“İngiltere’den bilinmeyen topraklara doğru yola çıkan bir İngiliz şövalyesinin gerçekle hayalin yer yer birbirine karıştığı seyahat anılarını paylaştığı Sir John Mandeville’in Seyahatleri, 14. yüzyıl Avrupası’nın Doğuyu tanımasında ve anlamasında kaynak olma özelliğini taşır.”
Denizaşırı büyük keşifler öncesi, Avrupalıların coğrafi bilgisinin hayli kısıtlı olduğu yüzyıllardayız. Kıtanın sakinleri dünyanın yuvarlak, hareketsiz ama evrenin ortasında olduğu zannındadırlar. İlk Çağ’da Ptolemaios’un (MS 2. yüzyıl) söyledikleri ve çizdiği haritalar gerçeğe yakın kabul edilir. Antik Çağ’ın coğrafya bilgisiyle Hıristiyanlığı bir araya getiren Ortaçağ coğrafya anlayışına göre dünyanın merkezi Kudüs’tür. “Doğu ise haritalarda çoğu kez yukarıya, bizim Kuzey dediğimiz yere yerleştirilir, burada yükselen dağda yeryüzü cenneti yer alır.” Ve bu cennetin dört ırmağı vardır: Dicle, Fırat, Ganj ve Nil. Hint Okyanusu kapalı sanılmaktadır. Ancak Marco Polo’dan bu yana Uzak Asya’nın zenginliklerinden ve acayipliklerinden herkes haberlidir. Antik Çağ coğrafyacıları gibi, yeni dönem coğrafyacıları da dünyayı üç bölüme ayırır: Avrupa, Afrika ve Asya... ve bunların her biri belli bir dinsel bölgeyle özdeşleştirilir.
Böylesi bir dönemde, 14. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de bir kitap yayınlanır: Sir John Mandeville’in Seyahatleri. Yazar İngiltere’den kutsal topraklara gitmek için yola çıkmış, ancak hacı olduktan sonra geri dönmemiştir. Asya’nın büyük bir bölümünü gezip görmüştür. İddiası, anlattıklarının kendi deneyimleri olduğudur. Bu Ortaçağ yazınında bir ilk değildir, az sayıda da olsa “oraları” gidip gören misyonerler ve tüccarlar vardır. Örneğin Marco Polo kendisinden bir yüzyıl önce uzun bir Asya seyahati yapmış, yolculuğunu yazmıştır ve okunmaktadır. Ancak Mandeville’in kitabı ondan daha popüler olur. Defalarca kopya edilir, kısaltılır, resimlenir, el yazması şeklinde tercüme edilir. Matbaa çağında bile popülaritesini yitirmez.
Sir John de Mandeville, Sir John Mandeville’in Seyahatleri, 1459.
Fotoğraf: New York Halk Kütüphanesi
İngiltere’den “bilinmeyen topraklara” doğru yola çıkan bir İngiliz şövalyesinin gerçekle hayalin yer yer birbirine karıştığı seyahat anılarını paylaştığı Sir John Mandeville’in Seyahatleri kitabı, 14. yüzyıl Avrupası’nın Doğuyu tanımasında ve anlamasında kaynak olma özelliğini taşır.
Kitabın yazarı hakkında elimizde bulunan bilgi, kitabın önsözünde kendini tanıttığı satırlardır:
“Ben, John Mandeville kulunuz, İngiltere’de, St. Albans’ta doğdum. 1322’de yola çıktım, çok topraklar ve denizler aştım, pek çok ülke, ada ve krallık gördüm. Türkiye, Küçük ve Büyük Ermenistan, Tataristan, İran, Suriye, Arabistan, Yukarı ve Aşağı Mısır, Libya, Keldani ülkesi, Habeşistan’ın büyük bölümü, Amazon ülkesi, Aşağı ve Yukarı Hint ülkesinin büyük bölümü ve Hint adalarında yaşayanların yaşayışlarını ve törelerini gördüm. Size bu ülkeleri ve adaları anlatacağım, başımdan geçenleri ve oralarda yaşayanların geleneklerini hatırladığım kadarıyla aktaracağım.”
