Merkezî mekanizmaların o uzak ve soyut koridorlarından dayatılan rasyonel idare biçimleri, ne yazık ki yerelin kendi özgün birikimini ve sokağın sesini açığa çıkarmaya yetmiyor. Bir coğrafyayı ve onun insanını sadece genel kurallarla, sosyolojik şablonlarla anlamaya kalkıştığınızda; hayatın asıl insani boyutunu, yani gündelik emeğin ve toplumsal özgüvenin canlı dokusunu ıskalarsınız. Emil Cioran’ın modernleşme adı altındaki mekanik ilerlemelere karşı hatırlattığı kederli hakikat; yani,
“Tarih, insanın kendi doğasına, toprağına ve fıtri masumiyetine karşı işlediği o büyük, geri dönüşsüz günahların toplamıdır. İlerleme dediğimiz şey, bizi o saf başlangıçtan, o çocukluk coğrafyamızdan her gün biraz daha koparan sinsi bir yanılsamadan ibarettir”
saptaması, tam da bu sarp yamaçların kendi sesini koruma çabasında yeniden karşımıza çıkıyor. Alper Taş ve yoldaşlarının bir araya getirdiği Bizum Rize çalışması, tam da bu sessizliğin ortasından konuşarak, Karadeniz’in sarp yamaçlarında saklı duran sahici bir hafıza tazeleme eylemi, yukarıdan dayatılan rasyonel kronolojiye karşı toprağın bozulmamış masumiyetini ve binyıllık vefalı sızısını savunan, haysiyetli bir duruş olarak beliriyor. Eser, Doğu Karadeniz’i monolitik bir muhafazakârlık ezberine sıkıştıran egemen yanılsamaları sarsarken; batısında Türklerin, doğusunda Lazların, güneyindeyse Hemşinlilerin binyıllardır yan yana soluk alıp verdiği, devasa, çokdilli bir insanlık mozaiğinin haritasını önümüze seriyor.
Alper Taş, çalışmanın hemen başında, merkezî siyaset yaklaşımlarının yerele tercüme edilemediği sürece havada kalacağını vurgularken; aslında sokağın ruhunu ve toprağın uzun erimli belleğini özümseyemeyen her hareketin yabancılaşmaya mahkûm olduğunu hatırlatıyor. Kitapta 2005 yılındaki kitlesel çay mitinginin örgütlenme sürecine dair aktarılan tanıklıklar, kaba politik dayatmaların ötesinde, içeriden kurulan toplumsal bir bağın ve ortaklaşa üretilen bir iradenin yansımasıdır. Bir telefon konuşmasında yankılanan “Hangi Rize? Bizum Rize mi?” sorusu sadece coğrafi bir sınır çizgisine değil, yukarıdan kurulan tek dilli yaklaşım biçimlerine karşı tabanın kendi sahici varoluşuna ve kültürel masumiyetine sahip çıkma arzusuna işaret eder. Alper Taş’ın her şeye rağmen devrimci bir iyimserlikle kurduğu o son cümle, Karadeniz’in hırçın derelerinin kenarında, unuttuğumuz “biz” duygusunu ve emeğin haysiyetini yeniden kamusal alana taşıyabilme ihtimalidir: “Bizum Rize’yi seviyoruz ve onu yeniden kuracağız.”
Tek tipleştirilen coğrafyaya karşı “kök-sürgün” direnişi
Toprağın altında birbirine kenetlenen kök-ağlarla çoğalan, emir almayı reddeden ve hafızanın derin damarlarından taptaze, beklenmedik sürgünler fışkırtan kadim direniş; hayatı tek bir merkezden yönetmeye, tek tip bir kalıba döküp tekleştirmeye çalışan yukarıdan inmeci yapılara karşı, tam da bu çokkültürlü coğrafyanın yamaçlarında ete kemiğe bürünüyor. Rize denip geçilen o dar sahil şeridi ve dik vadiler, tek bir gövdeden ibaret olan homojen bir muhafazakârlık alanı değil; binyıllardır horonun ortak, ritmik adımlarında buluşan, her biri kendi özgün kökünden filizlenen kadim bir kültürel sürekliliktir.İsmail Güney Yılmaz’ın incelikli bir büyüteçle yaklaştığı bu etnik peyzaj, Doğu Karadeniz’e dair tepeden inmeci ezberlerin tamamını kökünden sarsacak bir derinliğe sahiptir. Resmî anlatıların kırılgan kimlik tezleri üzerinden bölgeye giydirmeye çalıştığı homojenleştirilmiş gömlekler, bu sarp yamaçların rüzgârında hiçbir zaman kalıcı bir karşılık bulamamıştır. Çünkü hayatın ve sessiz yerel pratiklerin asıl mayası, laboratuvar odalarında kurulan soyut teorilerde değil; bu toprakların çokkültürlü hafızasında ve dillerin birbirine karışan doğal, yatay akışında saklıdır.
