İnsan ve yaşadığı toprak arasındaki ilişkileri, küçük bir köy, yer, kırsal alan fark etmeksizin sahnelemek, dünyanın süregelen büyük temsillerinin mikro hikâyelerini yansıtmaktır bir yanıyla. Yaşanan ilişkilerin tanıdıklığı açısından, kökü kültürel göreliliği ve ortaklığı içeren antropolojik verilere uzanıncaya kadar, “yerin” pek bir öneminin olmadığı ortaya çıkar. Tepe’de de bir köy var ama köy mü sahiden? Yoksa bir mezra, bir arazi, hatta yerle gök arasında, tabiri caizse asılı kalmış bir kara parçası mı? Ya da metinde geçtiği gibi: “Rüzgârın toprağı”, “Hayvanların toprağı” mı? Anlatıcı-tanık kendi koyuyor noktayı:
Burası Bastides Blanches.
Buharlı harman dövme makinelerinin uğuldadığı ova ile rüzgârın ülkesi, Lure Tepesi’nin gölgesinde uzanan lavanta tarlalarının arasında sıkışmış mezradan geriye kalan yer. (s. 11)
Ne belediye binası ne okul ne kilise ne dükkân… Tüm kırsal tarihin kökeninde yer alan Neolitik döneme olabildiğince yakın bir yer. Ne ki, bir zamanlar, “… Aix derebeylerinin tepelerin çetin havasını solumayı sevdiği dönemde kasabaydı”. “Güzel evlerin hepsi yerle bir” olsa bile, hâlâ bazı izleri mevcuttu. Yani yer adının da işaret ettiği gibi, Les Bastides Blanches (Beyaz Kır Evleri) her zaman bu kadar ilkel değildir.
Kırılgan dengeyi ve çelişkiyi özetlercesine, bu “Rüzgârlar Ülkesi”nde yalnızca dört ev var; biri, hikâye başlar başlamaz felç olan ve anormal şeyler söylemeye başlayan, Bastides Blanches’ın en yaşlı kişisi Janet’inki. Suyun sırlarını bilen, görünenin ötesini gören, doğaya hükmettiğini iddia etmeyen, öfkesini kendisine saklamayan büyücü Janet. Gökyüzüne bakınca havayı tahmin ediyor, yapraklara bakınca hastalıkları seziyor, kendisi de yalancı ve kurnaz olsa da, diğerlerinin yüzüne bakınca yalanları ve kurnazlıkları görüyor. Claude Lévi-Strauss’un aynı adlı eserinde anlattığı bir tür “yaban düşünce” adamı.[*] Ve Janet’in tamamlayanı, aslında karşıt kutbu, doğayı aklıyla ehlileştirebileceğini düşünen, fiziksel olguların bilgisine sahip, zekânın bütün insanların iyiliğine hizmet etmesi gerektiğini, yararlılığın onun başlıca özelliği olduğunu düşünen Kartezyen insan Jaume var. Yetmez mi, bir köyün, hatta iki insan olduktan sonra bir karadeliğin, yaşananlarla bir gerilim alanına dönüşüvermesine?
Yetmez derseniz, iki insan varsa gerilim az kalır derseniz, tarlada çalışırken kürekle bir kertenkele öldüren, Janet’in damadı Gondran’ın, bu olaydan sonra her şeyin ters gitmeye başlamasını, “Doğanın kurallarını ihlal eden kişi doğa güçlerini intikam almaya kışkırtmış olur” diyen Janet’in sözleriyle ilişkilendirmesini ve arka arkaya gerçekleşen olaylarla köyün tehditkâr bir karanlığın mekânı haline gelmesini de ekleyebiliriz. Şimdi dünyanın değişmez, sonsuz hikâyesinin, talim ihtiyacıyla zamanını bekleyen şiddetin dirilip yeni bir vücut bulması için gereken kıvılcım çakmıştır: Köyün pınarı kurur, bir çocuk hastalanır, yangın çıkar. Uğursuzluğun habercisi, vakitli vakitsiz ortaya çıkan kara kedi gibi, batıl inançlar arka arkaya sökün eder. Bu felaketlerin sebebi olsa olsa Janet’tir. Zira ölmek üzere olan ihtiyar adam konuştukça saçmalar; tepenin bir ruhu olduğundan, ona yapılan kötülüklerden bahseder.
Bu noktada hikâye giderek zamansız, mitolojik bir zemine oturur. Sanki birdenbire yerin altındaki güçler uyanmıştır; sanki Tepe’de donuk bir öfke, bu köyün kadınlarına ve erkeklerine karşı dönmeye hazır bir kötülük vardır; sanki bir şeylerin kefaretini ödemek zorundalardır. Köylüler karşı konulmaz bir biçimde o çok eski korkuya, Yunancada Pan’dan gelen panik duygusuna kapılmış durumdadır. “Bütün”ü içine alan, bilinmeyenin, enginliğin, dünyanın gizeminin önsezisi, neredeyse mistik bir vahiy, dehşet ve coşku uyandıran panteist bir sarhoşluk içinde kendini ele verir:
Bir yandan kazmaya devam ederken diğer yandan ömründe ilk defa bu köklerin altında kendi kanına benzer bir kanın aktığını, bir hışımla dalları büküp otları göğe fırlattığını düşünüyor.
