Bir çocuk ne zaman susar? Ne zaman kelimeler yerini suskun bir bakışa, içeri çekilmiş bir bedene bırakır? Edebiyat ve sinema bu sorularla uzun süredir meşgul. Ancak bazı anlatılar vardır ki bu sorulara cevap aramazlar, sorunun kendisini çocuğun omzuna yükler, sessizce ona taşıtırlar. Figen Alkaç’ın Yanlışlıkla Mutlu adlı öykü kitabındaki çocuk karakterlerle Adolescence dizisinin merkezindeki çocuğun inşası tam da bu sessizlikte kesişir. Her iki anlatı da çocuğun sessizliğini bir kırılma noktası ve bir varoluş biçimi olarak kurar. Bu sessizlik salt bir travmanın ya da korkunun sonucu değildir. Bu, dilin bozulduğu yerde anlamı taşımaya devam eden bir bilinç biçimidir. Bu çocuklar anlamı artık kelimelerin içinde, kelimelerin bıraktığı boşlukta ararlar. Onlar için dünya dışarıdan ziyade içeriden kurulur. Dış dünya bir gürültü, bir uğultu, bir yabancılaşma alanıdır. Ve duyulmayan çocuk kendini tam da bu uğultunun kıyısında inşa eder.
Figen Alkaç’ın çocuk karakterleri ne dramatik bir patlama yaşar ne de tamamen içe çekilir. Onların varoluşu bir eşikte şekillenir. Ne konuşurlar ne susarlar; ne tamamen içeride ne de bütünüyle dışarıdadırlar. Bu geçiş hali Alkaç’ın anlatılarında psikolojik bir durumdur, aynı zamanda anlatının mekânsal ve duygusal örgüsünü belirleyen temel bir yapı taşıdır. Çocuklar kelimelerin içine sığınır ama aynı zamanda kelimelere mesafelidir. Bu ikili hal onların sessizliğini hem savunma hem direnç olarak kurar. Her iki anlatıda da çocuk toplumsal dünyanın ortasında görünür ama fark edilmez bir halde durur. İnsanla çevrilidir ama duyulmaz. Onun varlığı bir bakışta, bir kıpırtıda, bir duruşta fark edilir ama kolayca tarif edilemez.
Figen Alkaç’ın çocuk karakterleri sessizliğin içinden büyür. Bu sessizlik yalnızca bir duygusal kırılma olmakla kalmaz dünyaya tutunmanın, kendini korumanın da biçimidir.
“Anne gibi benim kelimelerim. İçlerine girip saklanabiliyorum. Büyürsem belki kelimelerin içine sığamam. Keşke büyümesem.” (Yanlışlıkla Mutlu, s. 18)
Buradaki çocuk dili bir sığınak olarak kurar, saklanmak için kelimelere ihtiyaç duyar. Adolescence dizisindeki çocuk karakter de aynı biçimde sessizdir. Sahneler boyunca çok az konuşur; bakışlarıyla var olur kalabalığın ortasında duran ama kimsenin gerçek anlamda temas edemediği bu figür. Konuşmadığı, bağırmadığı, anlatmadığı için izleyici onunla bağ kurar. Her iki anlatıda da çocuk karakterler duygularını göstermekten çok katlamayı öğrenmişlerdir.
“Gözünü kaşıyor gibi yapıp gözyaşlarını bir çırpıda eliyle aldı ve çaktırmadan eteğine sürdü. (…) Bir çırpıda yapabilmesi onun marifeti değildi, üzüntünün el alışkanlığıydı bu.” (s. 36)
Yanlışlıkla Mutlu’daki bu satırlarda Nazife adlı çocuğun alışkanlığı, Adolescence’ta çocuğun kameradan sakınan bakışında yeniden yankılanır. Gözyaşı gösterilmez, bastırılır. Bu bastırma bir zorlama, duyulmadıkça içe kıvrılan bir duygunun doğal akışıdır. Her iki anlatı da duygunun ifadesini ve biriktirilmesini anlatır.
“Bazı mendiller gözyaşını umuda biriktirir. (…) Biri olmazsa diğeri olan, diğeri bir gün gerçekleşecek olan cümlelerin mendilleridir bunlar.” (s. 45)
Buradaki mendil çocukluğun katlanmış halidir. Adolescence dizisinde bu işlevi mekânlar üstlenir. Çocuk köşe başlarında, duvar diplerinde, dolabın içindeki bir boşlukta görülür. O boşluklar çocuğun bastırılmış benliğini temsil eder. Konuşmayan çocuk o boşluklara sığınır. En önemlisi, her iki çocuk da kendine ait bir “iç dünya” kurar. Bu dünya sessizdir ama büyük bir hacme sahiptir.
