Yeni geçmişimiz

Beethoven Club

FATİH ATİLA

Kekeme Yayınları
Ekim 2023
295 sayfa

25 Nisan 2024

TARHAN GÜRHAN

“Uçuruma yeterince uzun bakarsanız, uçurum da size bakmaya başlar.”

–Friedrich Nietzsche

Dünyadaki en derin sanat edebiyattır bence; insanı anladım diyeceksin, hayvanı, doğayı anladım diyeceksin, evreni anladım diyeceksin… Felsefeyi, psikolojiyi bileceksin. Bütün sanat dallarının “iyi”lerini sıkı takip edeceksin. Sonra da bunları bir dile dökeceksin. Bir kurguya yaslayıp ispat edeceksin. Hem de bunu kelimelerle, cümlelerle yapacaksın. Edebiyat yapılmaz, deli işi... Bazen de delirmemek için bir yol. Ey yaman çelişki, geldiysen önce edebiyatı vur! Sonrasına bakarsın…

Fatih Atila 1953’te, Uşak, Karahallı, Bekiköy’de doğdu. Politik olarak birçok kez tutuklandı. En son 1980 yılında askerî gözetim altına alındı. Özgür kalınca ODTÜ Felsefe Bölümü’ne kaydoldu. Önce askerî disiplin, ardından felsefi disiplin… İlk romanı Akdeniz’in Kıyısında’dır, 1987. 1997 yılında Alaturka Rapsodi yayınlandı. 2003’te Ölü Canlar adıyla Sivas Madımak katliamı hakkındaki tek romanı yazdı. 2008 yılında Dargeçit romanı çıktı.

Fatih Atila’nın beşinci romanı Beethoven Club, KeKeMe Yayınları’ndan özenli bir baskıyla yayınlandı yakınlarda. Perspektifli bir anlatımla 12 Mart öncesinden bugünlere kadar gelen yaklaşık 55 yıllık bir süreci anlatıyor, “devrimci romantizm”e kapılmadan. Soğukkanlılıkla... Derin mevzuları iki-üç kalem darbesiyle yalın bir şekilde ele alıyor. Kendisiyle öyle hesaplaşmış ki, geriye ne bir öfke, ne bir kızgınlık kalmış. O kadar ağır işkenceleri bile kin gütmeden anlatan, naif bir dil kullanıyor. Yer yer kırılgan. Bunca şeye kırılmaz mı insan? Öfkelenmez mi? Yok. Polis, devlet inceden inceye eleştirilmiş. Romanın hoşuma giden bir iklimi, atmosferi var. Ilık… Bu iklim okunur kılıyor onca hikâyeyi. Bunu sağlamak çok zordur.

Olaylar romana içkin. Hikâyeler birbirine sokulmuşlar. Hepsi sıcak bir anlatımın ısısını dalga dalga yayıyorlar metnin bütününe. Metin bütün. Parçalı yapısı sonuna kadar sürüp bir bütünlük oluşturuyor. Gir içine yayıl. Hatta istediğin bölümden başlayıp kafana göre oku. Yine bütünlüğü bozulmaz. Cortazar’ın Sek Sek’i gibi. Şimdiden kulübe hoş geldiniz.

Fatih Atila’nın bu romanı büyük keyif alarak yazdığı anlaşılıyor. Bir ateşböceğinin yanıp sönmesi gibi romanın bölümleri. Kuşaktan kuşağa tam bir aile romanı aynı zamanda. Kalabalık kişileri olan bir roman, dikkatle okuyup bağlantıları iyi kurmak gerekiyor. Olayları birbirine bağlamaktaki ustalık hemen göze çarpıyor. Doğaya âşık bir yazarın kitabı elimizdeki.

Yazarın çok geniş bir bakış açısı, vizyonu ve yaşanmışlığı olduğundan roman bazen dağılıyor. İştahlı bir anlatıcı Fatih Atila, bu sonuç da çok doğal. Büyük yazarlar her şeyden ilham alabilirler ve sonra o ilhamı üsluplarına çevirir, kendi dillerine dönüştürürler. Fatih Atila hem hayattaki küçük şeylerden, hem doğadan hem filozoflardan, özetle insandan ilham almıştır. Üslubunu kendisine borçludur. Biraz da belagat sahibi babasına. Kendi gibidir, benzersiz. Club’tan bir roman geçerse ancak böyle geçebilirdi. Bazı romanlar ta başından ölü doğuyor. Beethoven Club yaşayan bir roman, soluk alıyor resmen.

Bu romanın içeriği bakımından çağrıştırdığı art alan çok zengin. Öyle görünmese de felsefe ve psikoloji dozu epey uyuşturucu etkisi yaratıyor. Romanı bir dikişte kanıksayamıyorsunuz. Yudum yudum içmeniz gerekiyor. Geçmiş ve bugün, ikisi de satın alınamaz şeyler. Paha biçilmezler. Kitap bu ikisine vurgu yapıp etrafını çeviriyor. Masaya yatırıyor. Zamanın gittikçe küçülüşü düşündürüyor. Club olmasa iki satır bir şey söylemek ne kadar zor!

En sevdiğim bölüm, “isimsiz devrimcilere” adanmış olan “Odysseus Slave” bölümü oldu. Çok barışçıl, eşitlikçi bir dille yazılmış. Bunu ispatlayamam ama kitapta çalınan müzik parçalarıyla romanın ritmi uyumlu gibi sanki. Müzik diğer tüm sanatlara göre hemen iletişim kurar insanla. Üç-beş dakikada sarar seni. Bütün insanlar için küçük küçük mesajlar bırakmış romanın içine. Herkes kendininkini bulup, yakalayıp kaydetsin diye.

Fatih
Atila

Kısa, kesik cümleler romanın ritmini belirliyor. Bazı cümlelerin sonunu getirmeyişi, yarım bırakışı da üslubu kendine has kılıyor. Genellikle normal uzunlukta bir cümleden sonra iki kelimelik bir cümle kullanıyor. Romandan kopmamak için neredeyse “araya” hiçbir şey almadım. Yazar da bunun hakkını vermiş kitapta. Okumayı yeni sökmüş bir çocuğun merak ve heyecanıyla okudum. Okuma biçiminiz elinizdeki kitabı şekillendiren bir şey. En azından aklınızda kalışını…

Cesaret ve dayanıklılığın romanı. Beethoven Club içindeki onlarca öyküyle ülkenin gençlerini, ‘68 kuşağının cesaretini ve aynı zamanda ürkekliğini de gösteriyor. Hatırladığımız bazı şeyler bizi ölüme kadar götürebilir. “Yaşam hızlı, ölüm kesindir. Yazma bir avuntudur” diyor Atila, Beethoven Club katmanlar halinde önümüzde açılırken.

Toplumsal ve bireysel eleştiriler tam isabet. Yazarın yaşadıkları bu yüzden tanıdık geliyor bize. “Ölüm karşısında mantık aramayacaksın” diyorum kendi kendime. Roman ilerledikçe, gidiş yolundan da puan alıyor. Karakterler kendilerini farklı durumlar içinde tekrarlıyor. Bu da onların inandırıcılığını pekiştiriyor. Yazarla okur arasında arabuluculuk yapan hikâyeler. Okudukça iş içinde iş çıkıyor karşımıza.

Okur için peşin hüküm: İyi bir romanla baş başayız. Usta yazarların romanları hakkında yazmak zor. Temel meselelerini anlamak, ona nüfuz etmek gerekir. Derdini katmanlı bir şekilde seriyor önümüze. Vaatkâr bir kitap; iyi bir öykü vaat ediyor bize, akıcı bir dil vaat ediyor, güzellikler vaat ediyor… Akıp gidiyor olaylar özenli bir kurgunun içinde. “Kolay okutmak” zor zanaattır. Yazarın saygı duyduğu geçmişe ve yaşanmışlıklara biz okurlar da saygı duyuyoruz. İnsan ikilemleriyle vardır. Gerçek hazine bu ikilemlerin arasında bir yerdedir. Hem acımasız hem şefkatli bir romancı Fatih Atila. Acımasız ve çok yerinde tespitleri var. İnsani durumlara da bir o kadar şefkatli. İnsanı seviyor, hâlâ… İroni olmasaydı acıdan kavrulurduk. Bunu çok iyi biliyor.

Birbirini çoğaltan hikâyelerin içine bırakıyor bizi. Çok konuşkan keman partisyonları dinler gibi okudum. Birçok önemli hadiseyi kısa kısa dokunuşlarla eskiz yapar gibi anlatıveriyor. Hayatı süzme biçimi ve eleğin üstünde kalanları analitik bir şekilde anlatma becerisi etkileyici. Günceli ölümsüzleştirebilen bir anlatımı ve tarzı var. Dekameron, Canterbury Hikâyeleri ve Binbir Gece Masalları’nı çağrıştırıyor. Süzülmüş bir metin, akışkan bir roman, suda taş sektirir gibi kayıyor. Kıvamını bulmuş ve sonuna kadar da bunu koruyor. Beethoven Club: Devrimcisiz girilmez!

Sanat alarmı diğer alarmlara benzemez. Mesela sahtesi yoktur. Sanat alarm veriyorsa, sanatçıdan bağımsız, bir yerlerde büyük bir tıkanmışlık vardır, tıknefeslik vardır. Bu nefessizliği açabilecek en iyi oksijen tüpü romandır. Kendini anlayamayan bir yazar dünyayı hiç anlayamaz. Rezervi geniş bir roman, yüz küsur hikâye var içinde. Bu kadar hikâyeyi nasıl yerleştirmiş diyeceksiniz. O da yazarın mahareti işte. Çok ağır, sert konulara ipeksi bir dokunuşla yaklaşıyor.

Kitabı bitirince kapağını kapadım ve bir nefes verdim. Bir süre koltuğumda öylece oturdum. Sonra kalkıp bir daha elime alıncaya kadar kardeşleriyle bekleyeceği kitaplığıma özenle yerleştirdim. “Bu kitaba geri dönmemek mümkün değil” dedim kendi kendime. İnsanoğlu iyi ki romanı icat etti. Başka hiçbir şey bittiğinde bu kadar keyif veremez. Dokuz yılda yazılmış 300 sayfa roman. Hilesiz, hurdasız, samimi, içten bir büyük roman. Konusu, kurgusu ve dili itibariyle bu cümleleri hak ediyor. Romanı bitirdiğimde şahane bir seyahatten yorgun ve mutlu olarak eve döndüğümü hissettim. Bundan sonra yeni geçmişimiz lafını kullanacağım. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak çünkü.

İşte Fatih Atila’nın beşinci ve son romanı bana bunları çağrıştırdı. Artık pek de umursanmayan bir sanat dalı olan edebiyatın iyi örneklere çok ihtiyacı var.

Beethoven Club bizi çoğaltıyor. Dingin, hayatı süzmüş, kendini var etmiş bir yazar, anlattığı onlarca hikâyedeki vicdan bize de bulaşıyor. İyilik de…