Bir tür Fecr-i Âti fecaâti…

Oğuz Atay

Sevgi-Para Geriliminde Atay’ın Sofrası ve Türkiye’nin Ruhuna İzonomik ve Tinbilimsel Bir Yaklaşım

KENAN GÖÇER

Pan Yayıncılık
Aralık 2023
184 sayfa

15 Şubat 2024

SEFA KAPLAN

Kitabın ismi karşısında paniğe kapılmadan sayfaları çevirebilirseniz ya da son yıllardaki o olağanüstü lümpen Türkçe ile söylemek gerekirse, “giriş yapabilirseniz” eğer, birtakım sürprizlerle karşılaşmanız neredeyse kesin. Esasen iktisatçı bir geçmişe sahip olan Kenan Göçer’in kitabı, Oğuz Atay: Sevgi-Para Geriliminde Atay’ın Sofrası ve Türkiye’nin Ruhu’na İzonomik ve Tinbilimsel Bir Yaklaşım[1] ismine gönül indirmek gibi müstesna bir güzellik taşıyor. Bırakın yazmayı, okurken bile insanı yoran bu başlık nereden bulunmuştur, nasıl bulunmuştur ve asıl amaç kitabı okutmamak mıdır, bilmek güç. Kenan Göçer buna benzer durumları “muallak” kavramıyla tanımlıyor, ancak anlaşılan o ki “muğlak” demek istiyor: “… tutunmaya çalıştığı halde tutunamayanlar yahut tutunmak istemeyenler mi denmeli, orası biraz muallak.” (s. 10) Fakat sabırlı davranır da mesela 79. sayfaya kadar gelebilirseniz, en azından izonomi  ile neyin murad edildiğini öğrenebilirsiniz. Göçer’in verdiği bilgiye göre kavramın mimarı Kojin Karatani. Tanımı da Karatani’ye referansla aktarıyor zaten: “Yöneten ve yönetilen ilişkisinin olmadığı, herkesin özgür ve eşit bir biçimde birbiriyle ilişkilendiği toplumsal düzen…” İyi de bu, Marx’tan önce bile tahayyülünden haberdar olduğumuz yani şu asırlardır hasreti çekilen, Spartaküs’ten bu yana (Ah sevgili Roni, ne kadar çok severdin bu filmi) uğruna ölümlere gidilen komünist toplum tasavvurunun ta kendisi değil mi?

Gene de bir problem var. Tanımı entelektüel hafızaya armağan eden Karatani ve bunu biz fakirlerle paylaşma inceliğini gösteren Kenan Göçer bir miktar durup düşünmeli sanki. Zira tanımı bütün ‘muğlaklığına’ rağmen ciddiye aldığımız zaman bile, şu cümlelerdeki buyurgan tavır “herkesin özgür ve eşit bir biçimde birbiriyle ilişkilendiği toplumsal düzen” ile çelişmiyor mu? “... Hikmet de çocuğa, annesini yukarı göndermesini söyler. Nurhayat kapıda görünür görünmez eve davet edip misafirleri için o güzel kuru fasulyesinden pişirmesini ister.” (s. 154) İzonomik düzene aykırı emir kipleri bunlarla da sınırlı değil üstelik: “Hikmet pencereden kafasını çıkarıp sokaktaki bir çocuğa ‘Salim’ diye seslenir ve kardeşini de alıp evdeki sandalyeleri getirmesini söyler (...) Salim’in eline bir kâğıt verir: ‘Bakkal Rıza bunları hemen göndersin, olur mu’ der.” (s. 154)

