Babaannemin kaybının ardından daldığım anneanne-babaanne edebiyatında okuduğum ilk kitaplardan biri Aslı Alpar’ın anneannesi hakkında kaleme aldığı ve resimlediği Emine Hanım’ın Romanı olmuştu. Elbette burada en çok ilgimi çeken, Alpar’ın anneannesinin fotoğraf albümlerine yaptığı ziyaretti. Anneannesinin fotoğraflarıyla nasıl ilişki kurduğu ve bu fotoğraflar üzerinden anneannesinin öyküsünü nasıl aktardığı sorularıyla birlikte bir süre bu kitapla haşır neşir oldum. 2024 yılında Karakarga Yayınları’ndan çıkan bu çizgi romanda Alpar anneannesini ve fotoğraflarını merkeze alıyor. 2011 yılında alzheimer hastalığına bağlı olarak bu dünyadan ayrılan anneannesinin yokluğunu şöyle anlatıyor kitabının sonunda:
Cenazesi kalabalık değildi, oğlu gelmedi. Biz bizeydik. Gömdük, döndük… Yokluğunu en çok eve döndüğümüzde evden ayrıldıktan sonra da onun olan koltuğunu ve o koltuğu terk etmeyen kedisi Nazar’ı görünce hissettim. (s. 67)
En başa dönecek olursak, Emine Hanım’ın Romanı bir düğün fotoğrafıyla başlıyor, tıpkı bazı albümler gibi. Benim bildiklerim babaanneminkiler. Onun evinden aldığım her iki albüm de düğün fotoğraflarıyla açılıyor. Eski siyah-beyaz görüntülerin ağırlıkta olduğu ve bugüne daha uzak fotoğraflardan oluşan albümün ilk sayfalarında kendisinin ve kardeşlerinin nikâh ve düğün fotoğraflarını görüyoruz. Günümüze daha yakın olan ise çocuklarının düğün fotoğraflarıyla başlıyor, ama babaannem bu sayfaların arasına gelinliğiyle birlikte dedemle stüdyoda verdiği bir pozu da yerleştirmeyi ihmal etmemiş. Aslı Alpar’ın yer verdiği 1938’de çekilmiş karede ise Emine Hanım’ın kardeşinin evlendiğini görüyoruz. Alpar bu fotoğrafta dikkatleri hemen anneannesinin gülmeyen yüzüne çekiyor. Emine Hanım gülmüyor, çünkü ablası, Emine Hanım’ın Sait Bey’le gizli mektuplaşmalarını kısa bir süre önce gün yüzüne çıkarmış. Bunun üzerine Sait Bey’le ilişkisi kesilen Emine Hanım, onu ilk istemeye gelen adama “Tamam!” demiş.

Aslı Alpar, Emine Hanım’ın Romanı’nda bir yandan anneannesiyle Sait Bey’in hikâyesinin peşine düşerken, bir yandan da anneannesinin yaşadığı ruh sağlığı sorunlarını görünür kılıyor. Anneannesinin tercihlerinde ve karşılaştığı sorunlarda cinsiyet eşitsizliğinin altını çizen Alpar, kitabın çerçevesini Phyllis Chesler’ın Women and Madness (1972) başlıklı metniyle kuruyor. Chesler, cinsiyet, ırk, sınıf ve cinsel yönelime dayanarak belirlenen hastalık tanımlarındaki çifte standarda dikkat çekerek, “Kadınların deli olduğuna kim karar veriyor?” diye soruyor.[1] Bu metinden yola çıkan Aslı Alpar da böylece Emine Hanım’ın Romanı’nda hem anneannesinin hem de pek çok kadının romanını yazmış oluyor.

“Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya” için karalayan Aslı Alpar[2] bu defa meziyetini anneannesi için kullanıyor. Aile fotoğraflarını illüstrasyonlarıyla biraraya getiriyor, onlara müdahalelerde bulunuyor. Anneannesinin ona anlattığı hikâyelere çizgileriyle birlikte eşlik ederken, zaman zaman hikâyelere doğrudan Emine Hanım’ın ağzından yer veriyor. Böylece Alpar sadece Emine Hanım’ı anlatmakla kalmıyor, sayfalarında ona da bir alan açıyor.

