Feminist Mercekten Güzide Bir Arayış

Feminist Mercekten Güzide Bir Arayış

Kadın Birliği’nin Kurucularından Şair ve Yazar Güzide Osman

ZEYNEP TEK

İletişim Yayınları
Şubat 2024
212 sayfa

7 Mart 2024

ÇİĞDEM SEZER

Yazının başlığıyla aynı adlı bir kitap var elimde. Uzun zamandır özlemini çektiğim, hakkında yazı  yazdırma arzusu duyuran bu kitap geçtiğimiz haftalarda İletişim Yayınları’ndan çıkmış. Yazarı Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olan Zeynep Tek. Oldukça dolu bir akademik geçmişi (ve öngörüm, uzun, sağlam bir geleceği) olan Tek bu eşsiz çalışmasıyla edebiyat tarihinin puslu sayfalarında kaybolan bir yazar ve şair kadının, Güzide Osman’ın izini sürüyor. Aslında buna iz sürmek de denmez; olağanüstü öngörüsü ve akademik iştahıyla yok sayılan bir edebiyatçıyı o “yok”luktan çekip çıkarıyor.

Yalnızca edebiyat tarihinin değil, tüm tarihin çoğunlukla erkekler tarafından kayıt altına alındığı düşünüldüğünde, pek çok kadının yine pek çok nedenle bu yazımın dışında tutulduğu bilinmeyen bir şey değil. Zeynep Tek bu tutuma da değinmekle birlikte, asıl yolculuğu Güzide Osman’ın Güzide Sabri’nin “müstear adı” olmayıp apayrı bir kalem olduğunu kanıtlamak üzere kurgulamış. Bu çalışmasıyla tam bir akademik dedektiflik örneği sergileyen Tek’in amacına ulaştığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitabın ilk ilmekleri Zeynep Tek’in Harvard Üniversitesi’nin bir kütüphanesinde Nezihe Muhittin’in “Güzide Osman Hanımefendi’ye” imzalamış olduğu bir kitapla karşılaşmasıyla atılıyor. Kadın Birliği’nin kurucu üyelerinden olan Güzide Osman (1902-1974) “sehven” Güzide Sabri’nin (1883-1945) müstear adı olarak geçer kimi kayıtlara. İşte, elimdeki bu kitap (Feminist Bir Mercekten Güzide Bir Arayış) “iki Güzide’nin tarihinin nasıl birleştiğini ve ayrılacağını” anlamaya/anlatmaya çalışıyor. Bunu güvenilir kaynaklarla kanıtlıyor da. Kitap bir yandan Güzide Sabri biyografisini “tashih” ederken, diğer yandan metinlerini esas alarak Güzide Osman’ı hikâye yazarı, şair, tiyatro eleştirmeni yönleriyle belirginleştiriyor.

Edebiyat tarihinde yokluğa atılmış bir kadın yazarı bulup ona “iade-i itibar, hatta iade-i şahsiyet” etmesi bir yana, bu kitabı benim için özel ve önemli kılan başkaca yanlar da var. Bunların başında, divan şiirinde kullanılan androjen dilin yakın tarihe kadar etkin oluşu konusu geliyor. Zeynep Tek’in söz konusu kitapta dediği gibi “… cinsiyetin bildirilmemesi, cinsiyetleri aşan akışkan bir söylem ve alımlama doğurur”sa da, (s. 113) –yazarın da işaret ettiği şekilde– toplumsal baskının bu konudaki etkileri de yadsınamaz. Benim de ilk dönem şiirlerimi yayımladığım ‘90’lı yıllarda da bu etki sürüyordu. Onca zamandan, onca toplumsal değişimden ve dönüşümden sonra androjen dilin varlığını sürdürmesinin nedeni, Tek’in de belirttiği gibi “akışkan bir söylem ve alımlama” imkânı doğurması veya toplumsal baskı mıydı, yoksa yeni yeni varlık gösteren şair kadınların kolay olanı seçip var olan şiirsel alışkanlıkları sürdürmeleri veyahut kendilerini edebiyat dünyasına kabul ettirmeyi öncelikli saymaları mıydı? (Bu neviden iddialar kanıtlanma ihtiyacı duyacağı ve bu da yazmakta olduğum bu yazının amacından sapmasına neden olabileceği için yanıt vermektense soru sormayı tercih ediyorum.) Konuyu akademik düzeyde tartışacak değilim elbette (Tek bu konulara da değiniyor söz konusu kitapta) ama yaşanmışlıkların izlenimlerini de göz ardı etmemeli. Merakımı celbeden bir diğer konu da edebiyatta görünür olmanın androjen dil kullanmak dışında bir yolu olup olmadığı. (Hadi bu soruyu da androjen bağlamda sormuş olayım da yöneltilebilecek okları azaltayım.)