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla Kenan Göçer genellemelere meftun bir arkadaşımız. Olabilir elbette, Galata Mevlevihanesi’nin haziresindeki kabrinden içler acısı hallerimize bakarak, “Yine zevrâk-ı derûnum kırılıp kenâre düştü” diye hıçkıran Şeyh Galib üstadımız bağışlasın bizi, hepimiz buna benzer ateşten denizleri mumdan kayıklarla geçtik vaktiyle. Gene de, kaynağı belirsiz genellemeler, herkes bir yana, Oğuz Atay’a haksızlık veya saygısızlık kategorisine dahil edilebilir galiba. Zira, izonomik bakış açısını ne kadar zorlarsanız zorlayın, hepsi yadırgıyor yerini: “Atay’a göre tüm kötülüklerin sebebi para sevgisi olduğu için… / para kategorisi dışında kalan her yol sevgiye ve dostluğa çıkar…” (s. 12) “... ironiden başka oynayacağı alan bırakılmamıştır ona…” (s. 13) “Atay, sözü olabildiğince çoğaltıp karmaşıklaştırarak, mesajın alıcısını olabildiğince rafine iletmeye çalışır.” (s. 15)

Ne yazık ki bu kadarla da yetinmiyor yazarımız: “Sadece Tutunamayanlar bile, kısa Türk edebiyatı tarihi olarak okunabilecek özellikler barındırır. Türkçenin bugünkü ifade gücüne ulaştığı ve içinden geçtiği çoğu merhaleyi bu tek romanda görmek mümkündür. Ve bunu yazdığı ilk romanda başarmıştır Atay.” (s. 22) Oğuz Atay en başarısız, dağınık ve savruk romanının böyle bir eksen üzerinde alkışlandığını görse, “Canım insanlar, bana bunu da yaptınız” diyerek Teşvikiye Camii’nin köşesinde “Bat dünya bat, bat da piyango bileti sat” çığlıkları eşliğinde gezinirdi herhalde. Kenan Göçer’in, “Türkçenin bugünkü ifade gücü” ile neyi kastettiğini bilmiyorum ama eğer gazetelerde, dergilerde, asosyal medyada, televizyonlarda, kitapçı raflarında göze çarpan lümpen dilin ifade gücüyse söz konusu olan, mutlaka ironik bir zeminde dolanıyor diyebiliriz! Söylemek bile abes, uzunca bir süredir, en iyimser ifadeyle, üç yüz-beş yüz kelimeyle konuşup yazan bir topluluk gülüp eğleniyor memleket çarşılarında.

Kenan Göçer

Hakkını teslim edelim hemen, Kenan Göçer zaman zaman bu eğlenme tarzının farkına vardığını apaçık ortaya koyan paragraflarla da çıkıyor karşımıza ve böyle durumlarda iddiaları çok daha sevimli bir mahiyet kazanabiliyor:

“Sahiden çözüm önermemiş midir Oğuz Atay? Sağcısından solcusuna, renk vereninden vermeyenine kadar Atay üzerine yazan tüm edebiyatçılar veya eleştirmenler neredeyse sözleşmiş gibidir. Aslında tümüyle haksız da sayılmazlar. Her şeyle ve herkesle oyun oynayan birinin, ülkenin çıkışsızlığına dair çözüm önerse bile bunun ciddiye alınması ne kadar mümkün olabilir ki! İroni ile yatıp kalkan, humorsuz duramayan birinin ülkeye patinaj çektiren zihniyeti aşmak için çözüm bekleyenler de ayrı bir ciddiyetsizlik örneği olarak görülmez mi ayrıca?” (s. 78)

Öyle tabii ki, Nurdan Gürbilek boşuna mı “Kemalizmin Delisi” diye söz ediyordu Oğuz Atay’dan?[2]

Kenan Göçer kaynağı, ufku ve hedefi belirsiz cümleleri de çok seviyor besbelli ki: “Tarihe ve geleneğe bakışında da Tanpınar’dan ayrılır (...) Atay’ın geçmişe, geleneğe, belki Osmanlı’ya karşı eleştirel bakışında, genellikle hocası Mustafa İnan’dan izler taşıyabileceği üzerinde durulmuştur.” (s. 47) MGK yahut Genelkurmay ya da Emniyet bildirilerinin son cümlesini andıran ve bir dipnotla desteklenen “durulmuştur” yükleminin kaynağını merak ediyorsunuz doğal olarak ve karşınıza Kenan Göçer imzalı bir makale çıkıyor. Yani, “durulmuştur” gibi bir belirsizlik söz konusu değil, iddia doğrudan Göçer’e ait. Bu durumda, İTÜ koridorlarında talebesine Mukavemet dersleri vermek ve hakikaten mukavemetle tanıştırmak dışında hiçbir günahı bulunmayan doğuştan yaralı Mustafa İnan’ı bir kenara bırakıp, mesela Kemal Tahir’in Oğuz Atay üzerindeki etkisini araştırmak daha mantıklı olmaz mıydı acaba? Halit Refiğ, Metin Erksan, Cemil Meriç, İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Selim İleri, Naci Çelik, Hulki Aktunç, Hilmi Yavuz, Engin Ardıç gibi isimlerle birlikte Suadiye’deki Alan Apartmanı’nın konukları arasında Oğuz Atay da yok muydu mesela? Bir başka ifadeyle, Osmanlı’ya ve Türkiye’nin Ruhu’na dair fikirlerinin arkasında, kitabın kaynaklarında ismi bile zikredilmeyen Kemal Tahir bulunmasın sakın?[3]

