Scala’da Korku’ya dair:

Sınırda bir yer

Scala'da Korku

DINO BUZZATI

Timaş Yayınları
Temmuz 2025
288 sayfa

çev. Esma Fethiye Güçlü

24 Temmuz 2025

NİHAT DAĞLI

Mülkiyetim, evim olmadı; bir süre yerleştiğim, sonra taşındığım evlerde yaşadım. Bana ait veya benim ait olduğum evin alıp göğsüne bastıran, uyutan güvenliğinden yoksun, ev sahibinin vereceği kararın tedirginliğiyle yerleşememeyi öğrendim. Halim bununla sınırlı değil; hikâyemin hepsi yol haliyle kuruldu. Varlığımın tümüne yeten, kendisinden taşmadığım kimlikler de edinmedim. Hep bir şeyleri bitirmiş ve de bir şeylere başlamak üzere buldum kendimi. Bir şehirden, bir tarihten kalkıp gitmek üzere ve bir tarihe, bir şehre yüzümü çevirmiş halde. Artık yaşatmadığını bildiğim iklimden taşmışken, ufkumda hep başka türlü tasavvurlar belirdi. Bir ara “Nesin sen,” demişlerdi, “neyin severisin?” “Kıyı-perverim,” demiştim, “biraz sonra kalkıp gidecekmişim gibi yerlerin ve iklimlerin kenarında duruyorum. Çölleri, dağları, ovaları geçerek vardığım düzlükte denizler karşılıyor beni. Kıyılara varıyorum; karanın ve denizin b/akıştığı yere.”

Denizin kıyısı, karanın da kıyısı değil mi? Kıyı iki tarafa da bakan, iki taraftan da rüzgâr yiyen “ara”. Sınırda bir yer; hem karayı hem denizi gören/gösteren mevki. Oturdun mu buraya, kara da, deniz de gelip yüzüne, içine nakşeder kendini. Kara ve denizi, yeri ve göğü görür, bilir oluyorsun. Ne sadece orası ne sadece burası kalıyor; hem orasına hem burasına dönüşüyorsun. Bunu hep kalbime yakışır buldum. Öyle de derim: Varlık “bir taraf” değil, “her taraf” demek; doğu-batı, kuzey-güney; hepsi. Bir taraftan her taraf görülmez, bilinmez ve dahi yaşanmaz.

Sınırda bir yerde nöbete yazılmışım sanki. Yazıldığım yerde kendime sesler buluyorum devamlı; üstüme-başıma yakıştığını düşündüğüm renkler. Kalbimin kurucusu dediğim yazarlara bakıyorum; hepsi “sınırda” bir yerde görmüş, yaşamış ve yazmışlar. Bir taşkınlık hali içinde, sığamamışlar bir yerlere. Hep eksik bir şeyin yoksunluğu içinde arayıp durmuşlar. Yıkıp yeniden inşa etmişler kendilerini. Neyse bunlar, hep yerinden etmiş onları; durdukları yer çok geçmeden yer olmaktan çıkmış. Ne yerle ne de gökle yetinmişler; dil ve yaşamları ikisine de bulanmış. Olmuş, şimdi olan ve gelecekte olma ihtimali bulunanın kıvamlandırdığı endişeyle titreşmişler. Bir şeyleri aramanın, bunu beklemenin, ihtimallerin belirsizliğinde kararsız... Köklenmeden toprağa, kalabalığı avlayana gömmeden kendini, her bir rüzgâra/şimşeğe açık, olan ne ise sadece onun hakikatine dikkat kesilerek ışımaya bakmak… Durmayan, sürekli akan nehrin kaderini paylaşmak; olmak sadece, olmaya devam etmek…

Karşısına bırakıldığım, baktığım, ayaklanıp keşfe koyulduğum, zirvesine yöneldiğim dağım, okuru olduğum yazarım diyorum; hepsini sınırlarda buldum, buluyorum. Şimdi öykülerinden kalkıp geldiğim Dino Buzzati mesela… Tatar Çölü’nde, sınıra sürülmüş Teğmen Drogo’nun hikâyesinde karşılaştım onunla. Sınırda dolaştırdı zihnimi; kalbime çullanmış yersizliği, olağandan taşmayı, gerçekliğin çatlayan kabuğundan sızan boşluğu, başka türlülüğün mümkünlüğüne açıklığı imleyip durdu. Buzzati’yle epey karşılaştım, çokça okudum onu. Her seferinde onu yeniden görmek, gördüğüm yeni haliyle ona bir daha işaret etmek için cümle kurdum. Tatar Çölü’nde gördüğüm Buzzati’nin yazdırması, sonra diğer metinlerinde karşılaştığım haliyle cümle kurdurması oldu. Ve şimdi, daha yeni Türkçeye taşınmış öyküleri bana bu metni yazdırıyor. Her metinde onu bir veçhesiyle karşılarken, bir daha ikliminden geçerken hep başka yerden baktırdı. Scala’da Korku bir filme götürdü mesela; Lars von Trier’in Melancholia filmine baktırdı. Her öyküsünde ruhumuza sızdırabildiği şeyin ne mene bir hal olduğunu bu film de gösteriyor çünkü. Buzzati’nin metinlerinde ete-kemiğe bürünen, bize görünür gibi olan “sınır ehli”, eh biraz da “rahatsız” insanın hakikiliğine işaret eder, altını çizer Melancholia.

