Türkiye uzunca bir süreden beri kadınlar için “mayınlı arazi” durumuna gelmiş durumda. Bu toprakların feodal “kanında” zaten var olan, “namus” kisvesi altında kadınları bilmem kaç yıldır yok olmaya, yok etmeye mahkûm gören zihniyetin hâlâ değişmemiş olması, bu kafa yapısının “icraat”ı neticelendirmekteki rahatlığı ve bu “icraat”ın artarak devam ediyor oluşu, haliyle kadınları büyük bir tedirginliğin içinde yaşamak zorunda bırakıyor. Çağdaş Türk romanının önemli kalemlerinden Sibel K. Türker’in yazdığı, İthaki Yayınları etiketiyle yayımlanan Cennette Gibiyim adlı roman da işte tam olarak bu halde “yaşamak zorunluluğunda” kalmış genç bir kadının hikâyesini anlatıyor. Babasının gırtlağını kesmek suretiyle annesini katletmesinin ardından teyze ve eniştesinin yanında en güzel yıllarını bir “besleme” gibi geçiren, dört bir yanından sıkıştırılmış o küçücük dünyasında ölmekten değil, öldürülmekten korkarak o kısacık ömrünü yiyen Temenni’nin tüm zihnini kaplayan bu düşünceye hapsoluşunun romanı Cennete Gibiyiz.
Kitabın ana karakteri Temenni henüz on dört yaşındayken babasının annesinin gırtlağını keserek katledişine tanık olur. O olaydan sonra annesi mezara, babası hapse, kardeşi Ufkun amcalarının yanına, kendi de teyzesinin evine gider. On sekiz yaşına kadar gıkını çıkarmadan evi çekip çeviren, teyze oğlunun tacizlerine maruz kalan, ondan sürekli gitmesini bekleyen gözlere karşı kafasını öne eğerek yaşamak zorunda kalan Temenni nihayet reşit olduğunda bir iş bulur. Kapı kapı dolaşıp ansiklopedi satarak üç beş kuruş kazanan, o kazandığını da teyzesine veren genç kadın yirmili yaşlarının başında gönülsüzce bir evlilik yapar. Kafası ufaktan gitmeye başlamış kayınvalidesi ve cinsel temas dışında herhangi bir bağı olmayan kocasıyla yaşamaya başlayan Temenni’nin kocası da kalpten gidince, zaten iliklerine kadar işlemiş yalnızlığı ve kendisine bakan bakmayan herhangi bir erkek tarafından öldürülme korkusuyla baş başa kalır.
Ne zaman, nerede olursa olsun, bir erkek tarafından öldürüleceğine garanti gözüyle bakan Temenni bu nedenle sürekli tetikte gezer. Bir erkeğe asla güvenmemekle beraber, o makus talihinin kendisini ne zaman bulacağını bekleye bekleye paranoyalar içinde yaşar; zihnine beton gibi dökülmüş öldürülme korkusuyla yatıp kalkar. Temenni’nin bu hayatta yarım yamalak da olsa tek güvenebileceği kişi teyze kızıdır. Bütün dertlerini, korkularını onunla paylaşır. Bir avukatın yanında kâtiplik yapan teyze kızı ise Temenni’nin aksine gönlüne göre yaşayan, hayatı Temenni’den daha iyi bilen, daha doğrusu şartları hayata göre uydurmaktan çekinmeyen, hemen hemen Temenni’yle aynı yaşlarda genç bir kadındır. Temenni öldürülme konusunda kendini yiyip bitirirken teyze kızı onu bu konuda sürekli teskin eder, ancak Temenni’nin aklına yuva yapan düşünceler kati suretle değişmez.
Zaman akıp giderken Temenni bir tur şirketinde iş bulur. Başını sokacak kadar olsa da kendine bir ev tutar. Bu arada kardeşi Ufkun aniden çıkagelir. Eniştesi, eli ekmek tutsun, eve para getirsin diye sanayide bir ustanın yanına verir Ufkun’u. Af konusu gündeme gelmiştir ve dolayısıyla babası Hunhar’ın hapisten çıkması an meselesidir. Annesini öldürdüğü için kendisini polise ispiyonlayan Temenni’nin kafasında hep babasının afla hapisten çıkıp onu öldüreceği düşüncesi vardır. Ancak önce Ufkun’la buluşup konuşmak ister Temenni. Annesinin katledilişinden sonra bir daha hiç görmemiştir kardeşini. Ablasıdır nihayetinde. Özlemiştir. Bir kafede buluşurlar.
Yüzleşme zamanı
Ufkun günümüz yeraltı dünyasının medar-ı iftiharı gençlerden birine dönüşmüştür. Ondan da ümidini kesen Temenni hayatında iyilik niyetine ufacık da olsa bir kırıntı bulmak için tur şirketindeki işi bırakıp bir kütüphanede çalışmaya başlar. Burada başkalarının, özellikle de çocukların hayatına bir nebze olsun dokunabildiği için kendini iyi hisseder. Üstüne üstlük, kütüphanede çalışan Levent’e de abayı fena yakar. Günler, haftalar geçer. Baba Hunhar hapisten çıkar. Oğluna da sonsuz bir sevgiyle sahip çıkar. Her zamanki gibi tek tabanca kalan Temenni için ise artık yüzleşme vakti gelmiştir. Ve Temenni artık ne ölmekten ne de öldürülmekten korkmaktadır.
Sibel K. Türker, Cennette Gibiyim’de daracık bir çizgi içinde debelenip duran Temenni üzerinden, dertleri sadece yaşamak olan tüm kadınların hikâyesini sade bir dille anlatıyor. Yer yer yükselerek bir hezeyana dönüşen öldürülme korkusuyla yaşamakta olan Temenni’nin de, günü gelip rahatlıkla bir katile dönüşebileceğini gösteriyor; bu ülkede ölmenin de, öldürülmenin de vaka-i adiyeden oluşunu vurguluyor.