“Yenilmiş bir halka, mağlup bir medeniyete aitim…”
Amin Maalouf, Doğudan Uzakta
İnsan nereye aittir? Memleketim dediği yer aslında neresidir?
Edebiyat tarihi gösteriyor ki hangi çağın insanı olursak olalım, değişmeyen meselelerden biri de aidiyet duygusudur. Tam olarak nereye ait olduğumuzu bilmek, hissetmek istiyoruz. Tabii ki sebepleriyle. Bu sebeplerin kelimelerle karşılık bulması, cümlelere dökülmesi edebiyat için elzemken, insan için pek de şart değil. Yüreğimizin en derininde duyumsarız gerçeği. Annemizin kulağımıza fısıldadığı, dilimize pelesenk olan ninninin melodisinde, denizden esen sabah yelinin tuzlu kokusunda, yabani otların hışırtısında, yağmurun dokunuşunda, havanın ayazında, güneşin kızgınlığında öyle ya da böyle yakalayıverir, hissederiz ait olduğumuz yeri. Peki aidiyet duyduğumuz mekân ile, yaşadığımız mekân birbirinden farklıysa neler olur? Shida Bazyar’a göre bir yanımız boşlukta savrularak, tutunmaya çalışarak, hep eksik ama hep tetikte kalarak yaşamaya zorlarız kendimizi.
Göçmenlik ya da sığınmacılık hikâyeleri dünya edebiyatında oldukça fazla yer kaplayan konular arasında. Yazarları da yine dünya edebiyatında isim yapan, ciddi okur kitleleri kazanan, uluslararası saygın ödüllere layık görülen kişiler çoğunlukla. Okuduklarım arasında beni en çok etkileyen Amin Maalouf’un Doğu’dan Uzakta adlı romanı olmuştu. Geceleri Sessizdir Tahran’ı okuduğumda ise iki roman arasında hem duygusal anlamda hem meseleyi tanımlayıp konumlandırma açısından pek çok benzerlik gördüm. Elbette ki aşağı yukarı aynı konuyu işlemelerinden ötürü. Shida Bazyar Geceleri Sessizdir Tahran adlı romanıyla 2026 Uluslararası Booker Ödülü finalistlerinden biri. 1979 ile 2009 yılları arasındaki İran’ı, Almanya’yı ve biraz da dünyayı anlatıyor okuruna. Son bölümdeki kısacık metinde tarih verilmemiş olması, Bazyar’ın ülkesiyle ilgili ümitlerinin henüz tükenmediğini sezdiriyor. Nitekim roman 2016 yılında Almanya’da ilk kez basıldıktan sonra, İran’da 2019 ve 2022 yıllarında iki büyük ayaklanma çıkıyor.
Roman dört ana bölümden oluşuyor. Her bölüm ayrı bir karakterin bakış açısıyla, ayrı on yıllık dönemleri anlatıyor. Teknik açıdan Bazyar’ın kurgusu, otuz yıllık bir dönemi doğrusal çizgiden kurtarıp okuru sıkmadan ve odağını kaybettirmeden hem ailenin hem de dünyanın değişimini başarıyla gösterebiliyor. Göç, özellikle zaruri göç tek taraflı bir hamle sayılmamalı. Taraflarının her biri göçten etkileniyor. Kalan da giden de mutlaka değişiyor. Şüphesiz bu değişim sancılı ve acı. Üstelik kelimelerin bir çırpıda anlattığı hiçbir şey olayların insanda bıraktığı izleri belki de tam anlamıyla yansıtmıyor.
1979 yılında mollalarla sol örgütlerin birleşerek şahı devirmesinin hemen sonrasında başlıyor ailenin hikâyesi. Behsad devrimci genç bir öğretmen; ülkesi için layık gördüğü yönetim şekli de sosyalizm. Şahın ülkeyi terk etmesinin ardından mollalarla aralarında başlayan çatışmalara daha fazla direnemiyor ve ailesini de yanına alarak Almanya’ya sığınıyor.