Ancak bu yetersiz bilgi üzerine bir de ilerleyen yıllarda başka birisi ortaya çıkıp “Mandeville benim” deyince, yazarın gerçek kimliği biraz daha karışır. Sonuç... asıl yazarın kimliğini hâlâ bilmiyoruz.
Araştırmacılar, Mandeville’in kitabını yazarken Rahip Beatus’un 1330 tarihli seyahatnamesiyle Papa IV. Innocent tarafından Moğol İmparatoru’na elçi olarak gönderilen John de Plano Carpini (1246) ve Fransa Kralı IX. Louis adına yine Moğol İmparatorluğu’na giden William Rubruquis’in (1253) yazdıklarından “özgürce” yararlandığını belirtmekteler. Mandeville’in bu yazarlardan yararlanıp yararlanmadığını bilemiyoruz ama kitap sık sık Marco Polo’yu hatırlatmakta!
Sir John Mandeville’in Seyahatleri, 1400-1410, el yazması, Londra.
Fotoğraf: British Library
Mandeville kitabının ilk sayfalarında Kudüs’e gitmenin denizden ve karadan pek çok yolu olduğunu ifade ettikten sonra, dünyanın batısından yani İngiltere, İrlanda, Galler, İskoçya ya da Norveç’ten yola çıkanların Almanya’dan, Macar Krallığı’ndan, Polonya, Panonya ve Silezya topraklarından geçtikten sonra “Bizans olarak bilinen Konstantinopolis’e varacağını, buradan da karadan veya denizden Kudüs’e doğru yola çıkılabileceğini belirtiyor. Konstantinopolis hakkında yazdıklarını okuyunca yazarın şehri çok beğendiğini görüyoruz:
Burada Bizans İmparatoru yaşar. Dünyanın en güzel ve görkemli kilisesi burada bulunur, bu kiliseye Ayasofya denir. (...) Çok büyük ve güzel bir şehirdir, surlarla çevrilidir, üç ucu vardır. Bir kolu Hellespont’a kadar gider. (...) İmparatorun güzel ve görkemli sarayı burada bulunur.
Ardından kısaca Hipodrom’a değinen yazar, Bizanslıların dinî inançlarından ve pratiklerinden söz eder. Şehirde pek çok kutsal emanetin olduğunu, Bizanslıların bunları titizlikle koruduğunu, farklılıklara rağmen onların da Hıristiyan olduğunun altını çizer.
Çeşitli güzergâhlardan ulaşılabilen Kudüs’e ve çevresine geniş bir bölüm ayıran Mandeville şehir hakkında şunları yazar:
Dağların arasında güzel bir şehirdir. Hiç ırmağı ya da kaynak suyu yoktur, suları El-Halil’den gelir. (...) Kudüs şehri Yahudiler, Kenanlılar, Süryaniler, Persler, Medler, Makedonlar, Grekler, Romalılar, Hıristiyanlar, Sarazenler, Berberiler, Türkler, Tatarlar ve başka pek çok milletin yönetimde kalmıştır.
Sir John de Mandeville, II. Edward tarafından İngiltere’den sefere yollanırken.
Sir John Mandeville’in Seyahatleri, 1410, el yazması, Paris.
Gerek şehrin içindeki gerekse çevresindeki dinî yapıları, kutsal yerleri Kitab-ı Mukaddes’ten alıntılarla okuyucuya tanıtan yazar, sözü Kudüs’e beş günlük mesafedeki Şam’a getiriyor.
Şam ticarette gelişmiş büyük ve güzel bir şehirdir. Tüccarlar Hindistan, İran, Irak, Ermenistan ve başka yerlerden getirdikleri malları burada pazarlarlar. İçinde ve dışında güzel yemişler veren bahçeler vardır, etrafı surlarla çevrilidir. Büyük ve kalabalıktır.
