Mahmut Yesari’den öyküler:

Yakacık Mektupları

Yakacık Mektupları

MAHMUT YESARİ

Vacilando
2021
128 sayfa

21 Mart 2024

AHMET EKEN

Günümüzde yazıları eski İstanbul ile ilgili değerli bir belge olan Osman Cemal Kaygılı (1890-1945), 1931 yılında yayınlanan röportajlarının birinde Yakacık için şunları söyler:

“İstanbul sayfiyelerinin âhu babası, hiç şüphesiz iyi sularının şöhreti Ankara’da bile şan veren Yakacık’tır.”

Yazara göre, otobüsten iner inmez köyün çarşısında,  meydandaki çınarların altında esen rüzgâra karşı bir kahve, bir su içtiniz miydi, tren ve otobüste sarsılan, pişen vücudunuz derhal değişir. Ayrıca semtte pek çok çeşit bu bulunuyor. Tek sorun soğutacak buz bulunmaması. Soğuk su arayanların membalarına kadar gitmesi gerekiyor. Kaygılı köyde lokanta olduğunu belirtiyor ve hava tebdiline gelenler hakkında şu bilgiyi veriyor: “Her sene olduğu gibi bu sene de ekseriyetini Ermeniler, ikinciliği Rumlar, üçüncülüğü Türklerle Yahudiler teşkil ediyor.” Geçmişte otel ve pansiyon sorunu yaşanırken yenilerinin açılmasıyla artık birkaç gün kalmak da sorun değil. Sonuç olarak sütü, yoğurdu, üzümü ve zeytinyağıyla da tanınan semt ideal bir sayfiye yeri…

Yazının üzerinden hayli zaman geçer, bu arada muhtemelen başka yazarlar da semti yazılarına konu etmiş, şu ya da bu yanından söz edip ak kâğıt üzerine taşımıştır, ancak bizim bu bizim malumumuz değil. Malumumuz olan, 1938 yılında okuyucunun karşısına çıkan Mahmut Yesari’nin (1895-1945) Yakacık Mektupları adlı eseri… Semti edebi bir eserin sayfalarına taşıyan Yesari burada bulunan sanatoryumda yatar. Bazısı hüzünlü, bazısı kara mizahın başarılı bir örneği olan, berbat olayların insan sıcaklığını yitirmeden anlatıldığı öykülerdir bunlar.

Mahmut Yesari

Döneminin en çok okunan ve en çok yazan edebiyatçılarından olan Mahmut Yesari uzun zaman bohem bir yaşam sürdürdükten sonra yeniden evlenir ve düzenli bir yaşam sürdürmeye başlar. Ancak giyim kuşamından beslenmesine, çalışmasından gece hayatına kadar tüm yaşamını değiştiren Yesari’nin bu mutlu günleri çok sürmez ve günlerden bir gün ağzından kan gelir, tüberküloza yakalanmıştır. O yıllarda bu tedavisi olmayan hastalığın çaresi sanatoryumlarda aranmaktadır. Yazar da o günlerin ünlü verem tedavi merkezi Yakacık Sanatoryumu’na yatar. Bu uzun bir tedavi sürecinin başlangıcıdır. Bu yıllar yazarın özel hayatının değiştiği, yazar olarak giderek okurunu kaybettiği, unutulmaya başladığı yıllar olacaktır. Sonunda yazar olarak yazmayan, yazamayan, yazsa bile yayınlatacak yer bulamayan bir yazar haline gelir. Son yaptığı iş düzeltmenlik olur ve Yakacık Sanatoryumu’nda ölür…

Yesari ilk mektubunda Yakacık Sanatoryumu’na gidişini anlatır. Semt aslında yazara yabancı bir yer değildir, yirmi yıl önce burada bulanan askerî birlikte görev yapmıştır ve otobüsün camından dışarıya bakarken aklına şimdi uzak bulduğu bu yerlere şikâyeti olmadan geldiği gelir. Oysa bugün otobüsle geldiği halde yolu uzun bulmaktadır. Sanatoryum yeni yapılmıştır, hemen kabul edilmez; doktor kabul gününü, gerekli eşyaları temin etmesi için bir gün sonraya verir. O ve eşi de gerekli eşyaların listesini alıp geri dönerler. Dönüşte yakındaki köyde biraz dinlenen yazar köyün yirmi yıl önceki gibi olduğunu görür. Köydeki tek yenilik yakınlara inşa edilmiş olan sanatoryumdur. Ertesi gün sanatoryuma dönerlerken Yesari’nin kafasında karmakarışık düşünceler dolaşmaktadır. Bir ara zor günler geçireceklerini düşünür, birikmiş paraları veya başka gelirleri yoktur. Dinlenirken çalışmayı ihmal etmemesi gerekmektedir!

Bu arada Yakacık’ın bir sayfiye semti olarak son halini de gözlemleyerek, “Yakacık, İstanbul’un sade adı geçen değil, hatırı sayılan sayfiyelerinden biridir” diye not düşer. Semtte sebzecilik ve meyvecilik canlıdır. Ayrıca yazları buraya oldukça kalabalık bir misafir akını başlar, fakat tüm bunlara rağmen semtte tesis açısından bir yenilik ve değişiklik yoktur. Şu soruyu sorar: Meşhur ayazmanın yakınlarında temiz, güzel, şık, gelene gidene hizmet veren bir gazino neden yoktur? Büyük ve güzel bir otel de yoktur…

Yesari’nin ilk mektubunu izleyen öykülerinde genellikle hastane yaşamından ayrıntılar okuyoruz. Yesari hastalık, dert gibi iç karartıcı şeyler anlatsa bile konudaki hoş bir ayrıntıyı ihmal etmiyor. Örneğin “Kahvecinin Derdi”nde semtin meşhur ayazmasının yanındaki kahveyi işleten Mustafa’nın ruhsat meselesine ne gibi bir çözüm bulduğunu öğreniyoruz.