Alpar’la birlikte anneannesinin fotoğraflarına bakarken, bazen bu karelerin nerede ve ne zaman çekildiğini öğreniyoruz. Kimi zaman da fotoğraf stüdyolarına ve arkasındaki notlara göz gezdiriyoruz. Az da olsa bu fotoğrafların nasıl dolaşıma girdiğine tanık oluyoruz. Ama her defasında gözümüz Alpar’ın anneannesine takılıyor, çünkü kitap boyunca karşılaştığımız tek yüz anneannesininki oluyor. Görsel antropoloji alanında, fotoğraf üzerine çalışan Elizabeth Edwards’a göre; “[F]otoğraf ritüel ya da tiyatro gibidir, çünkü gerçeklik, fiziksel dünya ve hayal gücü arasında bir yerdedir ve sadece gerçekler dünyası değil, olasılıklar dünyasıyla ilgilenir” ve fotoğraflar için “Nadiren ‘doğru bir yorum’ yapılabilir”.[3] Ancak, belki tanıdığımız bir kişinin fotoğraflarına bakmak, onun hayat hikâyesini biliyor olmak durumu değiştirebilir. Aslı Alpar anneannesinin fotoğraflarına bakarken, Edwards’ın dediği gibi, fotoğrafı olasılıklar dünyasına taşıyor; ama öte yandan görüntüleri anneannesine dair bildiği ya da öğrendiği hikâyelerle okuyor. Bu hikâyelerle birlikte her bir karede anneannesinin yüzünden, mimiklerinden duygularını okumaya ve anlamlandırmaya çalışıyor. Bazı karelerde ise anneannesinin kendisine yer bulamadığını görüyoruz.

Peki, Emine Hanım’ın fotoğraflarda kendisine sıklıkla yer bulduğu mekânlar nereler? “Nerelerde, kimlerle çekilmiş bu kareler?” sorusuyla fotoğraflara bir kez daha baktığımda, Emine Hanım’ı kardeşinin, çocuklarının ve torunlarının yanında görüyoruz. Bir de subay kocasının. Bahçelerde el ele, kafa kafaya kardeşiyle verdiği pozların aksine, Emine Hanım’ı subay eşiyle gördüğümüz karelerde mesafe dikkat çekici. Bu mesafe hem fotoğrafçının tutumunda hem de Emine Hanım ve subay eşinin arasında çıkıyor karşımıza. Kadrajlar genişlerken eşiyle arasındaki boşluk da artıyor. Pozlar çiftliklerinin bahçesinden sokaklara, meydanlara, yani kamusal alana taşınırken Emine Hanım hiç yalnız kalmıyor; subay eşi hep yanı başında. Emine Hanım eşiyle dışarıda, ama kendisi hep içeride, evde – en azından Aslı Alpar’ın bizimle paylaştığı fotoğraflardan görünen bu.
Kitap boyunca Emine Hanım’ın öyküsünü fotoğraflardan takip ederken, ben de babaannemin fotoğraflarını düşündüm. Babaannemin yalnız verdiği pozları getirdim gözümün önüne; neredeyse tümü fotoğraf stüdyolarında verilmiş, ötekiler tıpkı Emine Hanım’ınkiler gibi. Aslı Alpar’ın bu kitap projesine nasıl başladığını açıkladığı sözleri ise beni babaannemin hikâyesinin peşine düşmem için yüreklendiren ifadelerden biri oldu.
“Son beş yılını oldukça çetin yaşamış bir ülkede kim neden okur ki ortalama bir kadının ortalama hayat hikâyesini? Sonra birden tam da bu sebeple aldım fotoğrafları önüme, çalışmaya başladım.
Kadınların değersizleştirilen hayatlarına inat, Emine Hanım’ın bir romanı olsun istedim.”
NOTLAR
[1] Phyllis Chesler, Women and Madness
[2] bkz. Aslı Alpar'ın web sitesi
[3] Aktaran: Özge Baykan Calafato, “Giriş”, Modern Türk Vatandaşının İnşası: Erken Cumhuriyet Döneminde Vernaküler Fotoğraf, çev. Solina Silahlı, Doğan Kitap, 2024, s. 61-62.