“Gerçek” bir katilin günlüğü

Bir Katilin Günlüğü

TRISTAN BERNARD

Ayrıntı Yayınları
Nisan 2024
191 sayfa

çev. Hayrettin Yıldız

27 Haziran 2024

Bir Katilin Günlüğü, çulsuz bir zabıt kâtibinin zengin bir meslektaşını öylesine, aniden, plansız, tarifsiz şekilde öldürmesinin ardından içine düştüğü ruh halini günü gününe anlatan ve içinde insana, adalet sistemine ve “ilahi” adalet sistemine dair birçok soru barındıran bir roman.

BURAK SOYER

Gerçek adıyla Paul Bernard, bizim bildiğimiz ismiyle Tristan Bernard, 7 Eylül 1866’da Fransa’nın Besançon şehrinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğmuş. Lise öğrenimi için 14 yaşında evden ayrılıp Paris’e gitmiş. Burada şehrin en eski dört lisesinden biri olan Condorcet Lisesi’nde eğitim görmüş. Üniversitede hukuk eğitimi almış, ancak çok kısa bir süreliğine avukatlık yapmış. Bunun yerine, yaşadığı dönemde babası tüccar olan her çocuk gibi aile işlerinin başına geçmiş. Çok uzun sürmeyen bu macerasının yerini iki büyük tutkusu almış: Yazmak ve bisikletler. Bu iki vazgeçilmezini Le Journal des Vélocipédistes dergisinde bir araya getirmiş. 1891 yılında La Revue Blanche ile at yarışlarına merak sarmış ve Tristan adlı ata oynayarak büyük meblağlar kazanmış. Daha sonra da bu ismi mahlas olarak kullanmış. 1894’te yazar Pierre Eugéne Veber’le birlikte, Bir Fantezi Derlemesi, Çok Şey Anlatacaksın’ı yayımlamış. Ertesi sene oyun yazarlığındaki mihenk taşı Nikel Ayakları basılmış. 1917 yılında bir hiciv dergisi olan Le Canard Enchainé’ye yazmaya başlamış.

İkinci Dünya Savaşı patlak verince Cannes’a kaçarak orada bir otel odasında yaşamış. 1943 yılında Naziler tarafından tutuklanıp Drancy kampına konsa da Sacha Guitry ve aktris Arletty sayesinde kamptan kurtulmuş. 1947 yılında da hayata veda etmiş. 70 civarında oyunu ve çoğu polisiye-gizem türünde toplam 21 romanı bulunan Tristan Bernard’ın ilk olarak 1933 yılında yayımlanan Bir Katilin Günlüğü adlı kitabı, Ayrıntı Yayınları etiketi, Hayrettin Yıldız çevirisiyle artık Türkçede. Dostoyevksi’ye, Suç ve Ceza’ya ve elbette Raskolnikov’a yerler kadar eğilerek selam durduğu Bir Katilin Günlüğü, çulsuz bir zabıt kâtibinin zengin bir meslektaşını öylesine, aniden, plansız, tarifsiz şekilde öldürmesinin ardından içine düştüğü ruh halini günü gününe anlatan ve içinde insana, adalet sistemine ve “ilahi” adalet sistemine dair birçok soru barındıran bir roman.

“Vur-kaç”

İsmini kitabın sonlarında ancak öğreneceğimiz Bir Katilin Günlüğü’nün “katili” Paul Duméry, otuz dört yaşında, meteliğe kurşun atan, karısı tarafından terk edilmiş, eski bir sigortacı. İyi para kazandığı mesleğini bırakmadan önce fena bir yaşamı olmayan ancak şimdilerde “ezik” bir hayat yaşayan, kendi halinde bir adam. Piyasaya olan borcu onu gırtlağına kadar ezmişken, o kuruşu kuruşuna hesaplayarak yaşamak zorunda olduğu hayatında ilk ve tek seferinde voliyi vurarak bu girdaptan kurtulmak istiyor. Daubelle adlı bir arkadaşı, Duméry’yi “müstakbel maktul” Sarrebry’yle tanıştırdığında “katilimiz” adamdan zerre haz etmiyor. Ona göre Sarrebry paçalarından kurnazlık, çakallık akan, suratındaki sahte gülümsemesiyle herkesi punduna getiren bir çıban. Ancak rivayete göre 70 bin frank gibi bir parası mevcut. Bunun bir kısmını da Duméry’yle yaptığı işten kaptığı için Duméry duruma fazlasıyla öfkeli. Diğer adamınsa buna uzaktan yakından hiçbir şey hissetmediğini,cebine attığı parasıyla Duméry’yle işini bitirdiğini biliyor.

