Arayışlar buluşlar getirir. Beyaz atlı şövalye ya da prensler de böyle bir arayışın tamlamasıdır.
Peki nedir bu meşhur “şövalye?” Bülent Somay’ın Bir Şeyler Eksik adlı kitabının ikinci bölümü olan “Beyaz Atlı Şövalye” bu soruyu derinlemesine cevaplar. Özetliyorum:
Şövalye, tarihte yaratılan romantik bir akımın fallussal tercümesi. Etimolojik olarak, “Knight in Shining Armour”dan yani “Parlak zırhlı şövalye”den geliyor ama bu tabir bize geçerken kültürel aşınmaya uğruyor. Esasen buralardaki askerler, yekpâre ve ağır şövalye zırhı yerine, örgü ya da zincirli daha hafif metal ikamesini tercih ediyordu. Bizde ise şövalye değil, olsa olsa sipahi ya da yeniçeri vardı; onlar da ima edilen bu konseptten biraz uzaktı. Ancak bu terimi (Şövalye) bizim kültürümüzde değerli bir şey olarak çevirmemiz gerekti, biz de ecdat olarak düşündük ve ilkin bu çevirinin padişah ya da veliaht olabileceğine kanaat getirdik. Zamanla, padişahın ulvi bir makam olması nedeniyle bu çeviri uygun görülmedi, çünkü ismi her yerde kullanılmaz ve mevzu bahis duygu olunca anlam hareme kadar uzanıyordu, bu ise hoş değildi. O zaman, bir gençlik ve enerji aşısı yapıldı... Tıpkı Cumhuriyet dönemi çevirilerindeki gibi, Uyuyan Güzel’i kurtaran da, Pamuk Prenses’i saran da, Rapunzel’in saçlarına uzanan ya da bir zamanlar kurbağa iken öpülünce insana dönüşen de hep Prens’ti. Naif, ulaşılmaz, güçlü ve cesur delikanlımız.
Aslında işin aslı biraz farklı. Şövalyeler ya da bizdeki karşılığıyla masalsı güçlü prensler öyle pek de iyi anılan bir insan grubu değil. Öyle ki, Cervantes modern romanın babası kabul edilen Don Quijote romanında bununla eğlenmiştir. Zaman 17. yüzyılın başlarıdır. Don Kişot, La Mancha’lı Alonso Quijano, şövalye serüvenleri okuyan ve oradaki gibi kurtarıcı ve onurlu olmaya çalışan emekli bir aristokrat olarak, Rosinante adındaki atı ve Sancho Panza adındaki adamıyla beraber, çevresindeki insanların anlam veremediği şekilde şövalyelik hayalleri kurmaya başlar ve harekete geçer. Don Kişot, mukavvadan miğferi, yaşını başını almış beygiri, gündelik hayatın sıradanlığı içinde kendi özündeki iyilik ve hayalleriyle dayak yiyerek yaşamın içinde çaresizce kahramanlaşmaya çalışır. Cervantes bu eserinde 13. ve 14. yüzyıllardan beri süregelen şövalyeliği yüceltmeyi eleştirmiş, hatta bir güzel dalga geçmiştir. Ama şövalyeler nasıl ve ne kadar yüceltilmiştir?
Bilindiği üzere şövalyelik özellikle Batı ve Orta Avrupa’ya has bir terim. Öyle ki, bu küçük soylu grupları (sanıldığı gibi şövalyece bir hayat yaşamıyorlardı) savaş zamanında savaştan, barış zamanında ise avarelik, tecavüz, korku ve yağmadan başka işleri yoktu nerdeyse…
Peki, o zaman bu romantik aşkların yaratıcısı adamlar nereden çıktı? Şövalyeler nasıl şövalye oldu?
Courtly love (Saraylı aşkı) denen, sevgilinin mendilinin kokusuyla bir ömür geçiren, platonik ve acı dolu kalplerin günümüze kadar buram buram yayılan aşklarını tekrar düşünelim ama bu sefer kamerayı tersine çevirerek izleyelim. Pencerelerde ömürde bir ya da iki kez atılacak mendil için şövalyesinin gelmesini bekleyen bir kadını düşünün. Bir şövalye ki, onu delicesine seven, savaşlarda kahramanlıklardan kahramanlıklara koşan, barışta düellolar ve romanslar yapan bir beyefendi (tam bir beyefendi). Peki kadının istediği bu mu? Bir ömür boyu kavuşamayacağı bir adamın, ara ara eyleme geçtiği içsel aşkı için binlerce gün beklemek mi? Yoksa sadece kavuşma için kurulan hayallerin öznesi olmak mı? Belki daha doğru bir soru şudur: Bu acımasız, tecavüzcü, soylu yamağı, kaba saba adamlar nasıl oldu da bir anda beyaz ata binip naif ve erdemli adımlarla mendil toplar oldu? Cevabı o kadar da zor değil. Güç, iktidar, cesaret, zafer gibi terimleri o dönemde acımasız yöntemlerle sahiplenmiş “halkla” yakın olan bu adamlar, bir anda içi görünmez gizemli zırhlar ardında büyük bir mükemmelliğe bürünmüş ve tüm acımasızlıkları bu fallus simgeleri sayesinde güzelce sabunlanmış ve yeni bir ütopya yaratılmasında “sözde özne”lere dönüşmüşlerdir. Fallusun bir zaferi daha savaş alanlarındaki kanları ve barış alanlarındaki fetih toprakları olan kadınları kullanarak nidalara dönüşmektedir.
