• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Kral’da kapitalist modernitenin hiçleştirdiği insan onuru:

Yersiz yurtsuzlar için bir ağıt

“Berger’in Kral’ı bir tanıklık biçimi, suskunluk dili, etik yükümlülük. Anlatılamadan silinenlerin sesi yoktur, ama onların suskunluğunu taşıyan bir tanık vardır. Kral bu tanıklığın sesi olarak Palto’da yaşayanları görünür kılar.”

DOĞU KAŞKA

@e-posta

ELEŞTİRİ

3 Temmuz 2025

PAYLAŞ

Bazı kitaplar sizi şaşırtacak kurgulara sahip değildir, ancak dokunduğu yer hayatınızı bile değiştirebilir. John Berger’in Kral adlı romanı da böyle bir metin. Ne büyük olaylar var içinde, ne kahramanlık ne de çözülmeyi bekleyen bir gizem. Ancak her cümlesi, dünya üzerinde unutulmuşların, dışarı kalmışların, çöplüğe atılmış bedenlerin hafızasını taşır. Bu yüzden anlatıcı olarak bir köpeğin seçilmesi anlamlıdır. Bu sadece edebi bir oyun değil, Berger’in insana yüzünü en aşağıdan, yer seviyesinden döndürmesidir. Kral bir mekâna, zamana ya da kişiye ait olmakla ilgili değil; hiçbir yere ait olamamanın içinde filizlenen sessiz onura dair bir ağıttır.

Saint Valery bir tür anti-ev’dir. Bir insanın dışarıda olmasından çok, içeride olmama halidir burası. Sığınılan mekândır ama tam anlamıyla sizi korumaz. Saint Valery hukukun, şefkatin ve tarihin kapsamadığı yerdir. Kendi kuralsız hukukuna sahiptir. Jack bunu “Pislik yapmak yok” diyerek temsil eder. Yine de bir yerde var olmak umut yaratabilir. “Ne güzel, değil mi? Bir bahar daha görecek kadar yaşamış olmak...” der Kral.

John Berger
Kral
Bir Sokak Hikâyesi
çev. Müge Gürsoy Sökmen
Metis Yayınları
Nisan 2001
192 s.

Saint Valery yalnızca şehrin dışına itilmiş evsizlerin toplandığı yer değildir. Aynı zamanda hukukun, hafızanın ve insani ilişkilerin askıya alındığı “istisna alanı”dır. Agamben’in tanımıyla, modern egemenlik en çok “kutsal insan” figüründe somutlaşır; öldürülebilir ama kurban edilemez bir yaşam formu. Burada şehrin dışına itilmiş insanlar, Agamben’in “çıplak hayat” dediği varoluş formunu taşır. Yaşayan ama korunmayan, görülen ama temsil edilmeyen bir yaşam. Yani sadece biyolojik yaşam düzeyine indirgenmiş, hayvanileştirilmiş insanlar. Berger bunu da doğrudan dile getirmek yerine, köpeğin sessizliğinde yankılanan onurlu tanıklıkla bu dışlanmış varlıkların belleğini yaratır. Kral yalnızca anlatıcı değil, hukukun dışında bırakılanların diliyle konuşan sessiz tanıktır.

Kral, Saint Valery’i paltoya benzetir. “Saint Valery paltosunun içinde yaşıyoruz biz. Kışın donup ölmememizi sağlıyor. Yaz sıcağında soyunup yıkandığımızdaysa gizliyor bizleri” der. Bu metafor hem görsel hem de düşünsel olarak olağanüstü güçlüdür. Mekânın işlevsel tanımını ortaya koyar. Palto çıplak bedeni örter ama onu ev sahibi yapmaz. Sıcaklığı geçicidir, aidiyeti sahte. Burada yaşayan her bir insan, paltonun içine sıkışmış bu çıplak hayatı yaşar. Ne hukuki statü ne de toplumsal aidiyet vardır burada. Yaşayamayanların tutulduğu ya da tutunduğu istisna mekânıdır. Örtü olarak palto hiçbir koruma işlevi görmez, anlık olarak rahatlama hissidir sadece. Dostoyevski’nin romanı İnsancıklar’ın yoksul kahramanı da paltoyu soğuğa değil, insanlara karşı koyabilmek için ister. “İnsanlar paltoyu başkaları için giyer” der Devuşkin: “Çizmeye, gururumu korumak için ihtiyacım var.”[1]

– Bir münafığın ölümü.

– Ne diyorsun sen yahu? Zavallı sefil kitapsızın tekiydi!

