Bir aşkın ve iki ömrün anatomisi

J.P. Sartre ile Söyleşiler

SIMONE DE BEAUVOIR

Everest Yayınları
Ocak 2023
472 sayfa

çev. Hasan Can Utku

29 Şubat 2024

“Bir tür nehir söyleşi edasıyla akıp giden kitap sadece ikili arasında tarihe çoktan kayıtlı ilişki çerçevesinde şekillenmiyor doğal olarak. Her ne kadar yeryüzünün zihinsel serüvenine emanet edilen elli yıllık bir aşkın anatomisi hayli derin bir biçimde dile getiriliyorsa da, Beauvoir ve Sartre yalnızca bundan ibaret değil. Daha doğru bir ifadeyle, söz konusu elli yıla, bu aşkın parantezinde okunaklı bir yeri bulunan ‘68’in o ünlü Fransa tarihiyle birlikte, varoluşçuluktan feminizme pek çok başka ayrıntı da dahil oluyor...”

SEFA KAPLAN

  • Birbirimizi ilk tanıdığımızda bana çokeşli olduğunuzu, kendinizi tek bir kadın ve tek bir macerayla sınırlandırmak istemediğinizi hemen söylemiştiniz ve bu konuda anlaşmıştık; gerçekten bu dönemde başka maceralarınız da oldu ve ben de şimdi size o sırada bu kadınlarda özellikle çekici bulduğunuz özelliklerin ne olduğunu soracağım.
  • Her ne olursa!
  • Nasıl yani?
  • Bir kadından bekleyebileceğim bütün nitelikler, en ciddi olanları bana göre sizde mevcuttu. Bundan dolayı da başka kadınların, örneğin yalnızca güzel olmaları bile yeterli olabiliyordu. Siz benim kadınlara vermeyi istediğimden çok daha fazlasını aldığınız için, diğer kadınlara çok daha azını verebiliyordum ve bundan dolayı onlar da bana fazlaca bağlanmıyorlardı. Yani genel olarak, çünkü epeyce bağlananlar da çıkmıştı. Ama çoğunda durum böyle olmuyordu.
  • Öyle bile olsa soruma, “her ne olursa” şeklinde yanıt vermeniz çok tuhaf. Sanki karşınıza çıkan her kadınla ilişkiye girmeye hazırmışsınız gibi.[1]

Terapistle danışanı arasında geçtiğini söylediğinizde hemen hemen hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bu diyalog sadece Fransa’da değil, dünyanın pek çok başka ülkesinde de derin izler bırakmış bulunan Simone de Beauvoir ile Jean Paul Sartre’ın karşılıklı konuşmalarının küçük bir bölümü sadece.[2] Elli yıllık bir beraberliğin, bir başka söyleyişle elli yıl boyunca yeryüzüne ve gökyüzüne birlikte bakma tecrübesinin somut yansımalarını taşıyan bir metin var karşımızda. İkilinin hayatına yahut değerler sistemine bir parça aşina olanlar muhtemelen zerre yadırgamayacaklardır söz konusu diyalogu.

Ben de yadırgamadım zaten, 472 sayfalık kitaptan bu bölümü bulup ön plana çıkartmam ise sadece tesadüfün yardımıyla açıklanabilir. Genel bir gözden geçirme amacıyla kitabı açar açmaz bu satırlarla karşılaştım çünkü. Beauvoir’ın ifadesiyle, Sartre’ın pek de sağlıklı olmadığı bir dönemde, 1974 yazında Roma’da ve aynı yılın güzünde Paris’te kaydedilen söyleşide, yaşlanmanın kimi insanlara sağladığı bilgeliğin süzgecinden geçtiği aşikâr olan çocukluk dönemine dair yorumlar da dikkat çekiciydi benim açımdan. Zira orada Sartre, erkek yatılı okulunun ilk yıllarında eşcinsel eğilimler içine girdiğini de dile getiriyor son derece samimi bir biçimde. Beauvoir muhtemelen bunu daha önceden bildiği için gayet doğal karşılıyor zaten. Bu yüzden Beauvoir’ın şu sorusuna Sartre’ın 69 yaşında verdiği cevaba dikkat etmekte yarar var kanaatimce:

  • Size çok genel olarak yaşamınızın tamamını nasıl gördüğünüzü sormak istiyorum.
  • Ben her zaman bir insanın yaşamını hem kendisine hem de çevresine dokunan bir nesne gibi görmüşümdür. Yalnızca kendiminkini değil, herkesin yaşamını aşağı yukarı şu şekilde gördüğümü söyleyebilirim: Başlangıçta pamuk ipliği gibi çıkar ama bilgiler ve deneyimler edindikçe yavaş yavaş genişler; yirmi otuz yaşlarına dek yeni deneyimler, serüvenler ve bir dolu duyguyla genişlemesini sürdürür. Daha sonraysa, bir kısmı kendilerinden, bedenlerinden, bir kısmıysa koşullardan kaynaklanan nedenlerle, kişiden kişiye değişen bir yaştan itibaren yaşam kapanma eğilimine geçer; doğum nasıl açılış olduysa ölüm de son kapanış olacaktır. Ancak ben o kapanış ânına, evrensel olana doğru istikrarlı bir genişlemenin de eşlik ettiğini düşünüyorum. Elli-altmış yaşlarında, aslında artık ölüme doğru yol alan bir insan, aynı zamanda başkalarıyla ve toplumla gitgide daha da genişleyen, belli sayıda ilişkileri öğrenir ve yaşar. Toplumsal olanı hem kendisinin hem de başkalarının yaşamı üzerinde düşünmeyi öğrenir. Alttan alta ölmekteyken bir yandan da zenginleşir (...) Her ne olursa olsun, gelişmesinin kendi ölümünden sonra olacağı kesindir. Zaten aslında yaşamının ilk yarısındayken kendini adadığı girişimlerin çoğu, onun ölümünden sonra da ilerlemeyi sürdürüyorsa başarılmış demek olacaktır (...) Başka bir deyişle, ölümün de ötesinde bir gelecek vardır ve bu, ölümü neredeyse o kişinin onsuz da sürmekte olan yaşamındaki bir kazaya dönüştürür. (s. 445-446)
Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir

Simone de Beauvoir söylenenleri hiçbir itiraza yeltenmeden çabucak kabullenecek biri değil elbette. Bir Genç Kızın Anıları’ndan ya da Olgunluk Çağı üçlemesinden gayet iyi hatırlayacağımız bir şekilde, bu cevabı yorumlayışı en az cevabın kendisi kadar çarpıcı tabii ki:

  • Bana kalırsa bu yaptığınız tanım size ve ayrıcalıklı bir yaşam sürmüş kimselere, özellikle de yaşama karşı belli bir ilgiyi hâlâ koruyabilen aydınlara tam olarak uyuyor. Ancak huzurevinde olmasalar bile, yaşlı insanların ezici bir çoğunluğu emekliye ayrıldıktan sonra kendisini yalnız mesleğinden değil, dünyanın geri kalanından da koparılmış halde bulur. Yaşlılık çok ender olarak sizin sözünü ettiğiniz türden bir genişleme anlamına gelir. (s. 446)

Sartre bu sınıflandırma tarzına asla itiraz etmeden, son derece sakin bir sesle özetliyor muhtelif imtiyazların belirlediği hayatını:

  • Yedi sekiz yaşlarındayken istediğimi bildirdiğim şeyi elde ettim. Hangi ölçüde elde ettim? Onu bilemem ama istediğimi yapıp başkalarının okudukları, dinledikleri eserler yazdım. Dolayısıyla da ölürken, çoğu insan gibi, “Ah, yaşamımı baştan yaşayabilseydim başka türlü yaşardım, yaşamı ıskaladım, kaçırdım!” diyerek ölmeyeceğim. Hayır, ben kendimi her şeyimle kabulleniyorum ve olmak istediğim kişi olduğumu açıkça hissedebiliyorum. (s. 455)

Bir tür nehir söyleşi edasıyla akıp giden kitap sadece ikili arasında tarihe çoktan kayıtlı ilişki çerçevesinde şekillenmiyor doğal olarak. Her ne kadar yeryüzünün zihinsel serüvenine emanet edilen elli yıllık bir aşkın anatomisi hayli derin bir biçimde dile getiriliyorsa da, Beauvoir ve Sartre yalnızca bundan ibaret değil. Daha doğru bir ifadeyle, söz konusu elli yıla, bu aşkın parantezinde okunaklı bir yeri bulunan ‘68’in o ünlü Fransa tarihiyle birlikte, varoluşçuluktan feminizme pek çok başka ayrıntı da dahil oluyor. Beauvoir ile Sartre’ın politik pozisyonlarını ve nihayetinde Tanrı kavramıyla münasebetlerini sorguladıkları ya da analiz ettiği bölümler mesela. Kaba bir materyalizmin gölgesine sığınmaya asla tenezzül etmeden yapılan yorumlarla zenginleşiyor:

  • Tanrı’nın olmadığını söylediğimde, sanki dünyada var olan bir fikirden kurtulmuş gibiydim ve onun yerine de ruhani bir boşluk, diğer düşüncelerimin çerçevesi içinde bir çeşit eksik fikir koymuş oluyordum. Sonuç olaraksa bunun sokakla, ağaçlarla, üzerinde insanların oturdukları banklarla çok az bir doğrudan ilişkisi kalıyordu. Kocaman bir sentetik fikir, dünyanın hiçbir parçasına dokunmaksızın ortadan kayboluyordu (...) Tanrı’nın yokluğu her yerde okunabilir olmalıydı. İnsan aynı anda hem dünyada kaybolmuş ve bunun sonucunda dört bir yanından dünya tarafından kuşatılmış, sanki dünyaya hapsedilmiş bir varlıktı; hem de o dünyayı sentezleyerek onu kendi nesnesiymiş gibi görebilecek, dışında ve karşısında yer alabilecek bir varlık. Çünkü artık dünyanın içinde değil, dışındaydı. İşte, içerilik ile dışarılık arasındaki bu ilişki insanı oluşturur. (s. 458-459)[3]