Hafıza, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, her zaman bir yolunu bulup yüzeye çıkma yeteneğine sahiptir. 12 Eylül’ün baskıcı, militarist postalları Karadeniz’in çay tarlalarından ve işçi barikatlarından yükselen haysiyetli itiraz damarını fiziksel olarak susturmuş görünse de, sokağın bozulmamış masumiyetini bütünüyle yok edememiştir. Çünkü geçmişin yarım kalmış kurtuluş imkânları, egemenlerin tek tipçi zafer alayları tarafından hiçbir zaman bütünüyle teslim alınamaz; tarihin kıvrımlarında biriken her haysiyetli itiraz, şimdiki zamanın içinde sönmek bilmeyen birer devrimci kıvılcım olarak saklı kalır. Bugün Doğu Karadeniz coğrafyasının kendi özgün kimliğini koruyan ilçelerinde yerel düzeyde yeniden yükselen katılımcı ve muhalif arayışlar, mutlak sanılan biat mekanizmalarının toplumsal gerçekliğin karşısında nasıl esnediğini gösteren, somut birer vesikadır. Kitap bize Rize’yi ve Karadeniz’i yeniden anlamanın yolunun, sokağı monolitik ideolojilerin tekelinden kurtarmaktan geçtiğini fısıldar. Pazar’daki Laz’ın anadiliyle, Çamlıhemşin’deki Hemşinli’nin taşra şefkatiyle ve bu toprağın altındaki obozulmamış masumiyetle konuşabilmektir asıl mesele.
Bir dilin evlere saklanması ve kanıksanan faşizm
Arte Nafiz Avcı’nın çalışması, bu tarihsel sürekliliğin en can alıcı katmanını, yani Karadeniz’in kadim dili Lazcanın ve unutturulan kimliklerin sarsıcı öyküsünü önümüze koyuyor. Yazarın dikkat çektiği acı gerçek, yeni kuşakların kendi dillerini dışarıda konuşamayıp sadece evlerin dört duvarı arasına saklamak zorunda kalışıdır. 1928’deki o baskıcı “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyaları, binyıllık yer adlarının, köylerin ve yaylaların isimlerinin hoyratça değiştirilmesi ve okullarda çocukların kendi anadillerini her konuştuklarında aşağılanıp cezalandırılması, koca bir halkın hafızasını silme girişimine dönüşmüştür.
Tam da bu noktada, internette hep karşımıza çıkan, Ece Temelkuran’ın da hatırlattığı sarsıcı tespitle yüzleşmek gerekir:
“Faşizm, bir gece yarısı postallı adamların evinizi basması, kapılarınızı kırması değildir. Faşizm, sabah uyandığınızda ekmeğin fiyatının artmış olmasına gösterdiğiniz tepkiyle, yan komşunuzun sabaha karşı götürülmesine gösterdiğiniz tepkinin aynılaşmasıdır.” İşte o dilin ve toplumsal belleğin yavaş yavaş, sessizce ve kanıksanmış sıradanlıkla içeriden kurutulması tam da bu duyarsızlaşmayla başlar. Koca bir halkın, sığ “Laz fıkralarına” hapsedilerek evcilleştirilmesine karşı; geçmişten gelen girift tarihsel hafıza, bugün kültürel aktivizmin ve horonun ortak ritminin sivil itaatsizliğiyle yeniden sessiz teslimiyete meydan okumaktadır.
Ata malı sadakati ve mandalina kokulu çocukluk
İbrahim Karaca’nın “Bir Avuç Hemşin” parantezinde sunduğu o şairane tanıklıksa, bizi modern zamanların tek tip geleceğine karşı toprağın bozulmamış masumiyetiyle buluşturuyor. Çiçila’dan aşağı kıvrılan o incecik patika yol, dağların kekik kokusunu taşıyan Hemşinli çocukla sahilin balıkçılığını mandalina dallarında harmanlayan Laz çocuğun ortak çocukluk yazgısıdır. Sağ-sol kavgalarının tırmandığı yıllarda müesses nizamın solu doğrudan “Rus ajanı” olarak marjinalleştiren hoyrat diline rağmen, toprağın içeriden yükselen saf itirazı ‘90’larda Özal hegemonyasının perişan ettiği çay üreticisinin dertli halk türküsünde yankılanır: “Mısırlığı çay yapan sanırım şimdi pişman / Aç kalacak, çaydan olmaz ki çorba.”
