Kulisini kaybeden özne:
Maske ile benlik arasında
“Özetle, tekerlek bulundu ve geri alınamaz. Dijital çağ insanları olarak kaybedilmiş olanın yasını tutmak, nostaljik güzellemeler yapmak yerine bununla nasıl yaşanacağına dair paradigmalara omuz vermek daha anlamlı görünüyor.”
Michael Keaton ile Alejandro González Iñárritu Birdman'in setinde. 2014.
Riggan: Ben sadece önemli bir şey yapmaya çalışıyorum. Oyun önemli.
Sam: Önemli mi? Senden başka önemseyen yok. Kabul et baba, bunu dikkat çekmek için yapıyorsun.
Riggan: Sen ve arkadaşların için önemli olmayabilir ama benim için önemli.
Sam: Sen kimsin ki? Blogculardan nefret ediyorsun, Twitter’la alay ediyorsun; Facebook sayfan bile yok. Bak baba, senin görmezden geldiğin yerde bir sürü önemli şey oluyor, onlar seni çoktan unuttular. Ve biliyor musun? Sen önemli değilsin. Buna alışsan iyi olur. Sen aslında olmayansın. (Birdman)
Kendisine dair okumalarını çoğunlukla başkalarıyla karşılaşmalarında derinleştirebilmiş biri olarak, öznelliğe ve ferdiyete dair çıkarımlarım istemsizce ilişkisellik zemininde yeşeriyor. Sabrın sınırlarını ancak bunu zorlayan bir muhatapla görebilmek ya da şefkatin menziline bir deneyim üzerinden tanıklık etmek gibi birbirini doğuran örüntüler, benlik anlatısında önemli karşılaşmalara dönüşüyor. Elbette günlük hayatın iz bırakmayan, yitip giden telaşları düşünüldüğünde, her türden temasın kurucu bir referansa evrilmesini beklemek hayalperestlik olacaktır. Öte yandan, birinin bizi bilebilme ihtimalini ima eden, Hegel’in anerkennung kavramını çağrıştırır biçimde bir insanın başka bir insanın ufkunda kendi yolunu genişletebilmesine kaçınılmaz biçimde çekileceğine dair psiko-seksüel perspektif, ben ve öteki arasında eylemden imgeye uzanan en güçlü kurucu ilişkiselliği temsil eder diye düşünüyorum. Somut ya da adı konamayan bir düzlemde gerçekleşmesi fark etmeksizin, kimi etkileşimlerin tek yönlü eşikler olarak işlediği rahatlıkla söylenebilir.
Bir arkadaşımın önerisiyle izlediğim Peckinpah’ın Straw Dogs’unda matematik profesörü David, köylülerin tüm tahriklerine karşı durmayı entelekt benlik anlatısının bir gereği gibi anlamlandırmış ve karşılık vermesi için zorlayan karısı Amy’ye “I will not allow violence against this house” demiştir. Filmin finalinde evinin salonunda öldürdüğü iki kişiyle birlikte kanlar içindeki David’e bakarken onun hâlâ şiddet karşıtı bir entelektüel olduğu konusunda şüpheye kapılmayız. Ancak ilk sahnede arabasından inen o adama bakmadığımızı bilecek kadar sarsılmışızdır. Karşılaşma gerçekleşmiş, David’in anlatısı geri dönülemez biçimde yeniden kurgulanmıştır.
Bu yazıda temasların ya da karşılaşmaların benlik kurgusundaki rolüne dair psikanalitik bir sorgulama yapmaktan öte, öznenin yaşadığı etkileşimin ve öteki deneyiminin yeni anlamını tartışabilmeyi umuyorum. Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü kitabında değişen kamusallığı temellendirirken, evlerimize kabul ettiğimiz insan sayısının azalmasıyla genişleyeceğini düşündüğümüz mahremiyetin, yatak odasından binlerce insana yayınlar yapılabilmesi üzerinden sınırları belirsiz bir samimiyet tiranlığına evrildiğini öne sürer. Dokunulamayan, sınırları muğlak, geçirgen ve psiko-sosyal dinamikler üzerindeki belirleyiciliği düşünüldüğünde ismine sanal denmesi artık son derece yersiz olan, kurucu ilişkilerin bir simülasyonu olarak: dijital ekosistem. Bu ekosistemi ya da Foucault’dan ödünç alarak söylenirse dijital panoptikonu, tekil mecraların toplamından öte, öznenin sürekli ve tanımsız bir gözetimin pazarlığını peşinen kabul ettiği, üretici-takipçi arasındaki etkileşimin “Kim kimi manipüle ediyor?” sorusunu yanıtsız bırakacak kadar bulanıklaştığı, görünürlük-mahremiyet sınırlarının algoritmik parametrelerle çizildiği yeni bir amorf kamusallık olarak tanımlamak mümkün.
