Bir Jack London klasiği:

John Barleycorn

John Barleycorn

JACK LONDON

Türkiye İş Bankası Yayınları
2022

çev. Levent Cinemre

9 Mayıs 2024

AHMET EKEN

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak küçük yaştan itibaren gazete satan, fabrikada çalışan, kapak istiridye toplayan bir gemide ve ardından fok avlayan bir gemide tayfalık gibi işler yapan Jack London (1875-1916) bütün bu süreç içinde çeşitli tehlikeler yaşamış, yazar olmaya karar verip masasının başına geçene kadar pek çok maceraperest insanla karşılaşmıştır.

Bu zaman dilimi sırasında beraber olduğu insanların ortak özelliklerinden biri de –kitapta kullandığı ismiyle– John Barleycorn’a, yani viskiye olan düşkünlükleridir. Bay Barleycorn yaşamlarının bir parçasıdır. Kitapta içkinin bu değişik ismiyle ilgili olarak şu bilgi yer alıyor:

“Arpa bitkisini ve bu bitkiden yapılan içkileri simgeleyen kişilik. Belirgin doğa olaylarına bir ruh atfeden pagan dinlerin yaygın olduğu dönemlerde, Kelt coğrafyasında arpanın ekim –filizlenme– olgunlaşma döngüsünün bir ruhunun olduğuna inanılmıştır.”

İnanışa göre hasat zamanı oraklarla acımasız bir şekilde biçilen bu ruh tekrar canlanıp yaşamını bu içkilerde sürdürüyor ve bunu içen de kendisini dünyanın en güçlü adamı hissediyor. Ortaçağ İngilteresi’nde bu ruhun içenlere kötü işler yaptırdığı düşünülüp bu isimle anılıyor ve bir dönem içkiye bu isim veriliyor.

17 yaşında fok avı için Japonya’ya giden London, Yokohama’da, 1893.

Jack London içkiyle çok küçük yaşlarda tanışır. Anlattığına göre daha beş yaşındayken tarlada çalışan babasına götürdüğü biradan içen yazar, babasının yanına vardıktan bir süre sonra ağaçların altında uyuyakalır, ancak bu sıradan bir uyku değildir. İşi biten babası onu uyandırır. Uyanan çocuk midesinin altüst olduğunu, başının döndüğünü görür ve babası onu eve kucağında götürür. Evde durumu daha da fenalaşır, zehirlenmiştir. Sonra biraya bir daha yaklaşmaz.

Uzun bir sürenin ardından bir rastlantı sonucu yeniden içer ve sonuç benzer olunca içkiden tiksinmeye başlar. Ondan uzak duracaktır. Her ne kadar zaman zaman içse de bu tiksinti hiç kaybolmaz. Yazar bu konuda söyle yazıyor:

“Fiziksel olarak alkol tiksintimi hiçbir zaman aşamadım. Ama zapt etmeyi başardım. Bugüne kadar da ne zaman bir şey içsem her seferinde zapt ediyorum. (…) İnsan alkolün vücuda yapacağı etki nedeniyle içmez. İçmemin nedeni beynindeki etkisidir ve bu etki bedenden geçerek geldiği için bedenin hali çok daha kötü olur.”

Ancak tüm bu satırları yazan London ardından itiraf ediyor: “Ama çocukluk hayatımın en parlak renkleri barların ışıklarıydı.” Ayrıca iki tek atmak için bara uğrayan babasının yanında kraker yemesini de unutamaz!

Sonuç olarak alkol her zaman insanların yanı başındadır. Erişimi kolaydır ve büyürken bütün ilgi alanları tarafından da ona doğru itilmiştir. Sokaklarda gazete satarken, uzak diyarlarda denizcilik, madencilik ve seyyahlık ederken hep aynı şey yaşanır. Karşılıklı oturup konuşmak, gülmek, rahatlamak, zorlu iş saatlerinin ardından gevşemek için erkekler nerede bir araya gelirse gelsin yanı başlarında mutlaka bir şişe alkol olmuştur. Maceralarını dinlediği denizciler yaşadıklarını anlatırken bir yandan da içkilerini yudumlamışlardır. Denizcilerin ortak özelliği içkiye olan düşkünlükleri ve barlarda buluşup sarhoş olana, tüm paralarını bitirene kadar içmeleridir.

Caption

Heyecan duymak, erkekliklerini kanıtlamak, kendilerini göstermek için içki içerler. London da onlara katılır ve günlerini onlarla geçirir. Bu arada bizzat yazarın kendisinden öğreniyoruz ki, bünye olarak alkole herhangi bir meyli yoktur, dayanıklı biri olarak asla “küfelik” olmaz. Hatta içtikten sonra yürürken sallanmaz bile, kısacası sağlam bir arkadaştır. Denizcilerin arasına karışır, teknelerinde çalışmayı başarır.

Romanın sonunda okuduğumuz alkolle ilgili radikal görüşleri bu dönemde şekillenmeye başlar, çünkü alkol bir süre sonra onunla yaşayanların akıl ve ruh sağlığının bozulmasına neden olmakta, işlerini yapamaz hale getirmektedir. Bir köşede her şeyini yitirmiş olarak yaşamlarını tamamlamaktadırlar. Yine bu dönemde, karada ve denizde zor, tehlikeli işlerde çalışmanın ardından iki türlü iş olduğunu düşünür. Birincisi kas gücüyle yapılanlar, diğeriyse masa başında akıl gücüyle yürütülen işler. O ikincisini seçer ve yazar olmaya, çocukluğundan bu yana sevdiği kitaplara dönmeye karar verir. Gemilerden ayrılır.

