Kendine ait bir zihin

Kendine Ait Bir Oda

İletişim Yayınları
Mart 2024
152 sayfa

çev. Suğra Öncü

2 Mayıs 2024

DEFNE İNCİ ULUS

“Dünya erkeğe dediği gibi kadına da istersen yaz, beni hiç ilgilendirmiyor demiyordu. Dünya kaba bir kahkahayla yazmak mı, diyordu. Yazmak senin neyine?”[1]

Orlando, Mrs Dalloway, Deniz Feneri gibi birçok eserin yazarı, feminist edebiyatın önde gelen isimlerinden İngiliz yazar Virginia Woolf, ilk olarak Eylül 1929’da yayımlanan Kendine Ait Bir Oda adlı kitabında kadınlar ve kurmaca edebiyat arasındaki ilişkiyi kadınların yazma imkân ve imkânsızlıkları açısından inceliyor. Cambridge Üniversitesi’nin kadın kolejleri Newnham College ve Girton College’da verdiği iki konferansa dayanan bu makalesinde Woolf, yazmak isteyen kadının bir miktar parası ve yalnız kalabileceği bir odası olması gerektiğini ileri sürüyor. Bir konu üzerine düşünme ve yazma özgürlüğüne sahip olabilmek için ekonomik bağımsızlığın ve kişisel alanın önemi tartışılmaz elbette. Mutlak ve cinsiyetten bağımsız bir ihtiyaç bu; insanın günlük maddi sorunları unutup sadece yazmayı düşünebilmesi, zihninin içine çekilebilmesi gerekir.

Fakat o zihin üretmek için güvenli bir alan olmadığı, yeni kelimelere, cümlelere yer ayıramadığı, yazmak senin neyine’den kurtulamadığı sürece hangi kadın ne yazabilir? Peki ekonomik olarak bağımsızlaşacağım, kendime ait bir odaya sahip olacağım derken kendini gece gündüz çalışır bulan kadın masa başına oturmaya, düşünmeye ve yazmaya ne kadar vakit ayırabilir? Sonunda yazabilmek için çalışmak yalnızca yazmanın kendisini ertelemez mi? Maddi özgürlük kazanma mücadelesiyle kişisel zamana sahip olma arzusu yan yana gelebilir mi? Ayrıca bu “kişisel zaman” dediğimizi de her gün maruz kaldığımız küçük ya da büyük sorunlar, can sıkıntıları ve çözülmesi gereken problemler işgal ediyorsa eğer, gerçekten yalnız kalmak mümkün mü? Sorular üst üste bindikçe düşünmeye, üretmeye yeri de kalmıyor insanın.

 

Kendime ait odamda oturuyorum, düşünüyorum, yazıyorum. Öyle yazma, böyle yaz. Siliyorum. Odamın kapısı kapalı, ama düşünmek istemediklerimi dışarıda tutamıyorum. Dışarıdan gelen her şeyi kafamın içine alıyorum, bırakmıyorum. Parası ve kendine ait bir alanı olan erkek sayfalar doldurabilir, ancak kadının yazmaya başlamadan kurtulması gereken yük sadece maddi değil. “Özgür” kadın zihnini özgür erkek zihninden farklı kılan ne? Erkeğin özgürlüğü kadının özgürlüğüyle aynı mı?

Yazıyorum, siliyorum. Masamda yığılmış kitapların en üstünde Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’i duruyor. Zamanında kendi adıyla değil, Ellis Bell adı altında yayımlamış; okunmak, ciddiye alınmak, ismini ve itibarını korumak, 19. yüzyılda bir kadın yazar olmaya cüret etmiş olmamak için.

Odamdan çıkıyorum, düşünürken yürümek daha iyi gelmiştir bana hep. Koridor boyunca uzanan raflara bakıyorum. Kitap kapaklarında kadın isimleri görüyorum. Çok şey değiştiğinden değil de, kapağa ismimizi yazabiliyoruz artık. Günümüzde kadın, ismini ve yazar olarak kimliğini saklamak zorunda değil, ancak kapağa ismini yazıp eserine sahip çıkan kadın da üç yüz yıl öncenin anonim kadınından çok daha fazla ciddiye alınmıyor.

Ben Dickinson hakkında bir yazı okurken Plath’le, Plath okurken de Woolf’la tanıştım. Okulda kadın yazarlar okutulmuyor hiç, çok geç fark ettim bunu. Kitabın üstünde Virginia değil de mesela, Victor ya da Vance ya da Vaughn görmek boşvermeyi, kenara atmayı zorlaştırıyordur belki. Onun yazdığı, bir şekilde benim yazdığımdan daha gerçekmiş, daha gerekliymiş gibi. Belki de öyledir gerçekten. İnsanın zihni de odası kadar kendine ait, düzenli, işgal edilmemiş olunca ortaya daha gerçek, daha filtresiz bir eser çıkıyordur. O odanın, o zihnin içinde bölünmeden vakit geçirebilmek silmeden yazmayı kolaylaştırıyordur. Peki ya annemin yazmaya zamanı oluyor muydu acaba ben küçükken? Sormadım hiç.

Virginia Woolf
 

William Shakespeare’in kendisine denk, olağanüstü yetenekli bir kız kardeşi olsaydı mesela, diye soruyor Woolf ve dolayısıyla zihni toplumun fikirlerinden, ekonomik ve duygusal ve ailevi sorunlardan böylesine arınmış olmasaydı o da bir Hamlet, bir Romeo ve Juliet çıkarabilir miydi ortaya? Ailesinden kalan mirası ve kendine ait bir odasının olması Judith Shakespeare’e yeter miydi? Yoksa her editörden, her tiyatro müdüründen, her babadan ve kocadan duyduğu o “Yazmak senin neyine?”  kırar mıydı hevesini? Woolf’a göre böyle dehalar yoksullar ve kadınlar arasından çıkmaz. Doğuştan gelen kıvrak bir zekâ, buna sahip olan bedenin içerisine doğduğu fiziksel veya ekonomik koşullardan daha önemli değil.

Judith Shakespeare’in hikâyesi nasıl biterdi bu durumda? Erkek kardeşinin destek ve tezahürat alarak ortaya çıkardığı mirasına her şeye rağmen denk olabilir miydi? Bir şeyi her şeye rağmen yapmak onu daha mı özel kılar, yoksa elimizden alınan fırsatlara bir bahane midir sadece?

İşin aslı, Judith Shakespeare gerçek değil, hiçbir zaman da olmadı. William Shakespeare’in iki kız kardeşi vardı, Joan ve Anne Shakespeare. Joan bir şapkacıyla evlendi, Anne ise sekiz yaşındayken öldü. Woolf’un Judith için yazdığı son da çok farklı değil: “... bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor.” Gülebilir miyim buna?

 

 

[1] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, çev. Suğra Öncü, İletişim Yayınları, 2015, 16. baskı, s. 59-60.