Bazyar romanda bu konuyla ilgili fazla yorum yapmasa da Maalouf kendi romanında şöyle diyor: “Devrim fikri uzun süre sadece ilericilerin alanıydı, bir gün geldi muhafazakârlar tarafından ele geçirildi.” Ve bunu özellikle yetmişli yılların sonunda aniden dünyada boy göstermeye başlayan sağ iktidarlar için söylüyor. Behsad’ın hayali Doğu Almanya’da yaşamak iken hükümet tarafından Batı (Federal) Almanya’ya yerleştiriliyor. Artık karşı çıktığı ideolojilerden biri olan kapitalizmin kucağında yaşamak zorunda. Almanya’nın sığınmacı politikaları doğrultusunda aile belli bir süre kontrol altında tutuluyor, sonrasında onlara uyum sağlamaları için rehberlik eden Bayan Sommer’in de yardımıyla yeni bir hayat kuruluyor. Ancak Behsad azmini, ideallerini, yaşama sevincini yavaş yavaş kaybediyor. Sürekli dinlediği radyodaki haberlerden sevdiklerinin, yoldaşlarının ölümlerini öğrendikçe ülkesinin de günden güne karanlık bir çukura çekildiğini fark ediyor. Bir yandan kaçtığı için suçluluk hissediyor diğer yandan ailesi için başka seçeneği olmadığını düşünüyor. Kendisine ve çevresine anbean yabancılaşıyor.
1989 yılına gelindiğinde ailenin hikâyesini Nahid’in bakış açısıyla okumayı sürdürüyoruz. Nahid, İran’da üniversitede okurken öğrenci eylemlerine karışıyor, Behsad ile de böylelikle tanışıp evleniyor. Aralarındaki bağ kendi kültürlerinde genel kabul gören görücü usulü evlilik rutininin dışında, aşk ile kuruluyor. Molla rejimiyle kadınların üniversiteye girmesi yasaklanınca eğitimi yarım kalıyor Nahid’in. Almanya’ya yerleştiklerinde komşuları Ulla ve rehberleri Bayan Sommer’in desteğiyle yeniden üniversiteye başlıyor. Bu kez ülkesindeki gibi edebiyat okumayı değil siyaset bilimi okumayı tercih ediyor. Olur da günün birinde geri dönebilirlerse, öğrendikleriyle ülkesine fayda sağlamayı amaçlıyor. Nahid’in de tıpkı Behsad gibi çevresine uyum gösterme, insanları tanıma ve anlama girişimleri, başarısızlıkları ve korkuları bu bölümde de bir kadın bakış açısıyla okura aktarılıyor. Duygular 1989 bölümünde daha yoğun, umut daha sağlam.
1999 yılı adlı bölümde ise artık Behsad ve Nahid’in kızları Lale ana kahramanımız. Roman bu bölüm itibariyle asıl meselesini ve anlatımındaki gücü göstermeye başlıyor. Altı yaşında Almanya’ya yerleşen Lale büyüyüp genç bir kız olmuştur. Babasının tedirginlikten ötürü gelmeyi reddettiği ülkelerine annesi ve Almanya’da doğan küçük kız kardeşiyle tatile gitmektedir. Yukarıda bahsettiğim göçmenlik kaynaklı değişimin kalanlarla gidenlerde bıraktığı izler ve boşluklar, Lale’nin İran tatilinin hazırlık aşamasından itibaren gözlemleyip anlattıklarıyla görülüyor. Ülkesinde yaşadığı dönemleri yarım yamalak anımsayan Lale’nin, uzun süredir yaşadığı Almanya’da dil de dahil olmak üzere birçok konudaki değişimi, ülkesine yeniden alışmaya ve onu anlamaya çalışmasını baltalıyor. Bazyar’ın ustaca kurulan sade cümlelerinin içindeki saklı duygular, yine ustaca kurulan sahnelerle okura anlatılıyor. Tamamen sıradan ve rutin olaylar üzerinden ilerliyor yazar. Yemek yemek, misafir ağırlamak, kadınların ve erkeklerin uğraştığı işler, yaş dönemi itibariyle bir miktar cinsellik, dışarı çıkmak, sokakta oynamak gibi… Okura anlattığı spesifik ve sıra dışı hiçbir olay yokken, yalnızlık ve aidiyetsizlik halleri karşıt örneklemeler, kıyaslamalar, muhakemeler eşliğinde derin bir hüzün bırakıyor. Bir zamanlar ülkesindeki her durumu olağan karşılayan Lale, artık bu durumları eleştiriyor ya da yadırgıyor, Almanya’daki yaşamıyla karşılaştırıyor. İran halkının mevcut durumu hazmedişlerini anlayamıyor. Maalouf’un romanında bu durumla ilgili bir diyalog var. Kalan gidene şöyle der: “Kalanlar size bir ülke bırakmak için, bir gün geri dönebilesiniz veya en azından ara sıra ziyaret edebilesiniz diye ellerini kirlettiler.”
