Salondaki Kişiler:

Hayal edilerek kurulan gerçek

Salondaki Kişiler

NORAH LANGE

Can Yayınları
Mart 2025
152 sayfa

çev. Havva Mutlu

24 Nisan 2025

“Mülkiyetin boyutlarına indirgenen bir dünyadan sıkılmış olmalı Norah Lange. Kendi hayal dünyasına çekildikçe yavaş yavaş belirsizliğe dönüşmeye başlayan bir gerçeklik, yerini takıntılardan doğan ve ana temaları ölüm ve yalnızlık olan, iç içe geçmiş sorgulama hikâyelerine bırakıyor Salondaki Kişiler’de.” 

ŞULE S. ÇİLTAŞ

Sürrealistlerin Meksika’dan sonraki yavru vatanı Arjantin doğumlusun; burjuva ve kültürlü bir aileye mensup, Arjantin avangardının bir parçasısın; uzak kuzenlerinden biri Jorge Luis Borges, kocan şair Oliverio Girondo, etrafın yetenekli yazarlarla çevrili. Ne yaparsın? Elbette işe şiirle başlayıp, 1933 tarihli 45 Gün ve 30 Denizci gibi zamanın ötesinde bir roman yazman, 1937 tarihli Çocukluk Defterleri’yle ödüller alman, şimdi bahsini edeceğimiz, 1950 tarihli, Brontë Kardeşler’in portresinden esinlendiğin söylenen Salondaki Kişiler’le de kadınsı temaları yeni alanlara taşıman işten bile değildir.

Mülkiyetin boyutlarına indirgenen bir dünyadan sıkılmış olmalı Norah Lange. Kendi hayal dünyasına çekildikçe yavaş yavaş belirsizliğe dönüşmeye başlayan bir gerçeklik, yerini takıntılardan doğan ve ana temaları ölüm ve yalnızlık olan, iç içe geçmiş sorgulama hikâyelerine bırakıyor Salondaki Kişiler’de. Arjantin’in Buenos Aires kentinde, Juramento Sokağı’nda ailesiyle birlikte yaşayan ve ismi açıklanmayan 17 yaşındaki genç bir kız, boş zamanlarının çoğunu sokağın karşısındaki evde, üç gizemli kadını gizlice gözetleyerek geçirmeye başlar:

… Birisi bir şeyi yanlış hatırladığı ve sabırlı bir sesin bir elbisenin rengini düzelttiği gece doktor çağırdıklarında ben yavaş yavaş kendimden uzaklaşıyordum; çünkü Juramento Sokağı her zaman bana –en azından adını ilk duyduğum anda, sonra başka şeyler de olabilirdi– loş gölgeleri olan ve sokağa bakan bir salonu ve hayatlarından memnun görünen üç net yüzü hatırlatan bir yer olacaktı. O salon bizim değildi ve ben unuttuğum bir şeyi aramak, onu daha mükemmel ve tercih edilebilir hale getirmek için Juramento Sokağı’nda dolaşıyor olmama rağmen, sadece orayı en sevdiğim sokak yapan son yarısına tutunabiliyordum. (s. 11)

Evinin oturma odasından izlediği bu kadınlara odaklanan anlatıcı, onların yüzlerinden, oturma şekillerinden, sessizliklerinden ve aslında her şeylerinden hayat hikâyelerini hayal eder; kendi aralarındaki hüznü, parçalanmış hayatlarını, umutsuzca ölümü, hatta intiharı beklediklerini… Bütün bunlar onlara karşı obsesyon derecesinde bir sahiplik duygusunu, bir sorumluluğu da beraberinde getirecektir. Onları sevmeye, onlar için kaygılanmaya, onlarda kendisini tanımaya başlar. Hiçbir tarih ya da tarihsel bağlam yoktur; röntgenci küçük bir ergenin bakışından, sisli bir pencereden yansıyan görüntüler derin, şiirsel, parçalı cümlelerin arasından aktıkça, bir gizem ya da bir sır estetiğinin kapıları da ardına kadar açılmış olur. İzlenimlerden oluşan bu parçalı yapı, Salondaki Kişiler’le şiirden düzyazıya geçtiği söylenen yazarın tutumunun bir nevi olumsuzlamasıdır:

Odam birdenbire aydınlanıyordu ve şimşek köşeleri birbirinden ayırıp uzaklaştırarak her yeri işgal ediyordu. Kimse beni fark edip de panjurları kapatmamı istemesin diye sakınarak o şimşeklere bakıyordum. Gökyüzüne çizdikleri titrek dikey çizgiler, salınan gölgeler, sonuna kadar açılmış gözlerimin, birbirlerine hiç değmeyen kirpiklerimin arkasında birkaç saniye kalıyordu. O kadınlar benim mümkün olduğu kadar çok şimşek toplayıp birkaç saniyeliğine gözlerimin arkasında tutmaya çalıştığımı görmüş olsalardı, belki de bana kadere karşı savaşmanın hiçbir yararı olmadığını söylerlerdi; çünkü çok geçmeden biri benden sokağa bakan panjurları kapatmamı rica etti. (s. 15)

Norah Lange

Kızın ailesinin bu evle ilgilenmemesi, ev hakkında yalan yanlış bilgiler vermesi, hatta kızın evi gözetlemesinin farkına bile varmaması, gözetlenenlerin hüzünlü yalnızlığından gözetleyenin yalnızlığına, gözetlemenin doğasına ilişkin daha katmanlı bir düşünsel düzeni ele verir. Hep kendi odasında kitap okumasına rağmen, salonda oturup kitap okuyor gibi yaparak gözetlemeye devam etmesinin kimse ayrımında değildir. Bu durum tıpkı salonlarında “izole” kadınlar gibi onu da evdekilerin gözünde “izole” kılar ve giderek zamanı, karakterleri, hikâyeyi ya da hikâyeleri kendi hizmetine alır. Sürekli iç sesiyle muhakeme, mesela metinde geçen postane sahnesinde gerçekliğin kendi sesini bir başkanınki sanacak kadar un ufak olmasına, ezilip dağılmasına, parçalanmasına neden olur: Hayal edilerek kurulan gerçek, kadınlardan yansıyan gerçek, kendisinin kadınlara yansıttığı gerçek… Genç kız gözetlediği kadınları gözetlemediğinde bile onların ne yaptıklarını hayal eder. Merak, kuruntu, beklenti gibi giderek anaforlaşan bir karşılıklılık ilişkisi-ilişkileri ekseninde, gözetlemenin mantığı, konu mesafe, zaman olduğunda bir kez daha katmerleşir. Kafasını boşaltmak için şehirden birkaç günlüğüne ayrılan genç kız, takıntısından biraz uzaklaşsa da, döndüğünde önemli bir şeyler kaçırmış olabileceğinden endişelenir. Kadınların salonunun karanlık olduğunu fark etmesiyle, ölüm gibi, geçicilik, uçuculuk, şeylerin güvenilmezliği, hatta yas odaklı, birbirine dolanan olası kurgular tekrar sökün eder.

Tekdüzelik isyanı mıdır bu? Basit bir gözetleme işinin aldığı boyutlar mıdır? Ya da gündeliğin aynasında korkuların, vesveselerin, krizlerin, üzüntülerin, dramların giderek büyümeleri ya da önemsizleşmeleri, çarpıtılmaları ya da acımasız bir gerçeğin perdelenmesine hizmet etmeleri midir? Belki de Arjantin toplumundaki kadın rolleri ve evde izolasyonun neden olabileceği zihinsel işkenceye dair bir yorum.