Bir örnek:
5. yüzyıl İngilteresi’ndeyiz. Saksonların acımasız saldırıları ve Keltleri kurtarmaya çalışan kutsal Avalon’lu büyük bir Kral... Ancak burada bizi ilgilendiren şey, Britanya mitolojisindeki en önemli figürlerden biri olan meşhur kılıç Ekskalibur’un da sahibi Kral Arthur ve karısı Guinevere’e âşık olan destandaki en cesur şövalye Lancelot’nun hikâyesi. Öyle ki, Lancelot ile Guinevere bir şekilde “malum” neticeye ulaşıp zırhtaki “gizemi” ortadan kaldırdıklarında öyle bir karabasan çöker ki diyara, krallığın sonu bu “sıfırlanma” çıplak laneti yüzünden gelir.
(Acaba Lancelot esasen Arthur’a âşıktı ama hemcinsi aşktaki olasılıksızı olasılıklı kılmak için fallusun uterusu fallusumdur diyerek mi Guinevere’ye yaklaştı, bilinmez. Benzer hikâye Akhilleus-Patroklos aşkının tampon bölgesi olan kurban uterusu esir Briseis’de de var diye iddia eder Somay.)
Yani soyunan şövalye aynı zamanda büyüyü de bozan taraf olmaktadır. Çünkü onun gücü fallusun adeta simgeleştiği o zırhtan, kılıcın estetik bir şekilde dans ettiği o güçten gelmektedir. Üzerindeki şövalyelik çıkınca artık, duygusallık ne kadar romansla dans etse de, denge bozulur. Bunu anlayan akıllı şövalyeler de var elbette. John Boorman’ın Excalibur filminde Arthur’un babası Uther kocasının zırhını giyip Igrain ile sevişirken, yaptığının fark edilmemesi için üzerindeki zırhı çıkarmaz. Bu hem felsefi bir yanılsama hem akıllı bir fallus zaferi hem de seyirci için bir metal konserine dönüşür.
Tam da bu noktada, çağımız İtalyan yazarlardan Calvino’nun Varolmayan Şövalye kitabındaki Agilulf’un öyküsünün dramatikliğini hatırlatır Somay. Sadakati, güvenirliği, sabrı, erdemi, cesaretiyle bir bütün olan, kralına bağlı şövalyemizin çok basit ve temel bir kusuru vardır: Bütün insani erdemleri üzerine mıknatıs gibi çeker, ancak o şaşaalı zırhın içinde aslında hiçbir şey yoktur. Yani yokluk hayal ettiğimizin varlığını bile içine alacak kadar gerçektir ama bir şekilde kandırır bizi, yaşamaya devam eder.
Halbuki gerçek şövalyelerimiz birer tecavüzcü, birer istilacıydılar. Kabaydılar, hatta çoğu zaman cahildiler. Ama biz onları beyaz atın üzerine bindirip hayalî birer erdem sureti olarak yarattığımızdan beri zırhı vestiyere astığı anda yok olacak şekilde programlamıştık. Yani cinsellik içermeyen aşkları ulvileştirecek bir kurban seçivermiştik. Diğer bir deyişle, yüceltilmemiş, kutsallaştırılmamış, ulvileştirilmemiş cinselliği tecavüz sayan son yüzyıl romantizmini doğuran adımları yavaşça atarken, özne olduğumuza inandığımız nesnelerden biri oluvermiştik.
Belki de Rilke’nin dediği gibi:
Sen bütün nesnelerin en derin özüsün,
Varlığının sırrını sükûta zarflayan,
Ve herkese başka türlü görünürsün,
Karaya gemi gibi, gemiye liman.
Şövalyeler… Öyle âşıklar ki, hem uterus hem fallus… Hem insan hem melek… Hadi haksızlık yapmayalım, bazen uterustan fallusa da varış, beyaz atlı prensesi bekleyiş de olabilir. Her ne kadar aşkları farklı olsa da, Jeanne d’Arc’ın yakılmasının sebebi de üzerine giydiği “zırh” değil miydi? Bazen zırhı çıkarmak, bazen de giymek insanı “yoklaştırıyor” ya, insan zihninin yaratabildiği bu meşhur “şov-alye” zırhının gücünden korkmuyor değil. Öyle ki, kendi eksikliğini anlama anlarından “en çok anlam yüklenen” birine karşı yaptığımız bu oyun, bu parodi dikkate alınmaya değer.
Somay’ın dediği gibi: “İçi boş bir zırhı cinsel nesnemiz haline getiriyoruz mesela. Sonuçta bizi mutlak olarak nesneleştirecek, bize tecavüz edecek (ki bu mutlak nesneleştirmeden başka nedir ki zaten?) bir özne yok o zırhın içinde… Zararsız.”