Fakat yazar olabilmek için eğitim gerekmektedir. Oysa o küçük yaşlarda okuldan ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu eksiğini gidermek için okula döner. Bir yıl içerisinde ortaöğrenimini tamamlar. Arkasından da bir süre üniversiteye devam eder, ancak yine okulu terk eder. Yazmaya başlar. Bu yıllar kolay olmayacaktır. Kimi zaman aç kalacak fakat yolundan dönmeyecektir. Bu dönemde içkiyi aramaz, adeta unutmuştur. Yazar ve yazılarını yolladığı dergilerden cevap bekler. Uzun bir süre olumlu cevaplar gelmez ama sonra bazı öyküleri yayınlanır. Ona tanınırlık sağlayan eseri 1900 yılında yayınlanan Kurdun Oğlu olur. Üç yıl sonra yayınlanan Vahşetin Çağrısı bunu kalıcı bir üne dönüştürür. Çalışırken içkiyi aramasa da Bay Barleycorn’dan çok uzaklaşamaz, zaman zaman karanlık dönemler yaşar.

“Snark” isimli yelkenlisiyle çıktığı Güney Pasifik seyahatinde Jack London, 1908.

Bunlardan birini de Pasifik gezisinin ardından yaşar. Çiftliğine dönen London yeniden içmeye başlar. Önceleri günlük bin kelime yazmadan şişeye elini sürmez. Sabah işini tamamladıktan sonra öğlene kadar çakırkeyif olur. Bunu gün boyu sürdürür. Bu arada uyku düzeni de bozulur, uyuyabilmesi için de iki-üç kadeh içmesi gerekmektedir. Çok az uyuyabilmekte ve sabahları “dili damağı kurumuş, başında bir ağrı ve midesinde bir çarpıntıyla uyanmaktadır”. Yeniden canlanmak için yeniden içmesi gerekmektedir. John Barleycorn onu tamamen ele geçirmiştir. Bünyesinin alkolden ayrı kalmasına tahammülü yoktur. Sapa yerlere, içilecek bir şey bulamama riskinin olduğu yerlere giderse mutlaka yanında birkaç şişe bulundurur.

Fakat bir gün durumun farkına varır ve içmemeye karar verir, ancak bunu uygulamak kolay değildir. O günleri şöyle anlatır:

“Ama bu kez yeni ve en şeytani komplikasyon oluştu. İş artık içkisiz yapılmayı reddediyordu. Kelimeler yazılmıyordu. Yazabilmek için içmek zorundaydım. (…) Masamda oturup kalem kâğıtla oynayıp duruyordum ama kelimeler akmayı reddediyordu. Beynim tek bir fikre, odanın karşı duvarındaki içki dolabında duran John Barleycorn’a saplanıp kalmıştı.”

Bunun üzerine yazar kalkıp bardağını doldurur ve ilk yudumdan sonra yeniden yazmaya başlar. Ancak mücadele etmekten vazgeçmez. Dolabındaki içkiler bitince yenisini almaz, her ne kadar sürekli aklı orada olsa da “destansı bir azimle” içki içmeden yazmak için kendini zorlar.

Mücadelesini sürdürürken eski zihinsel hastalığı tekrar nükseder. “Uzun süredir ortalıkta görünmeyen eski hayaletler yine kafalarını kaldırır.” İçkinin neden olduğu karamsarlık hastalığı yeniden ortaya çıkar.

London içkiyle tanışmasından başlayarak onunla yaşadığı serüvenleri anlattığı eserinde içkiden “toptan” kurtuluşla ilgili önerilerini yazar. Öncelikle söylediği, bünyesinin içkiye olan direncinin istisnai bir durum olduğu ve içkinin verdiği hasara inanılmaz biçimde direnebilen bir bünyesi olduğu için hayatta kaldığıdır. Bu nedenle kendisinin örnek alınmasının yanlış olduğunu ifade eder. Peki, içkiye karşı girişilen savaşta neler yapmak gerekiyor? Yazar içkiden en çok acı çekenlerin kadınlar olduğunu öne sürerek çözüme oradan başlıyor. “Bunun ağırlık kazanması için gereken güçten yoksundurlar ama oy hakkına sahip olurlarsa uğruna harekete geçecekleri ilk şey barları kapatmak olacaktır.”

İçkiye ulaşmanın çok kolay olduğunu ve bunun da ilk basamağının barlar olduğunu gören, yaşayan London barların kapatılmasıyla bu sorunun çözümünde önemli bir aşama kaydedileceğini düşünür.

Jack London düşüncesinin gerçekleştiğini göremez ancak ölümünden dört, kitabının yayınlanmasından da yedi yıl sonra Amerika’da alkollü içeceklerin üretimi, ithalatı, nakliyesi ve satışı yasaklanır. Bu süreçte yasak taraftarı pek çok kişinin elinden düşürmediği kitap John Barleycorn olur.