Tristan Bernard

Fikirler tilkilere dönüşüyor

Duméry’yle Sarrebry’nin tanışmasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra, Duméry acil olarak 3 bin franga ihtiyaç duyduğu bir vakit onu Saint-Denis Meydanı’ndaki bir kafenin terasında görüyor. Parayı Sarrebry’den isteme düşüncesi bir an aklından geçiyor, ancak bu çakal adamın ona zırnık koklatmayacağını da çok iyi bildiği için ânında bu düşüncesinden cayıyor. Yine de karşılıklı oturduğu masalarda selamlaşıyorlar, Sarrebry az buçuk sevimlilik olsun diye Duméry’ye ikramda bulunuyor. Sarrebry’nin ona bu şekilde yaklaşımı Duméry’nin ona bir iş teklifinde bulunma fikrini aklına düşürüyor. Sohbet açıldığında Sarrebry daha rahat konuşmak için Duméry’yi evine davet ediyor. Bu ziyarette Duméry, hiçbir şekilde yapmayacağından emin olsa da onu punduna nasıl getireceğini çözüyor. Ama aklında sürekli Sarrebry’yi öldürme fikri var. Bunu defalarca kendisine söyleyip buna kendini inandırsa da, fikirler tilkilere dönüşüyor ve hiçbirinin kuyruğu birbirine değmiyor.

O “artık gerçek bir katil!”

Nihayet Duméry, Sarrebry’nin evine gidiyor. İş meselesi açıldığında, tam o anda, Sarrebry, Duméry’nin önünde eğilip de uygun pozisyona düştüğünde Duméry yanında getirdiği çekici adamın kafasına vuruyor. Adam kanlar içinde yere devrildiğinde Duméry, “esas cinayetin bundan sonra” başladığını anlatıyor. Sarrebry’ye birbiri ardına indirdiği darbelerle adamı kevgire çeviriyor ve artık “gerçek bir katil”e dönüşüyor. “O andan” itibaren Duméry’nin dönüştüğü şey, onu, “onun” gibi davranmaya itiyor ve evdeki paraları alıp hemen oradan sıvışıyor. “Ezik” ama saf bir adam değil Duméry. Bu kadar parayı bir yere yatırmanın dikkat çekeceğinin farkındalığıyla trene atlayıp bütün Fransa’yı turlamaya başlıyor ve olayın basit bir üçüncü sayfa haberinden öte geçemeyeceğini düşünerek yollara düşüyor. Günlüğünü yazmaya da bu şekilde başlıyor. Durduğu yerlerde gazetelere göz atıyor. Gazeteler cinayetten bahsetse de, Duméry’nin ismi geçmediği için içi iyiden iyiye rahatlıyor. Ancak zaman uzayıp da emniyet görevlileri araştırmayı derinleştirdikçe, Duméry ismini önce Sarrebry’nin tanıdıkları arasında, sonra tanıklar arasında görüyor. Ve gerçek, o meşhur huyuyla ansızın beliriyor ve Duméry yakalanıyor. Bundan sonrası hükmün açıklanmasını beklemekle geçiyor.

Bu dünyada her şey unutulmaya mahkûmdur

Tristan Bernard, Bir Katilin Günlüğü’nde, girişte belirttiğim gibi Raskolnikov gibi bir karakter yaratıyor. Ancak Raskolnikov’un hezeyanları Duméry’de yok. O işini bitirmiş “gerçek bir katile” dönüştükten sonra herhangi bir korkuya, endişeye kapılmıyor. Kendinden emin. Yakalanacağını da biliyor ama buna engel olmak için kaçmak dışında ayrıca büyük çabalar göstermiyor. Özellikle trenle kaçtığı zamanlardaki soğukkanlılığı ve zekâsı sayesinde uzun bir süre izini kimseler bulamıyor. Bu süre zarfında Duméry’nin “yeni kimliğinin” onu biraz da Meursault gibi birine dönüştürdüğünü söylemek bile mümkün. Zira Sarrebry’yle işi bittikten sonra onu hiçbir şekilde aklına getirmiyor. Yaptığı “işi” de tamamen unutuyor. Sadece paralarını saklayana kadar ve “iş” unutulana kadar ufak bir yolculuğa çıkıyor. Bernard’ın birinci ağızdan anlattığı bu olayın ardından Duméry’nin cezaevine girmesi, idama mahkûm edilmesi bile onun için bir anlam ifade etmiyor.