Lale, tatil boyunca zaman zaman Almanya’ya özlem duyuyor, zaman zaman İran’daki yakınlarının sıcaklığını ve sevgisini kaybetmek istemiyor. Bir yanı tamamen realist diğer yanı duygusal. Aslında o burada her iki ülkeyi de görüp yaşayan yeni neslin ilk temsilcisi. Anne babasına oranla kolay alıştığı Almanya onun için vazgeçilmezken, doğup belli bir yaşa kadar büyüdüğü, suyunu içip aşını yediği İran da vazgeçilmez. Romanın tarihi belirsiz son bölümünde çocuğuna verdiği isim üzerine görüleceği gibi, bu durum yaşam boyu sürüyor.
2009’a gelindiğinde aile Almanya’ya göçerken henüz çok küçük olan Murad’ın yani Mu’nun hikayesini okuyoruz. Mu artık bir üniversite öğrencisidir ve üniversitede çeşitli sebeplerden ötürü sürekli eylemler yapılmaktadır. Mu’nun ve arkadaşlarının olaylara yaklaşımı okura bu bölüm itibariyle sadece gidenlerle kalanların değil, dünyanın genelinde bir değişiklik yaşandığını gösteriyor. Üniversite birbirinden farklı pek çok ülkeden gelen öğrencilerden oluşuyor ve köken kavramı eskisi gibi önemli ya da bilinmesi icap eden bir durum değil. Dünyada mücadele edilmesi, halledilip çözülmesi gereken daha önemli mevzular var yeni jenerasyona göre. Bunların en başında gelen ise her alanda özgürlük. Maalouf Doğu’dan Uzakta romanında bu durumu şöyle özetler: “Tüm insanlar için tek önemli şey, dünyaya gelmiş olmaktır. Dünyaya! Doğmak, şu veya bu ülkede, şu veya bu evde, dünyaya gelmek demektir.”
Mu’ya yeni tanıştığı bir gençten gelen “nerelisin” sorusu onu düşündürse de arkadaşları tarafınca hoş karşılanmıyor ve faşizan bir girişim gibi değerlendiriliyor. Faşizm demişken, Almanya’nın Nazi politikaları da Bazyar tarafından işleniyor, yeniden filizlenmeye başlayan Nazi düşünceleri ve halkın tedirginliği de anlatılıyor. Mu, ablası Lale ve anne babasına göre İran’dan daha uzak kalmış bir genç. Duygusal bağı da diğerleri kadar güçlü değil. Yine de ailesinin hassasiyetinden dolayı ülkesindeki gelişmeleri takip ediyor, üzülüyor ancak harekete geçmek için içinde bulamadığı gücü arkadaşlarında bulup onlardan destek alarak olaylara dahil oluyor, İran için Almanya’daki eylemlerde boy gösteriyor.
Geceleri Sessizdir Tahran romanı, göç ve uyum sürecini jenerasyon bazında anlatırken, insan ve dünya üzerindeki değişimi de birbirine paralel ilerletiyor. Ailenin en büyüğüyle en küçüğü arasındaki adaptasyon farkının ve sürdürülebilir köken meselesinin gerekçelerinin üstünde duruyor. Bağ kurmak ya da bağı koparmamak hangi göç eden için önemli ve elzem? Bir yere ait olmak veya olamamak durumlarının ana sebeplerini insanın yaradılış özelliklerine mi bağlamalıyız yoksa politik sebeplere mi? Öyle görünüyor ki, yazar tüm bunları suya sabuna dokunmadan ancak söylemeden de geçmeden, genellikle politik sebeplere bağlıyor. Yeteri kadar açık olmaması, bu durumun romanın konusu dışında kalmasından, merkez noktayı ise insanın çevresine entegrasyonunda tutmaya çalışmasından kaynaklanabilir. Fakat satır araları dikkatlice okunduğunda görülüyor ki emperyalizm eleştirisi yapıyor, liderlerin iki yüzlü tavırlarını ifşa ediyor, keyfi ülke politikalarının halk üzerinde kurduğu korku iktidarlarından bahsediyor. En çok ölüm gören nesil, en çok korkup bir köşeye sığınanlar oluyor. Gelecek her yeni nesilden ümidi var yazarın. Kendi kökeninin de İran olduğu bilindiğinden, tıpkı kahramanı Behsad’ın da hayalini kurduğu gibi devrimin bir gün gerçekleşeceğinden emin…