Biriktirmenin estetiği
Sonuçta hem Yanlışlıkla Mutlu hem de Adolescence çocukluk kavramına yeni bir estetik kazandırır. Biriktirmenin estetiği. Duygunun katlanarak, sessizleşerek, mekâna ve bedene sinerek aktığı bir estetik. Alkaç’ın çocukları konuşmaz, ama içlerinde kelimeler yaşar. Dizideki çocuk karakter ağlamaz, adeta bakışlarında birikmiş bir nehir çoğalır. Bu anlatılar bize şunu söyler: Çocuk bakıma muhtaç bir varlık olmakla birlikte sezginin, kırılganlığın, direnişin taşıyıcısıdır. Onu dinlemek, sessizliğine kulak vermekle mümkündür. Çocuklar konuşmaz bazen. Bu, onların anlatacak şeyleri olmadığı anlamına gelmez. Aksine, o sessizlik bir anlatının en gür sesi olabilir.
“Biriktirerek ağlayan, biriktirerek uyuyan, biriktirerek unutan’dı Nazife.” (s. 36)
Adolescence dizisindeki çocuk da budur. Biriktirerek izleyen, biriktirerek sessiz kalan, biriktirerek sorgulayan. Figen Alkaç’ın metinleriyle Adolescence dizisi çocuk karakteri bir anlatı nesnesi olmaktan çıkar, bir sezgi taşıyıcısı olarak kurulmuştur. Her ikisinde de çocuk kelimelerin ötesinde bir varoluş biçimini temsil eder. Bu çocuklar dünyaya sessiz kalarak karşı çıkarlar. Biz onları ancak sessizliklerine kulak verirsek duyabiliriz.
Kimliksizleşerek var olmak
“Kaşımı, gözümü, burnumu ve kızların bir anneye benzeyen yerlerini silebilsem ve yeni bir yüz çizsem kendime. (…) Kendime bile benzemesem.” (s. 61)
Bu cümledeki çocuk benlikten silinerek var olmayı seçer. Adolescence dizisindeki çocuk da benzer şekilde, çevresine benzemez. “Kendime bile benzemesem” diyen çocuk karakter yüzünü, cinsiyetini, bedenini silmek ister. Bu bir yabancılaşma ve bir dönüşme isteğidir. Adolescence dizisinde de çocuk hiçbir gruba ait hissetmez; ne okulda, ne sokakta ne de evde bir yere yerleşebilir. Aidiyetin yokluğu onun görünmezliğini derinleştirir. Ama bu görünmezlik güçsüzlükle bağdaşmaz. Bu, dış dünyanın anlamsızlığından iç dünyanın hacmine uzanan bir farkındalıktır. Konuşmaz, grup içinde kaynaşmaz, aidiyet hissetmez. Onun sessizliği bir kayıtsızlıktan çok bir biçimdir, kendini koruma biçimi. Dışarısı çok gürültülü, çok hızlı, çok anlayışsızdır. Yanlışlıkla Mutlu kitabında çocukların gözyaşı bir eylem, birikmiş bir sessizliktir.
Benlik zarı
Çocuk çoğu anlatıda büyüyen bir varlık olarak durmaz, büyüyememiş bir iz olarak belirir. Bu iz zamanla silinmek yerine daha da görünür hale gelir. Figen Alkaç’ın çocukları ile Adolescence dizisindeki çocuk, tam da bu silinmez izlerden biridir. Onların varlığı hem bağıran bir gerçeklik hem fısıltılarla şekillenmiş bir hakikattir. Sözden çok suskunlukla, olaydan çok boşlukla anlatılan bir dünya taşırlar içlerinde. Bu dünya yetişkin bakışının kolayca anlamlandıramayacağı bir zaman örgüsüyle örülüdür. Bu çocuklar için zaman düz bir çizgide akmaz. Ne geçmişin tamamen arkasında kaldığı, ne de geleceğin önü açık olduğu bir çizgide ilerler. Anıların kıvrıldığı, duyguların katlandığı ve bazen bir mendilin kenarında, bazen bir bakışın ucunda sabitlenen bir zamansızlık içinde yaşarlar. Alkaç’ın cümlelerinde mendillerin hafızası vardır; dizide ise bir sokağın kıyısında durmanın, duvara yaslanmanın bir zamanı çağırdığı görülür. Bu çağrı yalnızca geçmişe dönük değil, aynı zamanda bugünün duyulmayan sesini büyütmek içindir.