Fırıncılık yazgısıyla gurbetin soğuk kucağına savrulan Hemşinli erkeklerin, ata malını satmanın ayıp sayıldığı eski köylü ahlakına rağmen gurbete savrulmaları ve ömürlerinin sonunda dönüp dolaşıp sarp dağların koynuna gömülmek istemelerindeki hüzünlü vefa, ölülerinin ardından yaktıkları “destan”ların ritminde gizlidir. Bu; Spinoza’nın bahsettiği insanı köleleştiren sahte ve zoraki sessizlikleri reddeden, binyıllık köklere duyulan sahici bir sadakattir.
“Nazar, manzarayı belirler”: Sözün ve sesin sığınakları
Şeref Bilsel’in hafıza taraması, Rize’nin atma türkülerden, sisli yaylalardan süzülüp gelen sözlü kültür nehrini yazılı harflerin soğukluğuna hapsetmeden taşır. Eskilerin o bilge “Nazar, manzarayı belirler” sözünde olduğu gibi; Doğu Karadeniz’in bitmek bilmeyen buğulu iklimi ve yağmurun şiddeti karşısında mürekkep belki zamana karşı gecikmiş, ama sözün ve sesin dirençli belleği asla yok edilememiştir.
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun o zamansız dizelerinde sorduğu, “Rize’de çayı kim yetiştirdi Rize’de/ Mississippi’ye kahraman yetiştirir Rize/ Kimdi o sessiz sedasız, kumral kahraman/ Adını öğretmediler bize...” sorusu, adı tarihten silinmek istenen sessiz ve mübarek çay üreticilerinin haysiyetini korur.
Hızır Canbaz’ın derlediği atma türkü geleneklerindeyse, ses Karadeniz insanı için gurbetin ve ölümün karşısına dikilen şefkatli bir barikattır. 1903 yılında Çayeli’nden Batum’a kaçak yola çıkan 25 canın Pazar önlerinde fırtınaya yakalanıp sulara gömüldüğü “Batan Kotra” faciası, bu toplumun hiç değişmeyen güvencesiz yazgısının ilk acı belgesidir.
Dalepe Nena’dan taş mektep kokan gurbete
Ali Hacıalioğlu’nun aktardığı atmacacılık kültürü, insanla yırtıcı bir kuşun gökyüzünde sürdürdüğü en naif ortaklığı fısıldarken; Şevval Refika Kadıoğlu, keçi patikalarında örülen o kadim yaylacılık kültürünün son yıllarda “turizm” adı altında beton yollarla nasıl ruhsuzlaştırıldığına dair derin bir doğa ağıtı yakar.
Deryanur Can’ın kenevir yapraklarından süzülen Rize bezi öyküsü, eski zaman zanaatlarının o pamuksu masumiyetini savunur. Ayşenur Kolivar ve Nilüfer Taşkın’ın “Fadime’den Kudret Ana’ya” uzanan tahlili, ataerkil düzenin kadına giydirmek istediği “kutsal itaat” gömleklerine karşı içeriden yükselen bir kadın bakış açısı sunar.
2001’de kurulan ilk amatör müzik grubu “Dalepe Nena” (Kız Kardeşlerin Sesi), Birol Topaloğlu’nun Heyamo albümü ve Ogni dergisiyle birleşerek, Karadeniz kadınının sığ fıkra stereotiplerini yırtan, çokdilli, çoksesli hakiki belleğini ayağa kaldırır.
Uğur Biryol’un o sarp dağlardan lacivert ülkeye savrulan o çarık giymiş, buğday ekmeği görmemiş çocuklarının Çinçiva Rüştiyesi ve Makrevis Taş Mektebi’nde soluduğu ilk aydınlanma havası; Akif Kurtuluş’un Manchester ve Ankara sokaklarındaki fırıncı Hemşinlilerin “Köyden dönenlerle köye gidemeyenler oynasın” maçlarındaki masumiyetle buluşur.
