleri ipuçlarıyla bir hikâye yazmamıza olanak verdi. Bu nesnelerin bulunuş anlarıyla bulduğumuzda hissettiklerimiz, fotoğrafını bulduğumuz kadınlarla, onlara ve onlardan yazılmış mektup ve telgraflar, kendi elleriyle ürettikleri işler ve giydikleri giysiler, yarı-kurgu bir karakter yaratabilmemize olanak verdi.

Tıpkı bizim karşılaştığımız gibi izleyicinin de moloz yığınıyla karşılaşmasını istedik; kitabın ilk sayfaları da, serginin girişi de bu şekilde. Bu şık ve narin konağın tam ortasında duran (ve bulduğumuz yerden getirdiğimiz) “orijinal” moloz yığını bizim kadar izleyiciyi de sarssın istedik. Sergilemede ben mekânda anlatı, hikâye anlatımı ve mekân tasarımıyla ilgilenirken, Maury tekstil ve heykel/enstalasyon ile ilgilendi. Bu ortak ürettiğimiz ikinci işimiz sayılır, birbirimizi iyi tamamladık ve sonuçta ikimizin de beklentisinin üzerinde bir iş ortaya çıktı. Tabii bu projede sadece ikimiz çalışmadık, danışmanlarımızın bu anlatımın olgunlaşmasında payı çok büyük oldu: Şinasi Acar eski Türkçe mektupları çevirirken bize bir yandan kişiler ve olaylar arası bağlantıları kurmada önemli bir perspektif sundu, Sanem Odabaşı ise buluntu kumaşlar giysiler hakkında çok daha derin bilgiler verdi. Gül Yavuz’la fotoğraflar hakkında, Umut Altıntaş’la (ve Gizem Hız’la) kitap hakkında, Esra Eldem’le de sergi hakkında konuşurken ne demek istediğimiz bizim de kafamızda çok daha netleşti ve böylelikle bir kadın kimliği yaratabildik.
Sergi metninde de vurgulandığı gibi, bu bölgenin/toprakların tarihi, asker ve derviş gibi temsil değeri yüksek soylu ve kahraman erkeklerin imgeleriyle dolu. Öte taraftan bu imge zaman içerisinde değişmeye, genişlemeye de başladı. İlk planda bu arkaik imgeler size neler düşündürdü? Soylu ve kahraman erkek imgesinden uzaklaşırken nasıl bir yol takip ettiniz?
Maury Vaughan: Sergi metni olaydan sonra bir yansıma olarak yazıldı ve projeye başladığımızda aklımızda olan gündemi bütünüyle tanımlamıyor. Kasıtlı olarak kahraman erkek imajına karşı çıktığımızdan değil, daha çok hikâyemiz bir kadın ve kadınların katkıları etrafında şekillendiğinden bunu dile getirdik. İronik bir şekilde kadınımız isimsiz ve yüzsüz. Dahası, bıraktığı eserler ataerkil bir toplumda kadınların sosyal olarak kabul edilen rolüne uyuyor, radikal bir feminist imajına pek uymuyor. Elbette amacımız kadınların ne yapabileceğine ve ne yapması gerektiğine dair dar fikirleri pekiştirmek değil. Daha ziyade anonim bireyleri ve yaptıkları kültürel katkıları tanımak istiyoruz. Tarih kitapları ve kültürel sergiler genellikle erkek olan birkaç kahramanı kutlama eğiliminde olsa da, tarih yalnızca onlara ait değildir ve diğer yaşamlar ve hikâyeler de dikkatimizi çekmeye değerdir.
Tabii burada bir de imgelerin değişimi/dönüşümü hikâyesi söz konusu. Mevcut imgelerin zamanla farklı anlamlara, farklı değerlere işaret etmesi insanlık tarihiyle de ilgili önemli bir başlık. Zaman içerisinde değişen/dönüşen imgeler bir parçası oldukları topluma/topluluklara dair neler söyler? Bu konu sergi bağlamında size neler düşündürdü?
