Yaşar Kemal, Bir Ada Hikâyesi’nde savaşın ve zorunlu göçün insanların yaşamında nelere karşılık geldiğini, aslında bütün bir insanlığı nasıl etkisi altına aldığını anlatır.
1923 yılında, Lozan Antlaşması çerçevesinde gerçekleştirilen Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesini anlatının çıkış noktası olarak ele almıştır. Kurtuluş Savaşı sonrası alınan mübadele kararıyla yurtlarından koparılan insanlar, ulusal ve küresel karar vericilerin adeta nesnesi olmuşlardır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayıp Kurtuluş Savaşı sonrasına dek uzanan bir dönemi kapsayan dört ciltlik roman savaşlara atfedilen kahramanlık söylemlerine karşıt bir anlatıdır. Aynı zamanda ulus-devletçiliğin homojen toplum yaratma anlayışını eleştirmektedir.
Bir Ada Hikâyesi’nin ilk kitabı Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana bir nehrin neden kanadığını anlatır. Diğer bir taraftan da mübadeleyle boşaltılan bir Ege adası olan Karınca Adası’nın geçmişteki yaşantısını okuruz. İzleyen romanda, Karıncanın Su İçtiği’nde yazar adaya Anadolu’dan ve Yunanistan’dan göç eden farklı dillerden, farklı kültürlerden, farklı dinlerden insanların yeni bir toplum oluşturma çabasına ortak eder okuyucuyu.
Ana mekân Birinci Dünya Savaşı’nda hastane olarak kullanıldıktan sonra mübadele zoruyla göçe tabi tutulan Karınca Adası olsa da, Bir Ada Hikâyesi, Kafkaslar’dan Girit’e, Mezopotamya’dan Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsar.
Anlatı boyunca farklı etnik ve dinî kimliklere sahip göçmenlerin geçmiş yaşantılarını birbirlerine anlatarak savaşın yarattığı travmaları birlikte atlatma çabasına tanık oluruz. Bu tanıklık okura yeni bir toplum, yeni bir birliktelik kurabilmenin ancak geçmişte olan biteni anlamakla ve travmatik geçmiş duygusundan kurtulabilmekle mümkün olabileceğini düşündürür.
Hemen tüm yapıtlarında insanın doğadaki öznelerden sadece biri olduğuna vurgu yapan Yaşar Kemal, Bir Ada Hikâyesi’nde insanın insana duyduğu ihtiyacı, muhtaçlığı da ön plana çıkarır. İlk romanda, doğup büyüdüğü adasından ayrılmamak için gizlenerek kalan Hıristiyan Rum Vasili olan bitene duyduğu öfkeyle adaya ilk ayak basanı öldürmeyi kafasına koyar, ancak öldüremediği gibi, adaya ilk gelen Müslüman Türk Yüzbaşı Poyraz Musa’yı fırtınalı bir gecede denizde boğulmaktan kurtarır.
Yazar her bir yeni göçmenin gelmesiyle adadaki akışı bir süreliğine durdurur, gelenlerin geçmiş yaşantılarını, kayıplarını, savaşlardan nasıl etkilendiklerini anlatır ve ardından her gelenin yeni bir renk kattığı anlatı devam eder.
Karıncanın Su İçtiği, Çanakkale Savaşı sırasında akın akın gönderilen yaralıları tedavi etmeye çalışmış, savaştan fiziksel ve ruhsal olarak da yara alarak çıkabilmiş Doktor Salman Sami ve Doktor Halil Rıfat’ın adaya geri dönmeleriyle noktalanır. Doktorlar yanlarında savaştan şehitlik gibi olumlayıcı kavramlarla bile söz edilmesini yasak ederler. Çünkü onlar bugün Gazze’de bombalanmış şehrin yıkıntıları arasında tanklara karşı yürüyen Doktor Hüssam Ebu Safiye gibi, savaşın ne olduğunu görerek, yaşayarak anlamışlardır.
Tüm anlatının dayanağı Yaşar Kemal’in insanlığa bakışındadır:
“Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını dünya için büyük bir kayıp sayarım.”
Yaşar Kemal bir yandan farklı dil, din ve etnisiteden insanların bir arada olma çabasını anlatırken, bir yandan da tarih, kimlik ve bellek kavramlarının günümüze etkisinisorgulamaktadır.
Bilimin, sanatın ve tarihin yaşama hizmet etmek için kullanılması gerektiğini, etkin, ilerleyen ve özgür insana giden yolun buradan geçtiğini söyleyen Nietzsche, Tarihin Faydası ve Faydasızlığı Üzerine adlı kitabında tarihi şu sözlerle sorgular:
“Eğer bir insan yaşamını sürdürmek istiyorsa, geçmişin bir parçasıyla ilişkisini sona erdirme, bu ilişkiyi feshetme gücüne sahip olmalı ve bu gücü zaman zaman uygulamalıdır. Çünkü tarih her zaman büyük olaylardan ve görkemden oluşmaz; aynı zamanda şiddet, zayıflık ve adaletsizlik de içerecektir… Önceki kuşakların ürünü olduğumuza göre, onların çarpıklıklarının, tutkularının ve hatalarının da ürünüyüz...”
Unutmak isteyeceğimiz bir geçmişle bugünü, ancak hatırlamama olanakları üzerine yeniden inşa ederek sürdürebileceğimizi anlatan Nietzsche bugünün yaşamını hiçe sayan, geçmişi bugünden değerli gören aşırı tarih bağımlılığını insanlığın ve yaşamın önünde bir engel olarak görür. Ona göre insan her şeyden önce yaşamayı öğrenmeli, tarihi de yaşamayı öğrenmeye yarayacak şekilde kullanmalıdır. Yalnızca tarihten edindiği bilgilerle donanmış bir insanın aklı bir yığın kavramla yüklüdür, ancak bu kavramlar yaşamın doğrudan doğruya yaşanmasından, algılanmasından çıkarılmış değildir. Nietzsche’ye göre gerçek yaşamı içinde duymayan bir biliminsanı kültürlü, özgür bir aydın değildir, çünkü gerçek kültürün kaynağı yaşamın kendisidir. Bir kültür yaratılması için önce yaşam gereklidir.
Nietzsche’nin bu yaşamı nasıl sağlayacağımıza dair yanıtı ise şudur:
“Gençliğin bağlarını çözmek ve böylece gençlikle birlikte yaşamı da kurtarmak... Gençlik yine doğanın iyi edici içgüdüleriyle yaşamı yeniden kazandırır…”
Bir Ada Hikâyesi’nde olduğu ve bugün yaşamlarını yeniden kazanmak isteyen gençlerin yaptığı gibi, yaşamı kurtarmaktır söz ettiği...
Yaşar Kemal romana, “Deniz o kadar durgun, o kadar durgundu ki, karıncalar su içerdi” diyerek başlar. Karıncanın su içtiği denizler gibi dingin, insanca yaşamaya, barışa dönük umudu, aynı duyguları paylaşan okurlarına bugün de güç veriyor:
“Ben demiyorum ki insan hiç karanlığa, umutsuzluğa düşmez. Düşmez olur mu? Ama insanlığın mayası aydınlık ve umuttur. İnsanlığın mayasında güzel, aydınlık, pırıl pırıl, umut, gelecek türküleri söyleyen düş dünyaları kurmak var.”