Yolculukları boyunca Müslümanlarla karşılaşan, onların yasalarını, törelerini ve inançlarını öğrenen Mandeville bir gün Sultan’la görüşme fırsatı bulur! Dediğine göre Sultan onunla yalnız kalır ve Hıristiyanların yaşamını sorar. “Şükürler olsun, iyi...” cevabını alınca da “hayır” diyerek itiraz eder. Tanrı’ya olması gerektiği gibi ibadet etmiyorlardır; doğru yolda yaşayıp ibadethanelere gideceklerine meyhaneye gidip yiyip içmekte, kavga etmekte, birbirlerini aldatmaktadırlar. Kibirlilik, gösteriş budalalığı, para hırsı, zina hep onlardadır. Mandeville, Sultan’ın dediklerini sabırla dinler ama onun sözleri “ağır” gelir. Ve kendi kendine şöyle der:
Haklılar (...) sefih yaşamımız yüzünden yabancılara böyle görünüyoruz. Müslümanlar ise kutsal kitapları Kuran’ın yolundan ve öğretilerinden hiç ayrılmıyor. Tanrı’nın Muhammed’e (...) gönderdiği mesajlar doğrultusunda yaşıyorlar.
Sir John de Mandeville ve Sultan. Sir John Mandeville’in Seyahatleri, 1410, el yazması, Paris.
Bizanslıları tanıtırken de gördüğümüz gibi, Mandeville farklı dinlere ve mezheplere bağnazca yaklaşan biri değildir. Örneğin, Hindistan’dan söz ettiği bölümden birkaç satırı aktaralım:
Halkı iyi, dürüst ve inançları doğrultusunda yaşayan insanlardır. Hıristiyan olmasalar da kendilerine çok mükemmel ve erdemli bir düzen kurmuşlar, kötülük, fenalık ve günahtan uzak durmuşlardır. (...) Bu halkın inancı bizimki gibi olmasa da, iyi huylu, iyi niyetli ve dürüst insanlar olarak Tanrı’nın sevgili kulları olduklarına inanıyorum.
Kutsal topraklardan sonra Hindistan’a doğru ilerleyen Mandeville, İskitya Krallığı’nı geçerek “yalnız kadınların yaşadığı” Amazon ülkesine varır. Bu ülkeye dair Herodot’un söyledikleri dışında yeni bir bilgi vermeden yol üzerindeki İran ve Afganistan’ı da geçerek nihayet elması bol Hindistan’a varır. Üç bölgeye ayrılan ülkenin kuzeyi çok soğuktur ve ayazdır. Sular hep kristalleşir. Kristal tepelerinden kristal rengi değerli elmas taşı elde edilir. Bu elmaslar Arabistan’da bulunan elmaslardan bile daha değerlidir. Uzun uzun bu değerli taştan bahseden ve maceraperestlerin iştahını kabartan yazar, Hindistan’daki baharat ve ticaretinden, “ölen adamın karısıyla birlikte yakılması” gibi halkın tuhaf âdetlerinden de söz eder.
Çok uzun bir yol katettikten sonra çok büyük, zengin ve ticarette çok ileri bir ülke olan Katay’a varan Mandeville, kitabının bu bölümünde Moğol/Çin imparatorluğunun farklı bir hikâyesini anlatır. Avrupa’dan uzaklaştıkça gördükleri daha da tuhaflaşır. Örneğin, Sumatra’da kadınlar ve erkekler çıplak dolaşmaktadır. İnançlarına göre bu ayıp değildir; hatta Adem ve Havva’nın da çıplak yaratıldıklarını söyleyip, çıplak olmayanların Tanrı’ya inanmadıklarını iddia ederler. Ülkede kadın, erkek, toprak, hasat, hububat... kısaca her şey ortaktır. Ancak kötü bir âdetleri vardır. Mandeville şöyle yazar: “İnsan etini öbür etlerden daha çok seviyorlar!”
Sir John de Mandeville Hind Adaları’nda, Francisco Alvarez, Rahip John’un Toprakları, 1540, Lizbon.
Yine bu bölgede Cava adlı çok büyük bir ada bulunmaktadır. Burada zencefilden karanfile kadar bulunmayan baharat yoktur. Ülkenin kralının dünyada eşi olmayan büyük bir sarayı vardır. Her yer altınla kaplıdır; saraya mensup insanların başlarındaki taç ve haleler değerli taşlar ve incilerle süslüdür. Ülke o kadar zengin ve güçlüdür ki, savaşlarda Katay Hanı’nı bile yenmektedirler. Yazarın gördüğü bir başka ada Borneo adasıdır, oradan da sitayişle bahseder. Burada un elde edilen ağaçlardan başka bal ve şarap veren ağaçlarda yetişmektedir! Ama zehirli ağaçlar da bulunmakta ve bu zehri içenler hemen ölmektedirler. Yahudiler bu zehirle Hıristiyanları ortadan kaldırmaya çalışmışlardır!