Maury Vaughan: İmgeye doymuş bir kültürde yaşadığımızı kesin olarak söylemek mümkün, ki bu her zaman böyle değildi. Görüntülere yüklediğimiz anlamlar ise apayrı ve daha derin bir konu. Tüketim odaklı toplumumuzda imgeler de diğer her şey gibi tek kullanımlık ve hızla değiştiriliyorlar. Gösterişli ve şatafatlı şeyler gözlerimizi kamaştırıyor gibi görünüyor, ancak bu durum bazı kuşların parlak nesnelere ilgi duyması gibi ilkel içgüdülerimizle ilgili olabilir. Sergimizdeki el yapımı tekstil ürünlerinden herhangi birine bakan bir genç kızın büyükannesinden farklı çağrışım ve izlenimlere sahip olacağından şüphe olduğunu sanmıyorum. Aynı şey siyah-beyaz bir fotoğraf baskısı için de geçerli. Öte yandan, teknoloji bizi kuşaklar arasında ortak bir zemin bulamayacağımız kadar değiştirmedi. Sergideki amacımız; çöp haline gelmiş olana yeniden değer kazandırmaya çalışmaktı. Bunu erişilebilir bir şekilde sunmaya çalıştık, geleneksel bir müze sergisi gibi didaktik bir şekilde değil. Ona ne değer verileceğine karar vermek izleyiciye kalmış. Biz üzerimize düşeni yaptık.
Sergide bütüncül bir anlatıdan ziyade parçalı bir anlatı kuruyor, “gizemli bir kadının hayatını sanat, zanaat, biyografi ve toplumsal yorum aracılığıyla” canlandırmaya çalışıyorsunuz. Merkezinize aldığınız bu kadın imgesini nasıl yorumlamak/açmak gerekir? Bu imgenin başat noktaları neler oldu sizin için?
Maury Vaughan: Portre çizmek metaforunu kullanırsak, bizimki hayalet bir portre gibi, sadece birkaç bulanık detayı olan bir taslak. Hatta belki bir taslak bile yok, sanki bir takımyıldızı oluşturmak için noktaları birleştirir gibi şekil vermeye çalıştığımız birkaç rastgele ayrıntı var sadece. Bu anlamda parçalı bir anlatıdan bahsedilebilir. Ancak bu metafor eksik kalıyor, çünkü bizim hikâyemiz katmanlı ve sadece tek bir düzlemde var olmuyor. Bu, kitabın bölümlere ayrılmasıyla ve sergideki farklı odalarla kendini gösteriyor. Her kitap bölümü ya da sergi odası daha fazla bilgiyi açığa çıkarıyor; bazen anlatıyı netleştiriyor, bazen de altüst ediyor. Hikâye farklı perspektiflerden ve farklı medyalarda anlatılırken temalar ve fikirler örtüşüyor ve izleyicinin kendi algıları ve kültürel bagajıyla (dünya görüşü, kültürel birikimi) bir diyaloğu davet ediyor.

Melike Taşçıoğlu Vaughan: Tek bir kadına değil, kadın oluşa gönderme yapan bir portre çizmek istedik. Bu buluntularda karşımıza çıkan giysilerin ve el işlerinin tamamı kadınlara ait, fotoğraflarda erkek figürler nadiren yer alıyor. Ancak kadın tek bir kadın değil bizim gözümüzde; burada buluntularda da üç nesil kadın olduğunu tahmin ediyoruz belge ve fotoğraflara dayanarak. Kadın portresinin bu kadınlardan birini değil, hepsini birden temsil etmesini, hatta kadınlığı temsil etmesini arzu ettik. Örneğin sergideki seslendirmede de bu yaklaşım var, üç ayrı kadın aynı mektubu okuyor; biri daha genç, biri orta yaşlı, biri daha olgun.
“Elinin Emeği, Gözünün Nuru”nda bir noktada kurmacayla kurgu dışını birleştirdiğiniz söylenebilir. Mevcut bilgi ve imgeler üzerinden kurmaca bir hikâye geliştirmek, yeni bir gerçek üretmek bu bağlamda tartışılabilecek, üzerine konuşulabilecek özel bir mesele olarak görülebilir. Peki serginin hikâyesini kurgular/geliştirirken nasıl bir düşüncyle hareket ettiniz? Gerçek ile hayal, kurmaca ile kurgu dışı sergide ve sizin zihninizde nasıl birleşti?