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, “Cümlelerdeki devrikliği, birikimcil düzeni devirmek, ironiyi ise anlamın birikimini, iktidarını veya rahatını bozmak olarak da okuyabiliriz” (s. 16) gibi, bütün çabalara rağmen içinden çıkılması da, içine girilmesi de bir hayli müşkül iddialar mevcut sayfaların mutena yerlerinde. “Atay, Türkçeyi kullananlara değil, Türkçeyi içten duyan, içten kuran ve kavrayanlara ait hissederek duyurur kendisini” (s. 16) diyebiliyor Kenan Göçer gönül rahatlığıyla göğsünü gere gere. Kelime kalabalığını görünce, birikimcil düzen çerçevesinde bile, “hissederek duyurmak” ifadesinin Oğuz Atay’a yönelik büyük bir suçlama anlamı taşıdığını düşünmeden duramadım nedense.

Kenan Göçer bu kadarıyla yetinmeye niyetli değil besbelli ki. Sözgelişi alıntılamaktan imtina edemediğim şu paragraf, en sağlam Atayistleri  bile yerinden yekindirecek ölçüde garipliklerin zincirleme trafik kazasını andırıyor maalesef:

“Güzel olan hiçbir şeyin hülasa edilemezliğini bilerek yazan Atay, gündelik hayatın budalası, Türk edebiyatının kısa tarihi, Türkçenin kilimi, romanın karaşın ve kaygusuz abdalı, Yunus’un miskinliği, Hacivat-Karagöz’ün dostluğu, Nasreddin’in hocalığı ve humoru, Oğuz’un kağanlığı, kara budunun destanlığı, muasır medeniyetlerin seviyesi, Anadolu’nun Danimarka derebeyliği, modernliğin edebi bireyliği ve sermayenin birikimsizliğini ifşa eden Türkiye’nin ruhudur.” (s. 53)

Yunus’un, Hoca Nasreddin’in, Hacivat ile Karagöz’ün, Oğuz Kağan’ın ya da Hamlet’in ne yapacağını hayal bile edemem, ama esasen övgü amacı taşısa da bütünüyle yergiye dönüşen bu ifadeyi duyan Oğuz Atay bir kez daha, “Bat dünya bat” uzun havası eşliğinde, Hüsamettin Albay Tambay’ın üst kattaki veya halkımızdan Nurhayat Hanım’ın alt kattaki koğuşuna sığınırdı büyük ihtimalle. Selimciğim Işık ve Turgut Özben ise muhtemelen yaşlı gözlerle izlerdi bu Fecr-i Âti fecaâtini…

İyi niyetlerle iyi eserler verilebildiği nerede görülmüş ki Olric?[4]

 

NOTLAR:

[1] Kenan Göçer, Oğuz Atay, Sevgi-Para geriliminde Atay’ın Sofrası ve Türkiye’nin Ruhu’na İzonomik ve Tinbilimsel Bir Yaklaşım, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2023.

[2] Nurdan Gürbilek, “Kemalizmin Delisi Oğuz Atay”, Defter, Sayı 14, Temmuz-Kasım 1990. (Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları, 1995)

[3] Sevgili Halit, Halit Refiğ’e Mektuplar, Everest Yayınları, İstanbul, 2011.

[4] Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999. s. 82.