– Münafıklığı parasızlık olmasın?

Bu diyalog birkaç cümleyle bu insanları yaşamın dışına iten sistemin ideolojik işleyişini ve aynı zamanda sokaktaki sıradan insanın bu işleyişi nasıl içselleştirdiğini açık ediyor. Kapitalist modernitenin en güçlü yanlarından biri, yoksulluğun nedenini sistemde aratmak yerine kişide aratmasıdır. Zaten kapitalist modernite toplumu parçalayarak bireyi yalnızlaştırır. Devleti kutsallaştırarak halkların iradesini felç eder, doğayı meta haline getirerek yaşamı tüm köklerinden koparır. Bu mekân da köksüzleştiği gibi köksüz kalanların alanına dönüşür. “Sefil kitapsızın tekiydi!” cümlesi salt eğitim ya da kültür yoksunluğunu değil, değersizleşmiş bir yaşamı anlattığı için önemlidir. Çünkü kişi haklardan yoksun bırakılmakla kalmamış, aşağılanmıştır. Bu diyaloğu Gürbilek’in perspektifiyle okursak, “acı çeken özne”nin itibarı bile elinden alınmıştır.

“Yedi hafta sonra, Luc kendini öldürdü. Bu defa yüzüne gözüne bulaştırmadı. Bir köprüden atladı.” Bu cümle sıradan bir ölümün haberi cümlesi değildir, sistem eleştirisidir. Luc’un ölümünün anlatı içinde hiçbir dramatik etki yaratmaması, onun yaşamının da hiçbir yankı üretmeden geçtiğini gösterir. Duygusuzluğun değil, sistematik duyarsızlığın tasviridir bu.

“Güçlülerin, yanlarına fazla yaklaşan bir zayıfa duydukları nefret insanlara özgü bir şey; hayvanlarda görülmez.” Burada Berger’in anlatıyı neden aşağıdan başlattığını daha iyi anlıyoruz. İnsanı hayvandan ayıran en çıplak ve en utanç verici niteliğini hedef alıyor: Güçsüzden duyulan tiksinti. Anlatıcı insan olsa, bu güç durumu anlatıya yansıyabilirdi, ancak köpeğin anlatıcı konumunda olması, insan topluluklarının inşa edildiği katmanları açığa çıkaran bir teşhise dönüşür.

Zayıf, burada güçlüler için istenmeyen aynadır. Güç, kendine benzeyebilecek olanın yoksulluğunu görmek istemez. Agamben’in homo sacer kavramı burada anlam bulur. Hukukun içinde yer alıp hiçbir hakka sahip olmayan, yalnızca öldürülebilir olan figür tam da bu nefretin hedefidir. Nurdan Gürbilek de bu ilişkinin edebi yüzünü açığa çıkarır. Mağdurun dili kurulduğunda, onun sesi değil, ona duyulan toplumsal tiksinti de anlatının içine sızar. Berger bu sızmayı engellemek için sessizliği seçer. Çünkü güçlüye fazla yaklaşan zayıf, anlatıda bile linç edilme riski taşır. Hayvan nefret etmez. İnsan, korumadığı zayıftan nefret ederek kendini korur.

İstisna ilişkisi bir yasaklama ilişkisidir. Yasaklı kimse, gerçekte, tam anlamıyla hukukun dışına atılan ve hukukla ilgisi koparılan birisi değil; hukuk tarafından terk edilen, yani hayat ile hukukun, dışarıdaki ile içeridekinin birbirinden ayırt edilemediği eşik alana bırakılan ve burada tehdit edilen bir kişidir. Yasaklı kimsenin hukuk düzeninin dışında mı yoksa içinde mi olduğunu söylemek tam anlamıyla imkânsızdır. (Bundan dolayı, Latin kökenli dillerde, “yasaklı” olmak aslında hem ‘-nin merhametine kalmak’ hem de ‘kendi iradesine bırakılmış, özgür olmaktır; hem ‘dışlanmış’ hem de ‘herkese açık, serbest’ olmaktır.)[2]