![]()
Buradaki bir diğer mesele, yeni kamusallığın mevcudiyeti kadar, hayatımızda yer tutma hızının uyumlanma kapasitemizle kurduğu gergin ilişkidir. Edward O. Wilson’un, “İnsanlığın asıl sorunu, Paleolitik duygulara, Ortaçağ kurumlarına ve Tanrısal teknolojiye sahip olmamızdır” derken işaret ettiği şey; biyolojik, sosyal ve duygusal zamansallıklarımız arasındaki çatışmayla ruhsallığımızın nasıl başa çıkacağıdır.
Babasının yanında çocuğunu öpemeyen bir kültürel kodun temsilcileri nasıl oldu da birkaç on yıl içinde milyonlarca gözün tanıklığını estetik olarak talep edilir bulma sürecine geçebildi? İlk bakışta bu dönüşüm, utandıran, suçluluk üreten, hatta kastre edebilen bir kamusal bakışın zayıflaması, bedenin ve ruhsallığın üzerindeki yükün hafiflemesi gibi özgürleştirici bir anlama gelebilir. Ancak kaybedilen yalnızca baskı aparatları mı, özneyi kurucu referansların yası tutulmayacak mı, bu sorulara yeni ekosistem için net cevaplar verilebilmiş değil. Ben ve öteki arasındaki kurucu diyalekt çoğu zaman ekonomik ve psiko-sosyal parametrelerin bağlayıcılığında, gündelik hayatın informel uzlaşmaları üzerinden özneyi sınırlarken derinleştirebilen bir anlam taşıdığından, kişinin kapasitesini örgütleyebildiği ve yaratıcılığını geliştireceği bir imkân üretimidir aynı zamanda. Örneğin kütüphanede sessizleşilmesi, tiyatroda telefonun kapatılması, bir toplantıda söz alınması için sıranın gelmesinin beklenmesi gibi geri çekilme ya da kısıtlılık gibi görünen formlar aslında öznenin toplumsal karşılıklılık üzerinden köklenebileceği kurulum alanlarıdır. Peki, dijital panoptikonda bu anlatı kim tarafından kurulacak ya da Baba’nın (informel yasanın) yerini alan algoritmik dinamiklerle nasıl bir mutabakata varılacaktır?
Ferhan Şensoy teatral olanın karikatürize olabileceğini, işin doğasının bunu gerektirdiğini söyler bir podcast’te. Ona göre oyuncu sahnedeki kızgınlığı gerçek hayat deneyiminin köpürtülmüş haliyle sunabilir, gündelik yaşamda hafifçe gülümsenebilecek bir duruma yüksek kahkahalarla karşılık verebilir. Çünkü Şensoy’a göre bu bir oyundur ve hem sahneleyen hem izleyenler olarak bunu bildiğimiz için tepkileri köpürtmek gerçekliğin gölgelenmesi değil, oyunun sahiciliğinin bir gereği olarak görülmelidir.
Benzer şekilde, Sennett de maskeli baloların tarihin en şeffaf kamusallığını sembolize edebileceğini söyler ve maskeyi bir aldatma aracı değil, kamusal ilişkinin dürüst bir biçimi olarak düşünmeye davet eder. Maskeyi takanla muhatabın, maskenin bir maske olduğunu birlikte bilmesi yani rolün rol olduğunun karşılıklı kabulü, paradoksal biçimde daha çıplak bir iletişim üretir. Dijital ekosistemin gerçek hayatı simüle ederken yüklendiği en büyük risklerden biri de maskenin görünmez oluşudur sanırım. Sahneleyenler ve izleyenler için neyin maske neyin gerçeklik, performansın ne kadarının oyunun bir parçası olduğu konusu oldukça flu. Tam burada, bu yeni kamusallığın vatandaşlarının aslında bunu bildiği ve bilerek devam ettiği görüşü de pekâlâ öne sürülebilir. Ama dünyanın en kalabalık vasatının nasıl bir hukuk ve etik içinde bir aradalığını koruduğunu açıklamaya yeten bir dile henüz sahip değiliz. Yanlış bir paylaşımın getirdiği itibar sarsıntısının veya linçlerin ya da bir gecelik ışıltılı şöhretlerin benlik kurgusundaki ya da psiko-sosyal anlatıdaki karşılığı hakkında da pek bir fikrimiz yok. Zira sayfa kaydırıldığında artık böyle bir gerçeklik en azından bizim için söz konusu değil. Az önceki şahitliğimizi yeni seyircileriyle baş başa bırakıp tanıklığımızın etkileriyle yüzleşmek yerine devam etmek bu geçirgen oyunun en cazip tarafı.
Ekosistemin görece sosyal boyutunu temsil eden beğeni, etkileşim, hatta linç gibi parametreler üzerinden belirli bir iklimi ikame etmek yani görünürlüğü, etkileşim yoğunluğunu, cezalandırmanın biçimini yeniden düzenlemek bir noktaya kadar mümkün görünebilir. Ancak daha girift ve düşünmeye değer olan kısmı, bu iklimin içinden türeyen benlik anlatısıdır. Çünkü etkileşim parametreleri yalnızca kişinin kendisini nasıl sunacağını değil, bu sunumu hangi ölçütlerle okuyacağını; neyi başarı ya da hata, neyi kabul yahut reddedilme sayacağını da belirler. İçgörüye performatif bir anlam yükledikçe de özne saydamlık maskesiyle kırılganlaşır.
