Hikâye kitapları okumayı daha çok seviyorum. Okulda girdiğimiz sınavlarda bazı hocalarımız, “Cevaplamaya dilediğiniz sorudan başlayabilirsiniz” diyerek özgürlük tanırdı ya bizlere; ben de bir hikâye kitabına dilediğim hikâyeden başlama özgürlüğümü kullanarak başlarım. Eylem Ata’nın Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan Yanımda Kal adlı kitabına da böyle başlamış, ilk önce “Safra” başlıklı öyküsünü okumuştum. Eylem Ata bu hikâyesinde, bir patlamada bacağının birini kaybeden bir kadının psikoterapisini anlatıyordu.
Birçok yazar psikolog-hasta öyküsü yazmıştır; Eylem Ata da yazmış ama yazar bunu farklı bir formatta, özgün bir yaklaşımla yapmış. Hem biçim hem de anlatım olarak. Beğendim, sıradışı geldi bana.
Kitaptaki diğer hikâyeleri okuyup bitirdiğimde “Safra” başlıklı hikâyeyi dönüp bir defa daha okuma ihtiyacı hissettim. Hikâyeleri okudukça, aralarında bir bağ olduğunu gördüm. Oradan oraya düz, çapraz çizgilerle gösterilebilen bir ağ ilişkisi söz konusuydu. Bu özellikleriyle kitap küçük bir roman havası da bırakıyor geride. Bir hikâyede gördüğümüz bir karakter, bir başka hikâyede karşımıza çıkabiliyor. Kendisi çıkmasa da, oğlu, kızı çıkıyor yıllar sonra. Hastasını iyileştirmeye çalışan bir psikiyatristi, bir önceki hikâyede kendi kendini iyileştirmeye, korkularını yenmeye çalışırken görüyoruz.
Eylem Ata bu kitabında hikâyelerindeki bu bağlarla bize dilediğimiz hikâyeden okumaya başlama özgürlüğü vermiyor aslında. “Kitaba başından başlayın, hikâyelerdeki isimleri ve olayları iyi izleyin” demiş oluyor.
Eylem Ata, Diyarbakır’da doğmuş, üniversiteyi de bu şehirde okumuş. Bana ilginç gelen bir coğrafyada doğup büyüyen yazarları daha bir merakla okurum. Yazdıklarında yaşadığı coğrafyanın izlerini göreceğimi, orada yaşananları izleyeceğimi düşünürüm. Eylem Ata’nın Yanımda Kal adındaki üçüncü hikâye kitabı, Sait Faik Hikâye Ödülü 2025 kısa listesinde yer almıştı. Yazar, 5 ay içinde ikinci baskısı da yapılan bu kitabından önce Boşlukta Büyüyen veUzak Değil adında iki öykü kitabı yayımlanmış. Uzak Değil, 6. Antalya Edebiyat Günleri’nde Yılın En İyi Öykü Kitabı Ödülü’ne layık görülmüş.
Bu kısa bilgilerden sonra kitaba dönelim. Kitaptaki “Ruhiye” adlı hikâyede psikolojik sorunları olan genç bir kız vardır. Matematik dersinden destek almak için felsefe öğretmeninin evine gider, dersten sonra çıkarıp oyuncaklarıyla oynar. Zamanla felsefe öğretmeni Gani de onunla çocuklaşır, onun oyun arkadaşı olur. Eksik kalmış yaşanmışlıkların, tamamlanmamış çocukluğun kendini tamamlama çabasıdır bu. Bu psikolojiyi okuruz hikâyede.
“Mantarlı yemekleri sevdiğimi söyledim. ‘Şükrancım, evinizde haftada kaç gün mantar pişiyor?’ dedi.” Şükran ve Alger’in bu diyaloglarıyla başlayan “İki Pencere” başlıklı hikâyede, bu coğrafyanın zengin ve fakir insanların dünyasında nasıl etkide bulunduğu daha net görülüyor. Şükran’ın babası cezaevindedir, amcası bir faili meçhule kurban gitmiş, dayısı da dağa çıkmıştır. Çevresindeki erkeklerin kaderleri bu üçgen içinde geçmektedir. Aynı hikâyedeki Alger’in dedesi, oğlunu Kürt mücadelesinden uzak tutmak için onu yurtdışına göndermiş, coğrafyanın kaderinden korumaya çalışmıştır. Bu zengin bir ailedir ve kendilerini yaşadıkları coğrafyanın olaylarının dışında tutmaya çalışırlar.
İlk evliliğinden erkek çocuğu olmayan Alger, aile baskısıyla karısından ayrılır, Şükran’la birlikte olur. Şükran’ın oğlu, elit bir ortamda yetiştirilmek için daha bebekken annesinden koparılır. Çocuğa Fransızcadan aşırma, “en seçkin” anlamına gelen Ahraf adı verilir. Annesi ona Hevi adını verir kendince. Ahraf kitabın son hikâyesinde görülüyor. Bir başka hikâyede hikâye kahramanının kızıyla (Nazlı’nın kızı Neva) karşılaşır.
“Aynalı Dolap” başlıklı hikâyedeyse, Alger’in terk ettiği karısının kendini yatak odasındaki dolaba kapatıp orada öylece yaşama çabası, intikam almak için Alger’in yanına gidişleri, orada Şükran’ı ve Alger’le çocuklarının fotoğrafını görmesi, yaşadığı yıkımlar anlatılır. “Aynalı Dolap”, hikâye içinde başka bir hikâye anlatır. Kocasının abisi tarafından dövülüp deli edilen bir kadının hikâyesi. Erkeklerin yanında bu coğrafyadaki kadınların da kaderleri resmedilir.
Hikâyelerde izi sürülen bir başka ana kol, lisenin dans kulübüne katılıp dans etmeyi seven Nazlı’yla Nedim’in hikâyeleridir. Her hikâyede özellikle kadınların mutsuzlukları, acıları, ezilmişlikleri, dramları vardır. Ahret Ana da, Ruhiye’de, Şükran da, Nazlı da, Neva da acılarıyla yaşar durur hikâyelerde. Bu özellikleriyle Yanımda Kal için bir mutsuz kadınlar korosudur da diyebiliriz.
Eylem Ata, dokuz hikâyeden oluşan Yanımda Kal adlı kitabında sürekli bir psikolojik kazı peşinde. Deştikçe, dokunduğu her insandan unutulmaz acılar bırakan yaralar ortaya çıkıyor. Yazar biraz sosyoloji, daha çok psikolojiyle ortaya koyuyor bu acıları. Yaşadığı coğrafyada özellikle kadınların sesi olma çabası olarak görüyorum ben yazdıklarını.
Eylem Ata, kitabı okuyup bitiren okuruna hikâyeler arasındaki bağları çözmesi için, “dön, her şeyi baştan bir defa daha oku” mesajını da veriyor. Hikâyeler de kendisini tekrar okutabilecek nitelikte. Diliyle ve öykülerin derinliğiyle başarılı metinler çıkarmış ortaya yazar.
Kimi metinler kendini kolayca ele vermez; okurun metin çözümü için çaba harcaması, her cümlede bir anlam araması gerekir. Eylem Ata’nın metinleri kısmen de olsa bu türe giriyor. Katmanlar arasında gezindikçe, olayları ve bağları çözdükçe, aynada arananlar yansıdıkça, Yanımda Kal’ı okumak daha keyifli oluyor. Yazar bir bakıma kitabın adıyla da bu mesajı veriyor okuruna: Beni anlamak için benim “Yanımda Kal”.