Giorgio Agamben’in tanımıyla bu eşik, içerisiyle dışarısının, hukuka dahil olmakla ondan yoksun bırakılmanın ayırt edilemediği ara alandır. Bu yüzden yasaklı olmak hem “birinin merhametine kalmak” hem de “özgür bırakılmak” anlamına gelir. Hem dışlanmış hem de herkese açık hale gelmiş varoluş biçimidir bu. Palto, bu eşik mekânıdır. Burada yaşayanlar şehrin, yani kapitalist modernitenin merhametine kalmış, aynı zamanda da kendi başına bırakılmış bireylerdir. Ama bu özgürlük göründüğü gibi değildir. Sistemin çizdiği sınırların ötesine geçemeyen, fakat o sınırda yaşayanların sınırlarını da tanımayan bir ilişkidir bu. Palto tam anlamıyla bir eşiktir. Ne içeridedir ne dışarıda. Orada yaşayanlar ise ne sahiplenilmiş ne de tamamen terk edilmiştir. Saldırıya, yok sayılmaya, görmezden gelinmeye her an açıktırlar. Yine Berger’in Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü kitabından bir paragraf bunu destekler niteliktedir.

Evini terk ettikten sonra göçmen, asla iki çizginin kesiştiği bir başka yer bulamaz. Dikey çizgi yoktur artık, ölüler ile arasında bir süreklilik de kalmamıştır; ölüler yok olmuştur, tanrılarsa ulaşılmazdır şimdi. Dikey çizgi hiçbir yere ulaşmayan, yalnız insanın üstüne kapanan bireysel, biyografik bir daireye dönüşmüştür. Yatay çizgideyse ulaşılacak belirli, sabit noktalar kalmamıştır artık, bütün noktalar aralarında hiçbir ilişkinin bulunmadığı, sadece mesafelerden oluşan bir boşluğa yayılmıştır.

“Bugün her şey kaybolup gidiyor ama ortalıkta hırsız görünmüyor, çünkü hırsızlar ülkeleraşırı çalışıyor.” Modernitenin her şeyi yok ettiği dünyada en çok çalan ödüllendirilir. Ahlaki ve toplumsal değerlerin katledildiği, insan onurunun hiç olarak ele alındığı bir zamanda, palto bu geçişin hem son kalesi hem de ilk düşen yeridir.

İnsan onurunun ayaklar altına alındığı yerde, köpeğin anlatıcı olması sistemi eleştirir. Ancak acıyı temsil etmek onu görünür kılsa da, aynı zamanda onu nesneleştirip yabancılaştırabilir. Tam da modernitenin yaratmak istediği çelişkidir bu. İşte burada Berger acıyı temsil etmez, etrafında sessizce döner; onu seyirlik değil işitmelik bir şey olarak kurar. Çelişkiyi bertaraf eder. Kral insanlar adına büyük laflar etmez; sessizliğin, jestin, bakışın, korkunun, yoksulluğun, varlıkla yokluk arasında bocalayışın, kokuya ilişkin anıların dilini kurar.

Kral hayvanileştirilmiş insanın tanığı olarak kendini gösterir. Ne insanın “köpekleştiği” ne de köpeğin “insanileştiği” bir yerdedir. Belki de Berger böylece insanlığın en kırılgan halini onurlandırır.

“Tanrı’nın uğramadığı yerler vardır,” der Vico ve ardından, “burası” diyerek parmağını şakağına götürür. Bu yalnızca bir sözle değil, beden hareketiyle ilan edilen varoluşsal çöküştür. Metnin en kırılgan, en savunmasız cümlelerinden biridir. Vico’nun gösterdiği yer bir coğrafya, gecekondu arazisi ya da ev değil, insanın kendisidir. Berger bu sahnede yersiz yurtsuzluğu fiziksel mekândan çıkarıp zihinsel boşluk olarak tarif eder. Fiziksel olarak yersiz yurtsuz değildir sadece, çünkü yersiz yurtsuzluk yalnızca bir adrese, eve veya toprağa sahip olmak değildir. Vico bilincin, benliğin, düşünme hakkının bile Tanrı tarafından terk edildiğine inanan biridir. Palto, hafızanın da yersizleştiği mekândır artık.

John Berger

Bir yerde Kral, “Mesela ben, ben köpek olduğuma inanıyorum” der. Bu yalnızca bir kabulleniş değil, tanımdır. Kendini bilme kadar, diğerlerine karşı eleştiridir. Yani Kral varoluşunu aşağılanabilir, dışlanabilir, konuşamaz ve temsil edilemez bir beden olarak tanımlar ama aynı zamanda bunun farkındadır. İşte onu diğerlerinden ayıran şey tam da budur. Paltoda yaşayan insanların çoğu kendi yersizliğini, yurtsuzluğunu inkâr eder, unutmaya çalışır ama Kral kendi hayvansal konumunu inkâr etmez; bu onun için tanıklık yapabildiği avantaj durumudur. Kral varoluşsal olarak hayvandır ama etrafındakiler hayvanileştirilmişlerdir.

