Feminist Dehşet:

Aşırılık Yanlısı Feminizme Kısa Bir Övgü

Feminist Dehşet

Aşırılık Yanlısı Feminizme Kısa Bir Övgü

IRENE

Otonom Yayıncılık
Nisan 2025
96 sayfa

çev. Sina Tekin

17 Temmuz 2025

“Kadınlara kötü davranan, hatta onları öldüren bir sistem karşısında, şiddete şiddetle karşılık vermek hayati, meşru ve gereklidir.”

MELİKE SÖNMEZER

Feminist Dehşet: Aşırılık Yanlısı Feminizme Kısa Bir Övgü, Sina Tekin’in çevirisiyle Otonom Yayınları tarafından geçtiğimiz nisan ayında yayımlandı. Eserin yazarı Irene, Paris’te yaşayan bir feminist aktivisttir. Günümüz dünyasının toplumsal dinamiklerine doğrudan temas eden kitap, giriş ve sonsöz bölümleri dışında üç ana bölümden oluşur ve hem dünya tarihine hem de feminist tarihe müdahil bir bakış açısıyla yaklaşır. Feminizmi çok katmanlı tarihsel bağlamlarıyla birlikte, günümüz koşulları çerçevesinde ele alen çalışmada, ilk olarak temel kavramlar açıklığa kavuşturulmakta, eserin adının neden “Feminist Dehşet” olarak seçildiği, “Giriş” bölümünde ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır. Orijinal Fransızca başlık “La Terreur Féministe” (Feminist Terör) olup, bu ifade Türkçeye doğrudan çevrilmek yerine, çevirmenin notuyla gerekçelendirilen farklı bir başlık tercih edilmiştir. Bu durum, çeviri sürecinin yalnızca dilsel değil, kültürel ve politik bağlamları da dikkate alması gerektiğini göstermektedir.

Eser, feminist edebiyatın erkek egemen dile karşı geliştirdiği eleştirel yaklaşımı yeniden gündeme taşır. Dilin inşa edici gücüne karşı baştan itibaren sorgulayıcı bir tavır benimsenmiştir. Irene, özellikle “dehşet”, “şiddet” ve “feminist agresiflik” gibi kavramlar üzerine düşünmeyi teşvik eder. Bu bağlamda, yönelttiği “Feminizm gerçekten kimseyi öldürmedi mi?” sorusu, kitap boyunca üzerinde düşünülen temel bir eksen haline gelir.

Kitapta kadınların ataerkil sistemde faillerine yönelik uyguladığı bireysel şiddet örnekleri küresel bağlamda ele alınmakta ve tartışmaya açılmaktadır. Irene, 2018 yılında sosyal medya aracılığıyla başlayan #MeToo hareketiyle Fransa’da ortaya çıkan #BalanceTonPorc kampanyalarının feminizme katkısını değerlendirir. Yazar, feminizmin pasif, zarar vermeyen bir hareket olarak temsil edilmesine karşı çıkar ve bu algıyı eleştirel bir bakış açısıyla sorgular.

Irene düşüncelerini şu temel ilke etrafında inşa eder:

“Kadınlara kötü davranan, hatta onları öldüren bir sistem karşısında, şiddete şiddetle karşılık vermek hayati, meşru ve gereklidir.”

Bu ifade, feminist mücadelenin şiddet karşısındaki tutumunu net biçimde ortaya koyar. Irene, kadınların “şiddet uygulayan” özne olarak temsil edilmediğini ve bu temsil boşluğunun da ataerkil medya düzeninin bir sonucu olduğunu savunur. Yazar tarih boyunca kadınların yaşamlarını korumak için başvurdukları şiddeti meşru müdafaa olarak nitelendirir. Kadınların şiddetin faili olmadığını söyler, mağduriyetlerinin sonucu olarak bu yola başvurduklarını ve bunun da en temel hakları olduğunu vurgular.

Bu bağlamda, Irene kadınların tarih boyunca verdikleri mücadeleleri görünür kılmak üzere farklı dönemlerden ve coğrafyalardan örnekler sunar. Judith’in Holofernes’i öldürdüğü anlatıyı yeniden yorumlayan ressam Artemisia Gentileschi’den Millennium serisindeki Lisbeth Salander karakterine, 2005 yılında kızına cinsel istismarda bulunan kişiyi yakarak öldüren Maria del Carmen’e kadar pek çok örnek, kadınların eril şiddete karşı direnişlerini ortaya koyar. Bu örnekler tarih yazımında –çoğunlukla görmezden gelinen–  kadın öznesinin yerini yeniden düşünmeye davet eder.

Artemisia Gentileschi,
Judith Holofernes’in Başını Keserken.
Roma 1593 - Napoli 1652/53.

Eser meşru şiddet zemininde şekillendirilmiş bir kolektif hafıza alanı kurmayı amaçlar. Süfrajet hareketinden SCUM Manifesto’ya, 2019’da Meksika’da başlayan #NoMeCuidanMeViolan isyanına kadar uzanan bir çizgide feminist mücadelenin tarihsel sürekliliğini ortaya koyar. Irene feminizmin özünde barışçıl ve edilgen bir hareket olarak konumlandırılmasının karşısında durarak, kadınların mücadelelerinde şiddetin zaman zaman kaçınılmaz olduğunu ifade eder. Kadınlardan mücadele ederken dahi “kusursuz” ve “makbul” davranış biçimleri sergilemelerinin beklenmesini ataerkil sistemin bir başka tezahürü olarak eleştirir.

Eser birinci, ikinci ve üçüncü dalga feminizm ayrımlarını didaktik bir şekilde sıralamak yerine, tarihsel tüm süreçlerde şiddetin feminist mücadelede yer aldığını savunur. Şiddet erkek dünyasına özgü bir araç olmaktan çıkarılarak, kadınların da bu tarihsel zeminde haklarını savunmak için başvurduğu bir araç olarak konumlandırılır. Bu yaklaşım feminist mücadelenin doğası üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılar.

Sonuç olarak Feminist Dehşet, feminist teoriye yeni bir perspektiften yaklaşarak radikal bir tartışma alanı açar. Feminist mücadelenin araçlarını yeniden tanımlamaya çağıran bu çalışma cesur, sarsıcı ve düşündürücü bir eserdir. Feminist Dehşet aynı zamanda feminist kuramda güçlü ve farklı bir tartışma penceresi açması nedeniyle önemlidir.

Bu eseri dilimize kavuşturan, feminist literatüre katan her bir yayın emekçisinin emeğine sağlık.