Janet’i de düşünüyor. Neden acaba?
Janet’i düşünüyor ve ezilen kertenkelenin üzerine attığı toprak yığınına bakıyor yarı kapalı gözlerle.
Kan, sinirler ve acı.
Kanlı canlı, kendisi gibi bir cana acı çektirdi.
Demek ki etraftaki, bu topraklardaki her hareketi acıya mı neden oluyor?
Bitkilerle hayvanların acı çekmesine mi yol açıyor?
Cana kıymadan ağaç kesmeyecek mi?
Ağaç kesince cana kıyıyor.
Orakla biçince cana kıyıyor.
Durmadan birilerinin canına mı kıyıyor?
…
Her şeyin bir canı mı var?
Janet ondan önce anlamış bunu. (s. 36)
…
Bu topraklar!
Her iki tarafında geniş arazilerin uzandığı, çamurlu uçsuz bucaksız bu topraklar sıra sıra ağaçlar ve su yolları, nehirler, dereler, ormanlar, zirveler, tepeler ve şimşeklerin ortasında yuvarlak şehirleriyle karaya sıkı sıkıya yapışmış insan kalabalığı ya bir canlı ya bir vücutsa?
…
Kertenkelenin üzerine çöktüğüm gibi benim üzerime de yuvarlanabilecek büyük bir kütleyse? (s. 37)
Pan’ın kendisi yarı insan yarı keçiyse, Les Bastides Blanches hayvanların da ülkesidir; her şey yaban domuzunun suya musallat olmasıyla başlamamış mıdır? İlk müdahale, doğa ve kendi dışında bir varlık karşısında –her zaman olduğu gibi– insanın yok etme, öldürme girişimidir ve başarısız oldukça tekrar edilir. Etiyle karnınızı doyuracağınız bir yaban domuzunu avlamak istemenin, dinlenirken sizi rahatsız eden lanet bir kertenkelenin kafasını ezmenin nesi yanlış olabilir ki? Ve yeryüzünün karnını yarıp karıştırmaktan, doyup patlayıncaya kadar yormaktan, böylece hakkını aldığını sanmaktan daha doğal ne olabilir? Doğayı ve onun itaatsizliğini anlamış olan yaşlı Janet’in akılcılık ölçütlerine göre “çılgınlık” sayılan konuşmaları, ileride yaşanacak her dramın lanetidir. “Pratik aklı” yaşlı Janet’in büyülü sözlerinin gazabına uğrayan Jaume’un, olayları durdurabileceğini düşünerek ondan yardım istemesi, tüm varlıkların “Büyük Bütün”e inançta birleştiği, yitik bir dünyanın nostaljik çağrışımıdır sanki:
… Bir şeylerin sana karşı olduğunu anlıyorsun ama ne olduğunu bilmiyorsun. Hepsi, etrafına farkına varmadan baktığın için oluyor. İddiaya girerim, yüce gücü bir kez olsun aklına getirmemişsindir. Hayvanların, bitiklerin, taşın o yüce gücünü. Toprak, gerçek sahibine sormadan, kendi kafanıza göre, sonsuz kullanımınıza açık değil. Senin bir çiftçiden farkın yok, bir de esas patron var… Patronu tanıyor musun? Rüzgârda yaprağın, yaprakçığın ve meyve dolu ağacın dallarının nasıl hışırdadığını hiç duymadın; onun yumuşak sesidir bu işte. Ağaçlar ve hayvanlarla böyle konuşur… Her şeyin kanı onun damarlarında akar. Nefes nefese kalan tavşanları ellerinin arasına alıp, ‘Ah güzel tavşanım benim’ der.