Buradaki insanlar kapitalizmin yarattığı sistemin sonucudur. Bu sebeple, dahil oldukları kadar dışındadırlar. Yok sayılmazlar, ancak var oldukları da kabul edilemez. Sistem aşağılar, ancak aşağıladığını kabul etmez. Kapitalist modernitenin içindeki çatlaklardır bu insanlar. Sadece birer hatadan ibaretlerdir. Vico bunu, “Hata, Kral, düşmandan daha çok nefret çeker. Hata, düşman gibi teslim alınamaz. Hatayı yenemezsin. Hata ya vardır ya yoktur, eğer varsa üzerinin örtülmesi gerekir. Biz onların hatasıyız, Kral. Asla unutma bunu” cümleleriyle çok çarpıcı ve yalın bir şekilde dile getirir. Vico bunu söylerken öfkeli değildir. Bir tespitte bulunuyordur. Görülmemeli, duyulmamalı, temsil edilmemelidirler. Paltodaki insanlar sisteme karşı çıkan değil, kapitalist sistemin içinde asla kabul edilemeyecek hatalardır.

Komutan’ın Saint Valery’den onları daha iyi bir yere götürme vaadiyle dışarıya çıkarmaya çalışması ve sonrasında saldırması, barakaları yıkması, sistemin sınır koyduğu, ancak sınırları tanımadığı gerçeğini bir kez daha gösterir. Hiç kimsenin bunu durduracak gücü yoktur. “Barbarlık,” der, “bir yandan vaatlerde bulunup özgürlükten dem vururken, adamı öldürüp elindeki her şeyi alır.”

Berger’in Kral’ı anlatıdan çok daha fazlası. Bir tanıklık biçimi, suskunluk dili, etik yükümlülük. Bu insanlar hep anlatılamadan silinirler. Onların sesi yoktur, ama onların suskunluğunu taşıyan bir tanık vardır. Kral bu tanıklığın sesi olarak Palto’da yaşayanları görünür kılar. Bu tanıklığı insanın üstüne yüklemez; belki de artık taşıyamayacaklarını bilir. Bu insanlar sistemin kıyısına değil, eşiklerine doğmuşlardır. Belki de bize düşen Kral’ı dinlemek değil, onun baktığı yerden bakmaya cesaret etmektir. Bu tanıklık, sistemin hatası kılınan bu insanların yitik belliğidir. Kral ve Vico bunu bilir. Ve bu bilme hali sessizliğin ve görünmezliğin içindeki en güçlü dirençtir. Çünkü Berger’in dünyasında en onurlu pozisyon, varlığını açıkça temsil edemeyen ama kendine ait olanı inkâr etmeyenlerin konumudur, Biz onların hatasıyız, Kral. Asla unutma bunu.

“Şimşekten

bir tırpan biçiyor yağmuru.

Sudan saplar kopup

düşüyor yere giysiler gibi.

–ah ayrılış paltoları

battal beden

geri dönmeyişin paltoları!

kopup düşüyor

uzaklığın giysileri gibi

göğün çorak tarlasından.

 

Ve bu yağmur otlarında

çiçekler

nehirlerin gücüyle büyümüşler

–ah denizci cepleri

tıka basa mektup

sessizlik ve terk edenlerin

sözleriyle dolu!”[3]

 

 

NOTLAR

 

[1] Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, Metis Yayınları, İstanbul, 2018.

[2] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan-Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2020.

[3] John Berger, Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü, çev. Zafer Aracagök, Metis Yayınları, İstanbul, 2018.

Yazarın Tüm Yazıları
  • john berger
  • Kral
  • Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Osman Özarslan:

“Taşra zaten efsunlu bir yerdir...”

Daha önce Hovarda Alemi adlı incelemesiyle taşrada erkeklik hallerini kitaplaştıran Özarslan, Hafriyat’ta da yine Ege kıyılarının taşrasını yazdı. Sürükleyici bir üslupla taşranın efsunlu yüzünü anlatan Özarslan ile Hafriyat’ı konuştuk.

BEYHAN SUNAL

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Ralf Rothmann ile söyleşi:

Süt, kömür ve şefkat...

“Bir yazarın en önemli görevi, tarihin ve koşullarının çoğu zaman zayıf ve kötü muamelesine uğramış insanları şefkatle tasvir ederek okuyucuda empati kurma yeteneğini uyandırmaya çalışmaktır. Yani: süt, kömür ve şefkat.”

AYNUR KULAK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist