Behçet Çelik’in 2019’da yayımlanan Belleğin Girdapları adlı romanı, modernist anlatı estetiği içinde şekillenerek bir bireyin geçmişle yüzleşme çabasını ve bellek yoluyla kendini yeniden inşa etme sürecini konu edinir. İsimsiz anlatıcı, yaşamında yeni bir başlangıç yapma niyetiyle Serpmetepe adını verdiği kenar mahalleye taşınır. Bu taşınma yalnızca mekânsal bir değişiklik değil, aynı zamanda içsel bir kopuşun ve dönüşüm arzusunun ifadesidir. Anlatıcının anılarını yazma eylemi hem belleğin yeniden kurucu gücüne hem de yazma süreciyle birlikte oluşan üstkurmaca yapıya işaret eder. Geçmişin koridorlarında dolaşan kırpıklar okuyucunun zihnine bu özdeşim aracılığıyla sızar. Bu özdeşimin zamanlar arası ilerlemeyi sağlayan özellikle iki sembolü vardır. Geçmişi geleceğe teyelleyip yeni yaşamın bir pratiği olarak –temiz bir sayfa arayışı için– defter objesi ve kaçışa ivme kazandıran ‘duvar’ imgesi. Öznenin hatırlama eylemi hem iyileştirici bir başlangıçtır hem de bir korkunun yeniden üretimi.
Romanın hemen başında, anlatıcı tek başına başka bir yere gelme durumuna uygun bir cümle arayışında karşılar okuyucuyu. Ardından bardağı taşıran olayı ve buna bağlı gelişen silsileyi aktarır: Trafik tıkanmış, alternatif yolda karşılaşılan ‘duvar’ çocuklukta karşılaşılan duvarı anımsatarak içsel yolculuğu tetiklemiş ve nihayetinde şimdi’sine kadar ancak dayanabilen özne, hayatında yeni bir sayfa açmanın eşiğine erişmiş, akabinde gelişen bir dizi devinim sonucunda bunu gerçekleştirmiştir. Özne yalnızca eski yaşamının son tanığı, son bağı Eylül’e bu yeni durumu bildirerek –Selami vasıtasıyla haberdar olduğu– Serpmetepe adını verdiği şehrin uzak ve derme çatma mahallesine yerleşmiştir. Bu mekânsal değişimin arkasında, geçmişte bastırılmış arzuların ve hesaplaşmaların tetiklediği bir içsel kırılma vardır. Bu içsel kırılma ve hesaplaşma adapte olma çabalarına paralel biçimde roman boyunca sürer.
Romanın eşzamanlı doğrusal olmayan ilerleyişi, öznenin aynı anda birden fazla cephede savaşının panoramasıdır. Herkesin bir şekilde yolunu yönünü bulduğu düzen içerisinde kalmışlığına, olamamışlığına tahammül edemeyip radikal bir değişime yeltenen özne, benzerlerinin yabanlığından uzaklaşarak kendini bir muammaya atmıştır. “Anılarını yazma” kararı yeni bir başlangıçtan çok, geçmişin üstesinden gelme çabasıdır. Ancak defterin sayfaları bir türlü doldurulamaz, çünkü geçmişin tamamlanmamışlığı yakasını bırakmaz. Roman başkişisi, Serpmetepe’de tanıyacağı Nazlı ve Kırtasiyeci’ye dek dönüp durduğu geçmişin üç farklı dilimine benzerlik, farklılık, karşıtlık yönleriyle şimdi’yi de ekler. Anlatıcının belleği, şimdi’sine ek olarak en uzak, uzak ve yakın geçmişin kesitleri arasında gidip gelir. İsimler ve zamanlar üst üste yığılır.
Eylül’le tartışıp ayrılmaları, Selami’yle karşılaşması ve Selami’nin mahalleye-daireye geçişte önayak oluşu, Murat Bey’e sunulan istifa sürecinin hepsi Serpmetepe öncesinde gelişen yakın geçmişe dairdir. Çocukluktan kalma bir ‘duvar’ görüntüsü, karşılaştığı bir yol ayrımında yeniden belirir. Tanımlanamayan bir duygu olan duvar, nesne ile özne arasındaki belirleyiciliğin merkezi halini alır. Vakti zamanında tanımlanamayıp yinelenen imge, eyleme geçişte kullanılan nirengi noktasına dönüşür.
Duvar bir nevi, Lacan’ın işaret ettiği algı ile bilinç arasında yer alan özel bir tayftır. Algı ve bilinç arasındaki boşluğu öteki/ler oluşturur ve özne de tam olarak bu aralığın içindedir.[1] Yılların tanımlanamayan imgesi artık devinimin kendisidir. Böylelikle romanın başlama hareketini, noktasını belirleyen imge, bir küçük hatırlayışla sunulduğunda, korkunun, tekinsizliğin ve kaçış istencinin iptidası kendini gösterir. Yine geçmişin en uzak anılarından kopup gelen ‘Kuyu’ metaforu ve Z, bir başka kırılım vasıtasıyla belleğin derin katmanlarını harekete geçirir. Üniversite yıllarına tekabül eden uzak geçmişte ise özellikle Nuray ve Serhat’ı içeren anılar piramidin geniş alanını işgal eder. Arzu ve korku bu noktada iç içe girer. Birlikteliğin keyfi, kaybetme korkusuna evrilir ve Serpmetepe’nin önemli iki figüründe bu duyguların perçinlenişi olayların seyrine bir açıdan yön verir. Öteki deyişle, Nuray’da tamamlanmamış arzu kendini en son Nazlı’da; Serhat’a dair bitmeyen kaybetme korkusu başka bir korku biçimine dönüşerek Kırtasiyeci’de peyda olur. Anlatıcı kişi, deyim yerindeyse Kırtasiyeci’yi gördüğü ve dilini yutarcasına dehşete düştüğü o ilk ânın ardından meydan okurcasına yeniden uğradığı dükkânda, Kırtasiyeci’yle tıkanan sohbetleri içinde Serhat’ı hatırlayarak katil-kurban karşıtlığını gözler önüne serer.
Serhat’ı hatırlayınca bir an ilk günkü gibi bir dehşet sardı her yanımı. Can korkusu değildi bu seferki, onun canı yanacakmış ya da yanmış, bunu bilmişim, görmüşüm, öğrenmişim, görecek ya da öğrenecekmişim (bütün zamanlarda bir panik!) – böyle bir şey. Ne zaman sokaktan bir çocuk ağlaması ya da çığlığı gelse, hiç eksik olmazdı o zamanlar gün doğumundan gün kararana dek çocuklar sokaklarda, “Yüreğim düştü” derdi annem. Serhat’la karşılıklı suskunluklarımızı hatırladığım an içime dolan da can korkusu değil, yürek düşmesiydi. Çok tanıdık bir histi; o gittikten sonra günlerce, aylarca çalışacağını söylediği gazetenin sayfalarını çevirirken böyle düşüp durmuştu yüreğim. (s. 72)
Serhat’ın “milletin kaçtığı yer”e gitme kararı ve gazetecilik yapacağını bildirmesi, onu pasif bekleyişin dışına çıkararak aktif bir siyasi-toplumsal pozisyona yerleştirir. Kırtasiyeci’nin her türlü kötülüğü yapabilecek görüntüsüne karşın karşıtlık yaratır. Bu karşıtlık aynı zamanda korkunun farklı görüngülerini açığa çıkarır.
Sartre’ın korkuyu dünyanın varlıkları, iç daralmayı ise kişinin kendinden duyduğu durum olarak tanımladığı noktadan bakıldığında[2] roman boyunca korkunun evre evre dönüştüğü izlenir. Dedeyle başlayan ve duvar metaforuyla simgeleşen terk edilme korkusu, Nuray ve Serhat’ta ayyuka çıktıktan sonra kendini gerçekleştirir. Geri dönüşü olmayan bu kırılma zamanla biçim değiştirir ve en sonunda Serpmetepe’deki bilinmezliğe doğru yönelen bir iç daralmaya dönüşür. Bu geçiş hem bireysel bir yüzleşmeyi hem de toplumsal bir kırılmayı içinde barındırır. Serpmetepe ahalisinin temasa geçilen bireylerinde kendini gösteren bu kırılma, özneyi adım adım tekinsizliğin ortasına sürükleyerek direnci kırar. “Terörist mi lan bu?” cümlesi Kırtasiyeci’nin oğlu, temastan ziyade teğet olan müphem dokunuş ise mahalledeki adamlardan biri tarafından gerçekleştirilir fakat bu davranışlar özerk olmaktan çok kolektif bir bilincin yansımaları, periferinin primitif refleksleridir. Yabancıyla yapılan toplumsal uzlaşı, içerisinde sindirmeyi barındırır ve dolayısıyla yabancıyı çepeçevre kuşatarak iç daralmanın dönüşümünü gerçekleştirir. İç daralma, yeniden korkuya dönüştüğü noktada, bu kez ontolojik bir güdüyü de çağırır; çünkü salt korku artık varlığın ötekinde fark edilme arzusunu da taşır.
Serpmetepe’de öznenin asıl arzu nesnesi ise üst kat komşusu Nazlı’dır. Karmaşalardan arınabilmenin, kuyulardan çıkabilmenin ya da kayboluşun içinde birbirini bulabilmenin arzusudur. ‘Tuhaf, şekilsiz, şemalsiz, yersiz ve zamansız’dır. Bilinmezliği ve hemen çözülemeyişidir özneyi cezbeden. Nazlı’nın gününü nasıl geçirdiği, neden anne-babasıyla birlikte kaldığı, asıl hikâyesinin ne olduğu, özellikle alt kat komşusuna dair bir şeyler yazdığı bir defterinin olup olmadığı, öznenin belleğindeki yeni girdaplardır.
Başka kadınlarda olmayan ne var Nazlı’da, böyle bir etkisi oldu üzerimde, takıldım kaldım, bir daha gelmez bu başıma derken. Tanımıyorum, belki yarım saat sohbet etsek, söyleyecekleri sonsuza dek uzaklaştıracak beni ondan. Çapkın bir bakışına rastlamış da değilim gönlümü, aklımı – her neyse onu çelecek; sesinin tınısını hatırlamıyorum bile, iz bırakmadı. (s. 168)
Taşradan çıkıp kente üniversite okumaya gelmiş anlatıcı, bir açıdan yıllar sonra yeniden taşraya, kendine dönmüştür. Bir zamanlar Nuray için hissedilen birtakım duygular, karşılaşma istekleri ve vakit geçirme beklentisi şimdi Nazlı’da vücut bulmuştur. Taşradan geldiğinde Nuray girmiştir hayatına, şehrin içindeki taşraya geçiş yaptığında ise Nazlı’yla kesişir yolu. Öznenin derinlerde olmayan dertleri ve yaraları, ötekinde karşılaştığı bakışla su yüzüne çıkar. Ötekine çağrılan özne ile çağıranın arasındaki muğlaklığa son veren döngüsel ortaya çıkış, temsil edilmeyle ilişkilidir. Kendi loşluğunun gölgesiyle gelen Nazlı, öznenin bedeninde dolaşan arzu gölgesini su yüzüne çıkarır. Gölgenin asıl kararttığıysa kirlenmişliğin utangaçlığıdır. Şehrin çabuk bulaşan kirliliğinden uzak görünen Nazlı, şehvetle birlikte masumiyeti simgeler. Nazlı bir yerde sabit kalmanın, bozulmamışlığın, henüz kuyularla tanışmamanın halidir.
“Siz hep burada mı oturdunuz?” diye sordum. Tasarlamayınca daha düzgün konuşabiliyordum. “Ben küçükken gelmişiz buraya.”