Iñárritu’nun Birdman’indeki Riggan, bir zamanların süper kahramanı olarak taşıdığı şöhreti tiyatronun sahici ve çıplak sarsıntısıyla takas etmeye çalışır; fakat filmin o kesintisiz tek plan yanılsamasının da ima ettiği gibi, sahnede de, kuliste de tam kapanmayan bir perde vardır ve oyun bitmez. Öyle ki, dijital özne için artık kulis diye bir yer kalmamıştır. Finalde gerçekten kendini vurarak oyunda kanını akıtması, bir başarı hamlesi olmaktan çok, benliğinin performatif tiranlığa karşı trajik bir itirazı gibidir: Sahicilik ancak bedeni yaralayan bir kanıt düzeyinde kabul görür hale gelmiştir. Oysa benliğin içeriğe tercüme edilemeyen, metriklenemeyen kısmı ruhsallığın devredilemez kendilik hakkıdır. Dünyanın en kusursuz maskesi bile gerçek bir yüzün yerini tutamaz; etik ve psiko-sosyal uzlaşmanın temel ilkesi, nicelleştirilemeyenin dokunulmazlığını tanımak olmalıdır belki de. Zira ölçülemeyeni korumayan her düzen en sonunda ölçülebileni bir tahakküm diline çevirir.
Ne dijital ekosistemin hegemonik normlarını bir kötücüllük içinde betimlemeye niyetliyim, ne de sosyal medyanın olmadığı eski dizilerin romantik mahallelerinde olduğu gibi kaybedilmiş bir masumiyetin izini sürmeye... Maziyi kutsayan o huzurlu evlerin aslında bastırılmış öfkelerin, ertelenmiş itirazların, susulmuş çığlıkların üzerine danteller örülerek vitrine konduğu artık kimse için sır değil. Mazi bugünden güzel miydi sorusu da bu yazının meselesi değil; hatta artık sahici bir soru da değil. Örneğin bir sabah Google Scholar’ın olmadığı bir dünyaya uyanan akademi, yayınları kâğıda basmaya kalkışmaktan çok metaveriyi, atıf ağlarını ve erişim kanallarını hangi alternatif düzeneklerle ayakta tutabileceğinin arayışına düşecektir. Benzer şekilde Spotify ya da YouTube, aldıkları tüm eleştirilere karşın “kaldırılsınlar mı?” sorusuyla değil, daha adil bir seçicilik ya da daha denetlenebilir bir sıralama talebi üzerinden tartışılıyorsa, dijital ekosistemde artık platformların varlığını değil, bilginin dolaşımı ve değerlenmesi düzenini tartışıyoruz demektir. Özetle, tekerlek bulundu ve geri alınamaz. Artık mesele nasıl şoför olunduğu, hangi arabalara binilebileceği, yolların kime ait olduğu, hız sınırlarını kimin koyduğu ve trafik kurallarının gerçekten uygulanabilir olup olmadığıdır. Nitekim, kanlar içindeki David gibi bizler de geri dönemeyeceğimiz bir çağda, büyük çoğunluğunu kontrol edemediğimiz algoritmik dinamikler etrafında soluk alıp veriyoruz. Bu noktada dijital çağ insanları olarak kaybedilmiş olanın yasını tutmak, nostaljik güzellemeler yapmak yerine bununla nasıl yaşanacağına, ben ve öteki diyalektinin referanslarının nasıl oluşturulacağına, hangi etik ve psiko-sosyal uzlaşmalara varılacağına dair paradigmalara omuz vermek daha anlamlı görünüyor. Nihayetinde anlatı, sahne kadar kulisin derinliğine de muhtaçtır.
KAYNAKLAR
M. Foucault, Hapishanenin doğuşu: Gözetim altında tutmak ve cezalandırmak çev. M. A. Kılıçbay, 8. baskı, İmge Kitabevi, 2019.
G. W. F. Hegel, The phenomenology of spirit, çev. T. Pinkard, Cambridge University Press.
A.G. Iñárritu, Birdman or the unexpected virtue of ignorance, Fox Searchlight Pictures, 2014.
S. Peckinpah, Straw dogs, ABC Pictures, 1971.
R. Sennett, (2020). Kamusal İnsanın Çöküşü, çev. S. Durak, A. Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 2020, 7. baskı.
Önceki Yazı
Tuhaf kadınlarla buluşabilmek özgürleştirir
Bir değerlendirme yazısı olmanın ötesinde, tuhaflıkta ortaklaşmanın şaşırtıcı coşkusunu paylaşmayı amaçlayan bir paralel okuma denemesi...
Sonraki Yazı
Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü'nden:
Mahin Boland Karami için Trileçe
Çiçeği burnunda bir yayınevinin, Nâra Kitap'ın ilk kitabı, Sepideh Gholian tarafından kaleme alınan Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü: İran’ın En Acımasız Cezaevlerinde Hayata Tutunmanızı Sağlayacak 16 Tatlı Tarifi. Kitabın girişini ve tariflerden bir tanesini Tadımlık olarak yayımlıyoruz.