Metin Turan, adını birçok derginin künyesinde gördüğümüz, 1994 yılından bu yana yayımlanmakta olan ve dünyanın en saygın indekslerinde taranan folklor/edebiyat’ın kurucusu. Şair, edebiyat araştırmacısı, halkbilimci. Çok yönlü kimliğiyle yazın dünyasına önemli katkılar sunan, dünyanın değişik üniversitelerindeki konferansları ve yayınlarıyla Türk edebiyatının tanınması konusunda olağanüstü çaba harcayan bir isimdir.
İlk basımı Ekim 2021’de gerçekleşen, ekli dördüncü baskısıyla Ağustos 2025’te raflardaki yerini alan Avludaki Ses adlı kitabı, Turan’ın değişik konferanslarda sunduğu ve dergilerde yayımladığı deneme ve inceleme yazılarından oluşan bir yapıt.
Avludaki Ses bir anlamda “içerideki dışarının” sesidir ve “içerideki dışarı” tam da küreselleşmeyi tanımlamada önemli bir kavram(sal)laştırmadır. Küreselleşme, egemen güçler tarafından ‘içerideki dışarının’, başka bir deyişle merkezin dışında olanların köşelerinin törpülenerek yuvarlatılmasıdır. Köşeler ‘sivri’ ve ‘batıcı’ olma özelliğinden dolayı bir nevi ‘öteki’ anlamını taşır ve ‘öteki’ bir yabancı olduğundan, genellikle hoşnutsuzluk yaratanı, engelleri, merkezdekileri tehdit edeni ifade eder. Merkezde bulunanlar, ötekinin içeri girmesinden her zaman rahatsızlık duyduklarından, ‘öteki’nin merkezin çıkarları doğrultusunda biçimlendirilmesi, biçimsizleştirilmesi ve ehlileştirilip ‘içeri alınarak’ ortadan kaldırılması gerekir.
Metin Turan’ın Avludaki Ses’le halk kültürü üzerinden somutlaştırdığı bu durum, iktidar ve güç istenci olanların, merkezini yitirmemek için aynı anda bir bütünün merkezini ele geçirmeye çalışırken, merkezini yitirmeye mecbur bırakılanların yabancılaşmaya nasıl mahkûm edildiğini gözler önüne serer. Batı hegemonyasının kuşatması altında kültürel arındırmanın (post)modern bir teşebbüs ve erek olarak sunulması, modernlik adı altında yerelliğin hesaptan düşürülmesi ve geleneğin içinin boşaltılmaya çalışılması elbette bir karşı-hegemonya yaratarak direnç gösteren aktörleri sahneye çıkarmıştır. Turan, Alevi-Bektaşi şiir geleneğini, âşık şiirini, halk ozanlarını, türkü ve deyişleri ve onları temsil edip yeniden yorumlayanları anlatırken, bir kültürel direnç oluşturduklarının algılanmasını işaretler. Avludaki Ses’in her bir satırında Âşık Veysel’i, Ruhi Su’yu, Feyzullah Çınar’ı, Muharrem Ertaş’ı, Neşet Ertaş’ı, Âşık Şeref Taşlıova’yı, Nesimi Çimen’i ve Âşık Daimi’yi anlamaktır bu direncin adı.
Metin Turan halk kültürü birikimine, geçmişe hayranlıkla bakmak yerine, onu anlayarak yaklaşır. Geleneği oluşturan dinamikler ancak toplumsal gerçeklikleri bağlamında değerlendirildiğinde anlamlı olabilecektir.
“Kent ve Kentlilik Bağlamında Anadolu Halk Şiiri” ya da “Alevi-Bektaşi Kültüründe Âşıklar ve Nefesler” başlıklı incelemelerinden hareketle, olguları tarihî ve kültürel iç içe geçmişlikleriyle ele alır. Her kültürel olgunun kendi tarihsel bağlamı içerisinde doğru kavranabileceğini işaretler. Sanatsal figürlere yaklaşımı da bu yöndedir. Ruhi Su’yu musiki tarihi içinde ele alırken, tarihsel gerçeklikten yalıtmaksızın değerlendirir. Batılı anlamda müzik eğitimi almış kentli bir sanatçıyı ele alırken izlediği yöntem, Feyzullah Çınar veya Neşet Ertaş gibi “okul” yüzü görmemiş halk kültürü aktörlerini ele alırken de tercihidir. Bunu yaparken onları yetiştiren kültürel arka planın bugüne yansıyan izdüşümlerini kavramamıza katkıda bulunur. Avludaki Ses, bu niteliğiyle, içerdiği konularla bir bilinç oluşturmanın yanında, sanatsal birikim edinmeye de katkıda bulunuyor.
Metin Turan için tüm imgelerin her birinin tarihsellikten, bilinen mekânlarından koparılarak yeni bağlamları içinde bağlamsız duruma getirilmesi, ‘mekânsızlık’ anlamı taşıyan ‘aidiyetin ortadan kalkması’, bütün referans noktalarının da yitimidir. Kendi ifadesiyle, “Açıkçası, Anadolu halk şiiri mekânını yitirmiş durumdadır. Bu oldukça trajik bir durumdur ve geleneğin geleceğini karartan bir tablo olarak karşımızda durmaktadır”.