Gücüm buraya kadardı, bu sokakta koşuşturan kız çocuğunu düşünürken dilim tutuldu. Kuyularla tanışmamış, gönlünce koşan, kovalayan. (s. 214)
Kırlardan gelip kırlara dönme coşkusunu aşılayan bir gelincik tarlası romantizmi olarak Nazlı, ne var ki mahallenin öteki, taşralı sert ve gerçek yüzüne karşın kalmak için yeterli değildir. Madalyonun diğer yüzünde Kırtasiyeci ve mahalleli vardır. Tıpkı Nazlı gibi onlar da bilinmez ve üstelik kestirilmezdir. Kendine acıma şefkatine aman vermeden silinmek isteyen özne, çetin bir başka cephede bulur kendini. Henüz ilk karşılaşmalarında içine korku salan Kırtasiyeci’ye karşın gücünün kırıntısıyla mücadeleye girişir. Kırtasiyeci, Serpmetepe’nin korkunç yüzü, korkuyu nüksettirendir. Ötekinin bakışıyla doğan ürperme, tecrübenin süzgeciyle birleşerek belleğe işlenir; varlığı olası tehdide karşı tetikte tutar. Kırtasiyeci’nin, ‘çatık kaşlı bir ortaokul müdürü’ ya da ‘çoluk çocuk demeden insan katleden biri’ne benzemesi okulda, otobüste ya da devlet dairelerinde sıklıkla karşılaşılan zorbalardan ileri gelmektedir.
Gittikçe yumuşamaya başlayan bu benzeme biçimleri, her defasında biraz daha artan sohbetlerle yerini örtük anlaşmaya devreder fakat özne uyum sağlamaktan ziyade inzivayı aramaktadır. Serpmetepe’de münzeviliğe pek yer yoktur. Karşısındakini tahakküm altına alan, hal ve tavırlarıyla tehdit eden, alanı ihlal eden kişilerin yerlileşerek kanon belirlediği izbe, varoş sayılabilecek kıyı mahallelerin birinde özne tek olmanın savunmasızlığı içinde bocalar. Geçmişin kapanmamış hesaplarının iç daralmayı sürekli diri tuttuğu bir noktada Kırtasiyeci ile başlayıp diğerleriyle devam eden tehditkâr haller, kitlenin tekvin ettiği korkuyu özneye zerk eder. Nazlı ise tüm bu kasvetli dünya içinde bir kır havası, nefes alış, heyecan durağı, kaçamaktır. Serpmetepe’de kalmak ya da kalmamak ikilemi böylelikle iki temel unsur üzerinden sürekli yer değiştirir. Ne var ki Nazlı, kitlenin yarattığı korku karşısında tek başına kurtarıcı değildir. Nazlı arzu nesnesi olarak öznenin kendi siluetlerinden biridir ve bu yüzden roman sonunda Serpmetepe’den ayrılmaya koyulan özne, ondan bağımsız ama ona içkin bir kırgınlıkla macerasına son vermeyi hedefler. Özne, kımıltısızlığı ve eylemsizliğiyle yüz geri etmeyi yeğler. Mahallenin despotizmi öznenin kırılganlığına galip gelir.
Böylece Serpmetepe, öznenin belleğinde yalnızca bir yer değil, arzunun ve korkunun birbirini dönüştürdüğü bir eşik olarak kalır. Nazlı’nın varlığı, mahallelinin tehdidi, duvarın başlattığı tekinsizlik ve kuyunun derinliği − hepsi şimdi’nin içinde aynı girdapta döner. Ayrılış ne tam bir kurtuluş ne de kesin bir yenilgidir; yalnızca belleğin bir başka sayfasına atılan bir meçhuldür.
NOTLAR
[1] Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı, çev. Nilüfer Erdem, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 52.
[2] Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi, çev. Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Eksen, İthaki Yayınları, İstanbul, 2009, s. 80.