Simone de Beauvoir bu açıklamayla yetinmek yerine sarsıcı bir soruyla tekrar giriyor devreye ve “... Tanrı’ya inanmasak bile dünyayı görmenin bir yolu vardır demek istiyorsunuz” tespitiyle bambaşka bir çerçeveye taşıyor konuşmayı. Jean Paul Sartre, “Tanrı’ya inanmasak bile içimizde hâlâ Tanrı fikrinin kalıntıları duruyordur ve bize de dünyayı Tanrısal yönleriyle göstermektedir” dedikten sonra şöyle temellendiriyor fikrini:

  • Ben kendimi dünyada belirmiş bir toz zerresi olarak değil, beklenmekte olan, kastedilmiş, önceden tasarlanmış bir varlık olarak hissediyorum. Yani aslında yalnızca bir yaratıcının elinden çıkmış olabilecek bir varlık gibi ve beni yaratmış olması gereken o yaratıcı el fikri de beni yeniden Tanrı’ya götürüyor. Doğal olarak, bu kendimi her düşündüğümde ortaya koyduğum çok belirgin ve apaçık bir fikir değil; diğer fikirlerimin çoğuyla çelişiyor ama belli belirsiz de olsa orada duruyor. Kendimi düşündüğüm her seferde de, başka türlü düşünemediğim için hep aynı şekilde düşünüyorum. Çünkü her bireyin bilinci kendi var olma biçimini haklı çıkarır ve kendisini de yavaş yavaş oluşmuş ya da bir dizi rastlantının sonucunda ortaya çıkmış bir şey olarak değil, tam aksine hiç oluşmamış, hiç yaratılmamış, başından beri istikrarlı biçimde orada bütünlüğü içinde var olan bir gerçeklik olarak görür. Zaten bilinç de dünyanın bilincidir ve bundan dolayı da bilinci mi yoksa dünyayı mı kastettiğimizden emin olamayız ve böylece de kendimizi gerçekliğin içinde buluruz. (s. 463)

Beauvoir ile Sartre’ın birikimlerini bütün boyutlarıyla ortaya koyan kitap yeryüzünün tuhaf bir yöresinde yer alan bir ülkenin incir çekirdeğiyle sirke sineği arasında dolanıp duran beyhude gündeminden sıkılanlar için bir cankurtaran simidi bana kalırsa…

 

NOTLAR:

[1] J. P. Sartre ile Söyleşiler, Ağustos-Eylül 1974, Simone de Beauvoir, çev. Hasan Can Utku, Everest Yayınları, s. 261-262.

[2] Böyle bir diyalogun terapistle danışan arasındaki ilişkiyi çağrıştırmasının gerisinde terapi tarihinin tanıklıkları yatıyor. Freud, Ruhçözümlemesinin Tarihi isimli kitabında, psikoterapi esnasında hastayla doktor arasında “gerçek durumla açıklanamayan derin bir duygusal ilişki” doğabileceğini hatırlatarak bu duygusal ilişkinin kimi zaman olumlu, kimi zaman da olumsuz nitelikler taşıyabileceğini söylüyor. “Tümüyle kösnül aşk ile kırıcı bir meydan okuma ve nefretin gem vurulmamış dışavurumları şeklindeki aşırı uçlar arasında değişebilir” diyen de Freud zaten.Ruhçözümlemesinin Tarihi, Sigmund Freud, çev. Dr. Emre Kapkın-Ayşen Tekşen Kapkın, Payel, İstanbul 2000, s. 221)

[3] Bu kitapla meşgul olduğum günlerde izlediğim Freud’s Last Session filmi bambaşka ufuklarda gezinme fırsatı sundu bana. Oxford’da profesörlük yapan Jack Lewis ile Dr. Freud arasında dallanıp budaklanan Tanrı ve din eksenli tartışmalar, arka planda yer alan İkinci Dünya Savaşı gerilimiyle birleşerek çarpıcı noktalara temas ediyordu çünkü. Freud’u Anthony Hopkins’in oynadığını söylersem, ciddi sinema meraklıları muhtemelen daha kolay kavrayacaktır muradımı. Freud’s Last Session: Yönetmen: Matthew Brown. Senaryo: The Question of God isimli kitaptan Armand Nicholi Jr. - Mark St. Germain. Müzik: Coby Brown. Oyuncular: Anthony Hopkins, Matthew Goode, Liv Lisa Fries, Jodi Balfour, Jeremy Northam. Orla Brady. Yapım yılı: 2023.