Didier Anzieu’nun “benlik zarı” olarak tanımladığı kavram burada önem kazanır. Çocuk dış dünyadan korunmak için bir sesle, bir bakışla, bir mendille ya da bir duvarla kendine yeni bir deri örer. Bu deri duygulardan, alışkanlıklardan, suskunluklardan yapılmıştır. Adolescence dizisinde çocuğun kalabalığın içinden geçip giderken görünmez oluşu da, Alkaç’ın çocuğunun kelimelerin içine saklanışı da bu zarın izleridir. Bu çocuklar için var olmak görünmekten ziyade duyulmamak ve içerden direnebilmektir. İç dünya bu iki anlatıda da çocuğun sadece kaçtığı yaşadığı, şekillendiği, hatta büyüdüğü yerdir. Alkaç’ın bir öyküsünde geçen “Kendime bile benzemesem” cümlesi dış dünyadan geri çekilmenin, iç dünyada başka bir kimlik kurmanın arzusunu taşır. Dışarısı yalnızca kalabalık olmakla kalmaz; aynı zamanda tanımsız, ilgisiz ve çoğu zaman hoyrattır. Oysa içerisi sessizliğin, birikmişliğin, duygusal izlerin mekânı, çocuğun yeniden ve yeniden kendini kurduğu alandır. Bu içe yürüyüş, anlatının ritmini değiştirir.
Alkaç, cümleleri çoğu zaman sessizliğe yaslayarak kurar; dizide de sahneler, diyalogların yokluğunda gözlerin, ellerin, yüzlerin üzerine inşa edilir. Böylece kelimelerin terk ettiği yerde başka bir dil doğar. Bu dili anlamak için yalnızca edebiyat ya da sinemanın araçları yetmez, aynı zamanda duymaya açık bir sezgi gerekir. Çünkü bu çocuklar yalnızca karakter olmakla kalmaz, aynı zamanda sessizliğin taşıyıcıları, toplumun bastırdığı duyguların yankılarıdır. Onlar görünmezliğin içinde ağır ağır yürürler. Nazife’nin “biriktirerek ağlaması” bir travmanın ya da duygusal bastırmanın yanında, sistematik bir dışlanmanın ve sessizce öğrenilen kaybın izidir. Tıpkı Adolescence dizisinde çocuğun bir ses duymaktan çok, bir sessizlikte irkilmesi gibi.
Mekânın hafızası
Çocukluk burada salt bir dönem olarak değil, bir duyumsama biçimi olarak çıkar karşımıza. Bachelard’ın ev kavramına yüklediği gibi, çocukların iç dünyası da bir evdir. Köşeleri, gölgeleri, unutulmuş eşyaları ve kapalı kapıları olan bir ev. Alkaç’ın çocukları da bu evin odalarında yürür; bir odada utanmayı öğrenir, diğerinde suskunluğu, başka bir odada ise gözyaşını kıyıya sürmeyi. Adolescence dizisinin çocuğu da böyle bir evin içinde yaşar. Kamusal dünyanın içselleştirilmiş boşlukları arasında kurulmuş, görülmeyen ama hissedilen bir mekân.
Tüm bunların sonunda ne Figen Alkaç’ın metinlerinde ne de Adolescence dizisinde çocuk dramatize edilir. Onların kırılganlığı yüceltilmez, acıları bir görsellik malzemesi haline getirilmez. Bu tutum onları kurban ya da kahraman yapmadan, olduğu yerde bırakır. Sessiz, dirençli, derin. Çocuklar susarak konuşur, bakışlar anlatır onları. Bir duvarın dibine yaslanışlarıyla, eteğin kenarına sürülen gözyaşlarıyla, bir bakışın sakınışıyla dile gelirler. Onlara kulak vermek için sessizliğe eğilmek gerekir. Bu çocuklar ancak sessizliğe kulak verilirse duyulabilir. O duyduğumuz şey, bir çocuğun sesinden ziyade toplumun duymazlığa verdiği en derin yanıt olur.