Yola çıkmışken Çinhindi’ne de uğramayı ihmal etmeyen yazar, burada da denizdeki bütün balıkların yılda bir kez sırayla geldiklerine ve halkın bunları topladığına şahit olur. Bir de kabuklarının içinde bir insanın yaşayabileceği büyüklükte salyangozlara! Buradan sonra “büyük okyanus denizinin” Caffolos Adası’na varır. Burada sevilen biri ölümcül bir hastalığa yakalandığında topraktaki solucanlar yerine Tanrı’nın meleği olduğuna inandıkları kuşlar yesin diye onu ağaca asmaktalar. Adada daha insafsız âdetler var: Hastaları boğup yesin diye büyük köpekler besliyorlar!
Büyük denizin ötesi bambaşka bir âlem; en sevdikleri iş kavga edip öldürmek olanlar, kan içenler, mağaralarda yaşayıp konuşmayı bilmedikleri için yılan gibi tıslayanlar... Sonuç olarak, Ortaçağ’da yazılmış pek çok seyahatnamenin ortak özelliği olan doğaüstü canlıları Mandeville’de de görüyoruz. Neler yok ki? Yerine göre pigmeler, tek bacaklılar, gözleri omuzlarında olanlar, tek gözlü devler...
Sir John de Mandeville’in “Köpek başlı insanları”, Richard Oberländer-Louis Thomas, Keşifler Kitabı: En Eski Zamanlardan Günümüze Keşif Yolculuklarının Anlatımı, 1890. Fotoğraf: Toronto Üniversitesi Arşivi
Ortaçağ Avrupası’nda dünyanın uçlarındaki yerleri hem merakla hem de korkuyla öğrenmek isteyenlere yönelik bu edebiyat büyük ilgi görmektedir. Mandeville bu ülkelerin tuhaflıklarının, esrarengiz yanlarının yanı sıra göz kamaştırıcı zenginliklerini de anlatarak okuyucuyu “yola çıkması” için teşvik etmekte. Biraz zahmetle oralardan eve sandık sandık altınla dönmek işten bile değildir!
Seyahatleri sırasında gökyüzünü gözlemlemeyi ihmal etmeyen yazar, zaman zaman öyküsünü “bilimsel” delillerle sürdürür. Bu “bilimsel” delillerin “dünyanın etrafında gemiyle dolaşılabileceği kuramının yaygınlaşmasına neden olduğunu” belirten Anthony Grafton, bu konuda şu satırları yazar:
Usturlaplarla elde ettiği gökyüzü gözlemlerini aktarır, Macellan’dan çok daha önce dünyanın çevresinde, doğu rotasıyla da olsa, dolaşıldığına dair bir hikâye anlatır.
Mandeville gençliğinde sık sık anlatılan bir hikâye duymuştur. Adamın biri İngiltere’den ayrılıp dünyayı araştırmaya çıkar. Ve Hindistan’ı ve ötesindeki beş binden fazla adayı geçer. Denizden ve karadan uzun bir yol aldıktan sonra günlerden bir gün kendi dilini konuşanlara rast gelir. Mandeville hikâyesini şu şekilde noktalar:
Ben diyorum ki, denizden ve karadan o kadar uzun zaman gitti ki, bütün dünyanın etrafını dolaştı ve kendi çevresine ulaştı.
Macellan’ın (1480-1521) Mandeville’i okuyup okumadığını bilmiyoruz ama kendisinden bir yüzyıl sonra adlarını, yerlerini doğru yanlış telaffuz ettiği, bazen halkları hakkında tuhaf sözler söylediği ülkeler Avrupalılar tarafından keşfedilecek ve aradan zaman geçince de bu yıllara “Keşifler Çağı” adı verilecektir...