Zeynep
Tek

Edebiyat kanonunun (ve feminist kanonun) tutumlarını tartışmaya açacak da değilim. Kırk yıldır yapmadığım şeyi şimdi yapmak gibi bir amacım yok. Baştan beri bu tür “sapma”ların beni şiirde istediğim varoluş biçiminden uzak tutabileceği kaygısını yaşadım. Bu yüzden de kadın olmanın getirdiği her tür ek yükün yanı sıra, oluşturmaya çalıştığım şiirimden zaman ve emek çalacak uğraşlardan geri durdum. Çok da bariz bir gerekçem vardı/var: Dünya üzerindeki varoluşumu şiirle/sözcüklerle inşa etmek! Zeynep Tek’in bu çalışması, geride bıraktığım yaklaşık kırk yıllık süreci yeniden gözden geçirmeme neden olması açısından da ilgi çekiciydi benim için. Ama asıl önemli olan, bu okuma serüveninin kişisel bir gözden geçirme olmakla kalmayıp, yazarın sunduğu ipuçlarının ışığında edebiyatımıza/şiirimize farklı bakış açılarıyla yaklaşmak gibi bir imkân sunması. Onca yıldır “akademi” dendiğinde şiir adına hayal ettiklerimin yapılabilir olduğunu göstermesi açısından da önemliydi elbette.

Zeynep Tek’in bu yazıya vesile olan kitabında dediği gibi: “Sesin dile düşme korkusu olmaksızın özgürleşmesi muazzam bir güçtür.” (s. 189) Ve günümüzdeki şair kadınlarda bu özgürleşme nispeten gerçekleşmiş görünmektedir. Elbette bu özgürleşmenin verdiği güçle yazılmakta olan şiirlerin de nicel/nitel değerlendirilmeleri önemlidir. Toplumsal anlamda kazanılan “muazzam güç”ün şiire nitelik olarak yansımasıdır aslolan.

Zeynep Tek’ten alıntılayarak söyleyecek olursam, “etik ve estetik muhasebe” yapılmadığı sürece, bireysel ya da “kanon”a dair görünür olma/kılma/kılınma çabaları sürecektir. Elimdeki kitap bu tür çıkmazların uzağında, bütünüyle etik ve estetik bir muhasebenin ürünü olması açısından da son derece kıymetli. Konuya ilişkin neredeyse tüm çalışmaların hakkını teslim ederek adlarını anması da ayrı bir değerbilirlik. Akademik etik/terbiye de denmeli belki bu tutuma. Zeynep Tek’i bu derinlikli edebi kazısı için kutluyor, çalışmasının başka çalışmaları esinlemesini ve bu alandaki kazıların çoğalmasını diliyorum. Bugün özellikle şiirde süregelen popülerlik, görünür olma, kanona dahil olma/olmama gibi sonuçsuz tartışmaları bir yana bırakıp akademinin etik/estetik muhasebesinin yerini bulması için buna ihtiyacımız var. Aksi halde estetik ölçütlerin uzağında, salt cinsiyete dayalı bir görülme (ya da yok sayma) arzusunun verdiği zarar gibi, kendini çoğaltan akademinin verdiği zararları da taşımak zorunda kalacağız.