Yakacık Sanatoryumu

“Kür Saatleri”nde Yesari sanatoryum dünyasını anlatıyor. Öykü ismini bildiğimiz kadarıyla günümüzde artık tedavi metodu olarak kullanılmayan “kür” tedavisinden alıyor. Kür hakkında Yesari’nin anlattıkları şöyle:

Kür saatleri bir sanatoryumda zamanın mühim kısmıdır. Bu zaman gelince hemşireler kür şezlonglarını hazırlar ve hastaları iyice sarar sarmalar, yatırırlar. Kür saatlerinde konuşmak, gülmek ve gizli şekilde bile patırtı etmek yasaktır. (…) Sabah ve akşamları kür saatleri ikişer saattir. (Önceleri bu herkese zor gelir ama zamanla hastalar alışır.) Her gün, saati saatine, dakikası dakikasına tatbik edilen rejim bir sıkıntı olmaktan çıkar, onun istirahat zevki tadılmaya başlanır.

Yazar kür seanslarının ardından hastaların pek bir konuşkan olduğunu ve genellikle konuşmaların iyileşip eve dönme hakkında olduğunu belirtiyor. Zaman zaman yaşanan küçük gerginlikler, çevreden geçen sağlıklı insanların biraz da kıskanarak sohbet konusu edilmesi ve tabii heyecanla beklenen tartı günleri. Kilo almanın iyileşme açısından önemli olduğunu bilen hastalar bu günlerde büyük heyecan, sevinç veya hayal kırıklığı yaşarlar ve neredeyse tümünün pijamasının bir yerlerine tutuşturulmuş bir mavi boncuk, nazar tılsımları veya muska bulunur!

Yakacık Sanatoryumu

Yaşayan bilir, zor zamanlarda tanıdık biri tarafından aranıp sorulmanın önemi bir başkadır. Yesari, “Ziyaret günleri sanatoryumlar için,” diyor, “saatleri, hatta dakikaları sayılarak beklenen günlerdir. Tecrit edilmiş insanlar için bu gün insanlara kavuşmak, insanlar arasına karışmak demektir. Hastalar kendilerini arayacakları beklerler.” Ancak her hastanın kapısını çalan olmaz. Bu gene tahammül edilebilir bir durumdur. Çok daha ağır olan ise umutlandırılıp yüzüstü bırakılmaktır. Ziyaret günlerini irdeleyen Yesari sözlerini şöyle noktalar: “Unutulmak yarı ölümdür. Hastalarımızı unutmakla, onları yaşarken ölüme mahkûm etmeyiniz.”

Yakacık Mektupları,
Çığır Kitabevi, 1961

Ziyaret günleri kitapta yer alan başka öykülerde de işlenir. Örneğin “Akşam Garipliği”nde annesi tarafından sanatoryumun muhasebecisinin sözleriyle “bırakılıp giden” bir çocuğun annesinin veya kardeşinin ziyaretini beklerken yaşadıklarını okuyoruz. “Beklenen Dostlar”da ise heyecanla arkadaşlarının ziyaretini bekleyen, bu arada tıraş olup geleceğini varsaydığı hediyelerin sohbetini yapan, misafirler ayakta kalır endişesiyle erkenden sandalye temin eden ama günün sonunda hiçbir tanıdığı gelmeyen Akpınarlı Tosun anlatılır. Ziyaret sona erdikten sonra koğuş sakinleri ziyaretçilerin getirdikleri çerezleri birbirlerine ikram ederlerken Tosun hiçbir ikramı kabul etmez ve üşüdüğünü söyleyerek yatağa girer. “Ve o gece Akpınarlı Tosun bir ölü gibi” uyur.

Yesari’nin sanatoryumda tanıştığı insanlardan biri de “Ufak tefek, cılız yapılı bir kız” olur. Yükseköğrenim görmüş, her bahisten konuşabildiği için karşısındakini sıkmayan bu kızla bir süre sonra ahbap olurlar. İlerlemiş tüberküloz hastası olan kız sürekli kilo vermesine, uyuyamamasına rağmen inatla hayata sarılmıştır. Ümitlerini muhafaza eder. Canlı ve hatta neşelidir. Sohbetleri sırasında gözleri parlar, sesi canlanır, hastalığını unutur. “O bir ümit dünyasıdır. (…) Ümitlerine, hülyalarına bazen kendini öyle kaptırır ki, kendisiyle birlikte dinleyenleri de garip bir inanış vehmi içine sürükler.”

Ara sıra masum hikâyelerden söz eden ama en çok gelecek günlerin hülyasını kuran yazarın genç sanatoryum arkadaşı, Avrupa sanatoryumlarında tedavi olduğu takdirde “bünyesi için faydalı olacağına inanır. Bu arada oralarda yılbaşını geçirmeyi düşünür. Ama sonra, günlerden bir gün bu sohbetler sona erer, nerede olduğunu soran yazara çok hasta olduğunu, odasından çıkamadığını söyler, fakat yine ümitsiz değildir, “Yine ilerisi için yeni ümitlere, hülyalara kapılmaktadır…”