…
Aynı şey ağaçlar için de geçerlidir. Onu tanırlar, ondan korkmazlar. Sen yalnızca sakıngan ağaçlar gördün, gerçek bir ağaç nedir bilmiyorsun. Ağaçlar onunlayken dünyanın ilk günlerindeki gibidir, henüz o ilk dalı kesmediğimiz günlerdeki gibi… Bir orman vardı ve henüz balta sesi yoktu… Akdeniz defnesine, zeytin ağacına, zeytine, bakla kekiğine seslenir ve işte bu yüzden, merhametinden dolayı onların efendisidir. Ve insanlar fazla kötülük yaptığında, Bastides’i bu tepeden silmek isterse fazla bir şey yapmaya ihtiyacı yoktur… Gündüz vakti havaya biraz üflemesi yeter. Elinde yüce gücü tutar… Ağaç dediğin güçlüdür… Hayvan dediğin otların arasında ve dünyada yalnız başına uyur. Yürekleri güçlüdür, onları öldürdüğünde bağırmazlar, gözlerinin içine bakarlar, bakışlarıyla seni delip geçerler. Can veren hayvanlara yeteri kadar bakmamışsındır. Taş dediğin güçlüdür, rüzgâra karşı dik duran o yüce taşlardan biridir… Ezelden beri dünyada olan taşlardan biri, senden, benden, elmadan, zeytinden, ormandan ve hayvanlardan çok önce… henüz kimse doğmamışken vardı… Çareyi bulmak için işte bunları bilmelisin. (s. 75-76)
Bu sözler karşısında hem korkan hem şaşkına uğrayan Jaume eskiden her şeyin nasıl da basit olduğunu geçirir aklından: Tavşan öldürdükleri, şeftali denen şeyin ağızda eriyen şekerli su olduğu, bütün bir çevreye hükmettikleri zamanları. Janet’in artık susmasını istediği bir anda ise işin sırrını öğrenecektir:
… İnsan gerçeği duymak istemiyor. Etrafımızda çok kan var. Canlıların etinde ve ormanlarda kanın ve bitki özsularının tıpkı bir nehir gibi aktığı onlarca, yüzlerce delik var. Kendi ellerimizle açtığımız yüzlerce, binlerce delik. Bunların efendisinin dilinde tüy bitti, yaraları sarmaya yetecek sözcüğü kalmadı. Neticede bu gördüğün hayvanlar ve ağaçlar ona, yani buraların patronuna ait… Sen de, ben de ona aitiz. Zamanla ona giden yolu unuttuk… Bu yolu tekrar bulmamız gerek. (s. 77)
İnsan gerçekten de hakikatleri duymak istemez. Yaşanan felaketler karşısında Jaume’un bulduğu çözüm yolu Janet’i öldürmeyi teklif etmek olur. Bu çözüme karşı Gondran’ın, “O bir insan” itirazı, hayvanın insana, insanın hayvana karıştığı bu mitolojik evrende değerlerin de çarpıtılıp tersine çevrilmesinin, aşınmasının bir sonucu olacaktır. “Kötü niyetli” Janet sonuçta yaşlandığı için saçmalar, cesur Jaume ise Gondran’a bir cinayet işletmek üzeredir. Daha gösterişli bir yorumda bulunursak; bilginin ve doğanın, insanlığın hizmetinde evcilleştirilmesinden yana, Batı hümanizminin savunucusu Kartezyen kahraman Jaume, Janet’i öldürme planıyla kendi değerleriyle alay etmiş olur.
Tepe’de bir köy, dört hane, bir çeşme var; köyün delisi Gagou var. Jaume, Janet, Gondran, Marguerite var. Ne eksik derseniz, ne yazık ki çeviriyle silinen ya da tam karşılanamayan öykünün poetikası, Jean Giono’nun simgelerle ve metaforlarla bezeli dili, şiirsel ve mizahi karşılaştırmalardan, kırsal aksana dayalı sözlü anlatımdan, mecazlardan kotarılan dilin içsel katmanlaşması yok. Mikhail Bakhtin’in roman estetiği teorisinden ödünç alarak, anlatıcının sesini karakterlerin sesiyle iç içe geçiren bir anlatım tekniği olarak “serbest dolaylı söylemin” kullanılmasına bir örnek verelim:
“Evin bir ucundan diğerine bir inleme sesi geliyor. Çatı penceresi olamaz çünkü kapalı. Pencere mi? Camlar sallanıyor ama uğultu yok. Kapı mı? Oysa kilit daha yeni değiştirildi.
Peki o zaman ne?
Gondran yemek yiyor. Isırdığı soğan dişlerinin arasında çıtır çıtır eziliyor.” (s. 23)
Yukarıdaki alıntıda Gondran’ın çiğ soğanını yerken iç sesiyle sorduğu sorular serbest dolaylı anlatımla aktarılmıştır. Ortaya çıkan etki “seslerin kaynaşması, yumuşamasıdır”. Ancak ifade düzeyinde iki ses örtüşmekte, üst üste binmektedir; anlatıcı-tanığın sesi ve Gondran’ın sesi. Hikâyeye akışkanlık kazandıran bu süreç, metin boyunca bir karakterin anlatıcıya dönüşmesi, anlatıcının geri planda kalması, birden fazla anlatıcının ortaya çıkması şeklinde, anlatıcıyla aynı şeyi anlatan, üstelik anlatıcının kendisine atıfta bulunan yazarın kendisine varıncaya kadar teorik olarak uzayıp gidebilir.
Toprağın ve bitkilerin korkunç çığlığının bir anda gotik bir öyküye dönüştüğü Tepe, yorulmak bilmez imge yaratıcısı Giono’nun yakamızdan silke silke insanlığımızı hatırlatmaya çalıştığı bir modernite mesajı olarak da okunabilir.
[*] Buradaki “yaban düşünce”, vahşilerin, ilkel ya da arkaik insanlığın düşüncesi değil, vahşi haldeki düşüncedir.