Sınır ehli, tanımlamakta zorlandığımız, gerçekliği büken, alışageleni bozan, başka yerden de sesler duyan/duyuran bu “rahatsız” insanı görmek lazım. Şifa belki de rahatsız olanda. Öyle demiyor muydu Jung? “Ancak yaralı olan, yaradan geçen hekim şifa verebilir.” Ve Sezen Aksu’nun güzelim şarkısı: Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir.” Değil midir? Melancholia’da, yaklaşan felaket karşısında mantığın ve düzenin içinden konuşan Claire (abla) çöküp bir şey yapamazken; eksik, hasta, depresif, uyumsuz Justine “sağlam” bir karakter olarak karşılıyor bizi. Dahası, Claire değil, Justine daha öngörülü oluyor. Çünkü tarihin ve toplumun kurguladığı mantık ve düzen fikrinin (gerçekliğin) mutlaklığı mutlak değil. Claire verili olanı “mutlak” diye satıp ama nihayette cümle kuramaz olurken; sınıra düşmüş Justine’in var oluşun gölgeli ve karanlık taraflarına da bakması, aldığı yara ile görmesi (evet, düşürür bu onu, ancak yanıltmaz) günün sonunda yıkılmaktan kurtarır. Zira mutlak umut derin hayal kırıklığıdır. Justine ise, Terry Eagleton’un “iyimser olmayan umut” dediği halle yol aldığından, nihayet gelen felaket onu yıkmamış, ayaklandırmıştır.

Scala’da Korku’yu oluşturan her öykü bu hakikatin sahnesi gibi. Kitaba ismini veren metin mesela, orada gösterilen… Oturdukları evin, yerleştikleri makamın, dinledikleri müziğin, alıcısı oldukları tablonun üzerinden persona edinmiş ve öylece görünmüş insanlar bir tiyatro salonunda buluşur. Giriş muhteşem, gelişme renkli ama sonuç kâbustur. Somut dahi olmayan tehlikenin ihtimali ve söylentisiyle, şatafatlı o kadar insan oldukları şeyden düşer, diplerinde uyuyan karanlıkla belirirler. Muhteşem gibi görünen yüzlerin aslında bir iç karanlığı örttüğünü anlarız. “Büyüleyen Burjuva”da bir burjuva, ailesiyle gittiği tatil beldesinde ruhuna yorgunluk katan pratiğinden kaçar, kendilerini oyuna kaptırmış çocuklara karışır. Saati unutur, programı unutur, karıştığı oyun üzerinden bir başka iklim bulur. Ruhu kanatlanır sanki. Bir diğer öykü… Merdivenleri çıkan damla desem! Düşmeyen, yukarılara doğru tırmanan damla… İki kere ikinin dört ettiğine o kadar gömüldük ki, başka türlü olmaz sanıyoruz. İki kere iki on eder mi hiç? Sahi, bir kral öldüğünde ne olur? Bir çiftçinin ölümünde olan, vücudunda gerçekleşen şey kralınkinde de olsa ve kral bunu deneyimlese, o güne kadar kendisini yukarılara taşıyan şeyin bu sefer aşağılara ittiğini görmez mi? O kadar yüksekten yani… İnsan bunu son deminde mi anlar? Ölürken uyanması insanın, ona kocaman kayıp olmaz mı? Didem Madak’ın, “Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım” dizesi bağırmaz mı kulağa?

Dino Buzzati (1906-1972)

Her şey ortada! Derin, çok derin uykulara batırmışlar bizi. Başka türlüsü mümkün mü(ydü)? Bilemiyoruz bunu, mümkündür de demiyoruz. Öyle ama bu hakikati görmeye, söylemeye mani değil. Büyürken çekildiğimiz oyun, asıldığımız ip, uzandığımız tepe, rakamlarla şişirdiğimiz hesap adına bir şeyden vazgeçiyor, onu geride bırakıyoruz. Bu kendimiz, kendiliğimiz oluyor. Vazgeçilebilecek kalem muamelesi yapıyoruz kendimize. İş, başarı ve gerçeklik ise vazgeçilmezimiz oluyor. Ne yapmalı? Sorunun cevabı anonim yerden; kimse başka türlüsünü düşünemiyor. Çünkü sürüden ayrılan, kurda-kuşa yem oluyormuş. Aman diyoruz, kurda-kuşa yem olmamak için sür kendini sürünün göbeğine. Sahi öyle mi? Sürünün göbeğinde, bu sefer sürüye yem olmuş olmuyor muyuz? Peki, sürüden ayrılmak, mutlak anlamda kurda-kuşa yem olmak mıdır? Şuna-buna yem olmamak niçin mümkün olmasın? Bir ihtimal dahi olsa, imkânsız mı?

Scala’da Korku’yu okurken gördüğüm, içinden geçtiğim haller bunları düşündürdü. Bir çeşmeden yüzüme su çarpmış gibi oldu. Uyandırıldım sanki. Etrafın üzerime boca ettiği “gerçekçilik” kâbusundan birazcık olsun uzaklaştım. Alıcısı bol personalar daha bir hükmünü yitirdi. Aradaki farkı gördüm: Çocuklar oynadıklarının farkındayken, büyükler yaşamlarının bir oyun olduğunu unutmuş gibiler; gerçek diyorlar buna. Neden olmasın? İki kere iki on da edebilir, bir damla da merdivenlerden çıkabilir. Ölünce uyanmak değil, yaşarken ölmek gerekiyor belki. Olmaz mı?

Canım Buzzati’nin her öyküsü işte böyle yüreklere dokunuyor. Eksik, uyumsuz, şeylere bir türlü yerleşemeyen, hep çekip gidecekmiş gibi duran Justine gibi; bize ele geçirilemeyen, teslim alınamayan bir ruh armağan eden Kafka gibi; büyülere, masallara karıştıran Borges gibi kaçırtıyor, darlığın her türünden özgürleştiriyor. Evet, yaralıyorlar da. Yaralıyorlar ama şifanın da alıcısı kılıyorlar. Bu yaralar sayesinde şifa da bulmuş oluyoruz.