Melike Taşçıoğlu Vaughan: Bu bir önceki sorunun cevabıyla da ilişkili. Bu fotoğrafları belgeleri ve mektupları incelerken isimler, yaşadıkları dönemler, aileler de ortaya çıktı. Eski Türkçe mektupların çevirisinde Şinasi Acar hocam araştırmacı kişiliğiyle tüm aile ağacını çıkarıp bizimle paylaştı, ancak bunu öğrenmeyi ilk aşamada reddettik. Çünkü bizim derdimiz gerçek kişilerin hayat hikâyelerini vermek değil, yapılan işlerin anlamını öne çıkartmak ve kadın emeğine biçilen kıymeti dile getirmekti. Bu nedenle belgesel bir yaklaşımdan uzaklaşıp bir kadın karakteri üzerinden, kimlikleri de gizli tutarak, kurguya yakın bir hikâye örgüsü ortaya koyduk. Yine de hatırlatmakta fayda var, mekânda görülen tüm nesneler tamamen gerçek ve hepsi molozların arasından çıktı. Sergiye dair en çok sorulan sorulardan biri bu oldu, evet, hepsini o molozun altında bulduk ve beton parçalarının altından ellerimizle çıkarttık.

Sergiye paralel bir şekilde aynı başlıkla yayımlanan “Elinin Emeği, Gözünün Nuru”, bir sanatçı kitabı olarak hem sergiye hem de serginin arka planına dair okura/izleyiciye birçok şey söyler. Sergiyle kitap birbirini nasıl tamamladı? Kitabın üzerine kurulu olduğu temel dinamik nedir?
Melike Taşçıoğlu Vaughan: Bu proje bir kitap olarak başladı. Molozun altında bulduklarımızı arşivlemek, yayımlamak, paylaşmak istedik. Bu konuda ne hissettiğimizi yazmak istedik. Ve daha o gün, molozların arasından çıkmış eve doğru yürürken benim kafamda kitap çoktan belirmişti. Bunu bir yandan bir gönül borcu olarak da yaptık sanırım. “Bunlara nasıl kıyabildiler?” cümlesinin ardında hem bir kıyan hem bir kıyılan var. Bu eşyaların ölmesine kıyamazdık. Onların güzelliğini, onlara verilen emeğin değerini hak ettiği gibi yaşatmak istedik. Bir yandan da bu eşyalara kıyılıyor olmasına öfkelendik, üzüldük, tartışalım istedik. Bu naif değerlerin, “hızlı ve öfkeli” yeni-oluşlara karşı direnişine destek olmak istedik. Bunları yapabilmek için kitap en elverişli platform. Tam bu esnada SAHA’nın 2023 Sürdürülebilirlik Fonu kapsamında sanatçı kitabı desteği çağrısını duyunca tüm parçalar birleşti ve kitabın ortaya çıkışı mümkün oldu.
Maury Vaughan: Bu kitap, Melike bir kitap tasarımcısı ve sanatçı olduğu ve sürekli kitaplar hakkında düşündüğü için ortaya çıktı. Ben de küçük denemeler ve düşünce yazıları yazmayı seviyorum. Buluntuların belgelenmesinin önemli olduğunu düşündük ve kitap bizim rahat çalıştığımız bir form. İlk aşamalardan itibaren nesneleri sergileme olasılığından bahsetmiştik, ancak kitap basılana kadar sergiyi planlamaya başlamadık. Serginin avantajı, izleyicinin gerçek nesneleri görmesine ve incelemesine izin vermesi. Ayrıca mekân, ışık ve gölge, ses ve videoyla oynayabildik. Eli Kasavi video ve ses kurgusuyla sergiye bambaşka bir derinlik kattı. Tüm bu öğelerle sergi başka bir boyuta evrildi. Sergideki metinlerin bir kısmı doğrudan kitaptan alındı, bir kısmı ise sergiye özel yazıldı. Kitapta çok daha fazla bilgi var. Ancak kitabın en büyük avantajı sergi bittikten sonra da var olacak olması.
Önceki Yazı
Nazmi Cihan Beken’in yarım kalmış projesi Cihan Ansiklopedisi üzerine:
Kayıp hükmündedir
“Bu kişisel proje aydınlanmanın temel bir girişimini, bilgi toplumunu sökücü bir eylemi içeriyor. Nihilist olduğu söylenemez, çünkü bir şeylerin olmadığını göstermenin peşinde değil, bizzat kendi imha ediyor. Ancak gözden kaçırmamak gerek, oyuncu bir imha var, şaşırtmayı seviyor ve hoyrat değil, bilakis özenli. Böyle bakınca yapıcı olduğu da söylenebilir.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 18
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aynadan Yansıyan Hatıralar / Baudrillard-Söyleşiler: 1968-200 / Çatlak / Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek / Her Şeyin Hikâyesi / Küfrün Kısa Tarihi / Raik’in Annesi / Yalnız Evler Soğuk Olur / Yaşamın Politikası / Zor Saat