Dilekçeden ontolojiye: Suyla akrabalık ve siyaset kıskacı
Yüksel Taşkın’ın o sarsıcı “Rize’de evvela siyasetçi, sonra çay yetişir!” tespiti, Rize’nin devlet aygıtını ve gücü elinde tutan soğuk, muktedir yüzünü deşer. Mesut Yılmaz’ın Mülkiye ekolünden gelen, Ankara merkezli, Batılı ve mesafeli tarzının karşısına; Kasımpaşa’nın çeperlerinden gelip yereldeki muhafazakâr tabanın dilini konuşan Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu mutlak AKP hegemonyası dikilir. Cengizlerden Kalyonlara uzanan holdingleşmiş inşaat lobilerine karşı, Doğu Karadeniz kendi bağrından sığ milliyetçiliğin sesi İsmail Türüt’ün karşısına, dereleri ve doğayı savunan Kazım Koyuncu’nun o saf “Nitelik” anıtını fırlatır.
Arte Nafiz Avcı, Selçuk Balcı, Şeref Bilsel, Uğur Biryol, Deryanur Can, Hızır Canbaz, Ercüment Ş. Çervatoğlu, Fatma Genç, Ali Hacıalioğlu, S. Refika Kadıoğlu, Fatih Sultan Kar, İbrahim Karaca, Yakup Kepenek, Ayşenur Kolivar, Akif Kurtuluş, Kadriye Müftüoğlu, Yakup Okumuşoğlu, Serhan Pirpir, Ömer Şan, Özlem Şendeniz, Emin Şir, Nilüfer Taşkın, Yüksel Taşkın, İsmail Güney Yılmaz
İşte ihalelerin gölgesine karşı toprağın masumiyetini koruyan asıl çığlık; Yakup Okumuşoğlu’nun ekoloji davalarını edebi bir direniş aygıtına dönüştüren tahlillerinde ve Ömer Şan’ın Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) yürüyüşünde vücut bulur. Mahkemelerin, derenin canını sadece ‘metreküp’ olarak ölçen, hukuku muktedirin memnuniyetine tahvil eden rantçı zihniyetine karşı, Karadeniz insanı suyu bir ticaret malzemesi değil; bizzat yosunların, bıldırcınların ve çocukların avuçladığı o serinlikle akraba olunan, canlı bir “hukuk öznesi” olarak savunmuştur.
Emeğin haysiyeti ve yarım kalan şarkının notası
Fındıklı’da hayata geçirilen halkçı yerel yönetim mucizesi ve binyıllık MECİ kültürü, kararları yukarıdan aşağıya dikte eden o soğuk odalardan alıp sokağın ortak aklına teslim ederek piramidi tersine çeviriyor.
Fatih Sultan Kar’ın Rus işgalinin küllerinden doğan futbolun başlangıç tarihlerini derleyen tahlilinde, “Motor” Ziya’ların, “Bizum Cruyff”ların şairane lakaplarında saklanan sokağın hür ruhu, bugün holdinglerin ve atanan başkanların endüstriyel “siyaset kıskacına” inat, hâlâ çamurlu sahalardan bize bakıyor.
“Bizum Rize”yi sevmek ve onu yeniden kurmak; 12 Eylül postallarının altında yarım kalan o eski şarkının notasını Fındıklı sokaklarında, çay tarlalarından ve horon halkalarında yeniden kuşanmaktır.
Nihayetinde Bizum Rize sadece geçmiş zaman vakanüvislerinin kaleme aldığı nostaljik bir yerel tarih dökümü değil, hırpalayıcı bir geleceğe karşı toprağın altından yatayda birbirine kenetlenen, haysiyetli bir hafıza barikatıdır.
Kitap, sarp yamaçların o gümrah akan derelerinden, mandalina kokulu Hemşin vadilerinden ve anadilinin derin sızılarından süzülen sesleri bir araya getirerek, Karadeniz’in içine sokulduğu o monolitik muhafazakârlık ezberini darmadağın ediyor.
Kolektif bir emeğin ve sokağın unutturulmak istenen ortak iradesinin izini süren bu çalışma, kalbini ve zihnini yerelin bozulmamış sivil dinamiklerine açmak isteyen her okur için ufuk açıcı bir başvuru kaynağıdır.
Çünkü egemen anlatıların dayattığı tek tipçi, gri sükûnete karşı verilecek en büyük cevap, çoksesli toplumsal belleği ve sokağın başı dik masumiyetini kelimelerle inatla savunmaktır.
Biz eyledik; artık sevabı bu kolektif şarkıyı sokağa taşıyanların boynuna.