Turan, çözümlemelerinde gelenek içerisindeki kırılmaları toplumsal dönüşümden bağımsız düşünmez. Göç ve kentleşme bu kırılmaların en çarpıcı iki temel unsurudur. Hayatın geçiş aşamaları gibi, toplumların da değişim ve dönüşüm aşamaları vardır. Türkiye kendi potansiyeliyle bu kültürel evrilmeyi yine kendine özgü bir şekilde gerçekleştirmektedir. Bu bakımdan mekân duygusu, aktörler kadar kurumlar için de önemlidir.
Metin Turan, “Türkiye’de endüstrileşmenin doğal seyri dışında geliştiği için büyük bir hayal kırıklığı” olarak nitelendirdiği kentleşmeyi, toplumların uygarlıkla sınavı olarak değerlendirir. Müzik, edebiyat, mimari gibi birbirini besleyen sanatsal etkinliklerin geleneği nasıl şekillendirdiği üzerinde durur.
Avludaki Ses, modernleşmeyi karakterize eden kentleşmenin, sanayileşmenin, popüler kültürün atomize bireylerin eleştirisini de sunuyor bize. Anadolu köylerinden büyük kentlere göç edenlerin karşılaştığı memleket manzaralarında, yabancılaşmayı ve bireyin yalnızlığını görünür kılıyor yazar. Kent hayatı içinde birey, kişisel özgürlüğe kavuşmasının bedelini diğer insanlara birer nesne, birer araç olarak yaklaşmasıyla ödeyip, her şeye ve en tanıdık olması gereken kendine bile yabancılaşmıştır. Kent, insanların birlikte yaşama formlarının farklılaşması, daha doğrusu bir değişime uğramasıyla ortaya çıkan, bu farklılıkların mekânı olduğu kadar, ona katkıda da bulunan, kendine özgü bir toplumsallaşma formudur. Kentsel ortamda gerçekleşen gelenekten kopuş, derin bir köksüzlük hissiyle neticelenmiştir. Modernite en nihayetinde bireyselciliğin ve bireyciliğin artmasıyla ilgilidir. Avludaki Ses’te kentin atomize ettiği bireylerin kendine özgü bir tedirginlik içinde olduğunu, büyük kentlerde yaşayanlara özgü yeni ve şaşırtıcı bir konumla hesaplaşmaları gerektiğini anlıyoruz. Bu tespit bize George Simmel’in “Duymadan gören, görmeden duyandan çok daha tedirgindir” ifadesini anımsatırken, Metin Turan gözleri görmeyen Âşık Veysel’in güçlü duyumsayışını hatırlatarak bu çarpıcı gerçeklikle bizi bir kez daha yüzleştiriyor.
Modernlik, bireyleri içinde yaşadıkları yerel kültürün dar sınırlarından çekip alırken, bir taraftan bireysel özgürlük dünyasının, diğer taraftan da kitle toplumu ve kitle kültürünün içine atmıştır. Kitle kültürünün sunduğu bütün araç ve kolaylıklar, bireysellik üzerindeki toplumsal baskıları güçlendirerek modern toplumun atomize edici işleyişi içinde bireyin direnme ve korunma imkânını elinden almıştır. Metin Turan’ın Avludaki Ses’i tüm bunlara rağmen “özünde bir direnci dile getirenlerin”, “yeniliği yaratmadaki direngen kimliklerini koruyarak, gelenekten aldıkları güç ve birikimle farklı bir ses ve tavır sergileyenlerin” anlatısıdır. Bunu şairler, ozanlar, âşıklar, edebiyat insanları üzerinden somutlaştıran Metin Turan, “Anadolu insanının tarihin her döneminde hayatın bir şekilde diri yanına sarılan, oradan değerler yeşerten gücünü görmek gerekiyor” diye yazarken, buna içtenlikle inananlardandır da.
Geleneğe karşı konumlandırılan modernlik projesi bir taraftan geleneği bastırırken, diğer taraftan birtakım yeni gelenekler ve ötekileri icat etmiştir; ‘ötekiler’ hayaleti, kapitalizmin yayılmasında, her aşamasında ve yeni modern kimliklerin inşa edilmesinde kurucu unsur olarak işlevsel bir rol oynamıştır. Öteki’nin aşağı olduğunu, onun kaderi ve kaçınılmazlığı olarak yorumlayan Batı modernliğinin üstünlük iddiası daima ötekini ortadan kaldırmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Üstün olmak ise sürece bağlı olmayıp verilidir. Kendi kültür ve geleneğini ortaya koyarak modernitenin yapısını ifşa etmek aynı zamanda Batının kültürel üstünlüğü mitini de baltalar. Ötekileştirilmiş, horlanmış bir kültürün içerisinden gelenlerin, kültürleri görmezden gelinen ötekileştirilmişlerin hikâyelerini, mesela Neşet Ertaş’ı, Alevi-Bektaşi kültürünün insanlarını buluyoruz Avludaki Ses’in satırlarında. Ve daha da önemlisi, “bu öteki’nin/ötekileştirilenlerin aşağıda olma durumu içinde sıkışıp kalmak” yerine bu yanlış ve yanlı yazgısının izlerini silmeye çalışarak güçlü bir protesto geleneğinin oluşmasına nasıl katkıda bulunduklarını” da buluyoruz aynı satırlarda.
Batılı bir anlatı olarak küreselleşmenin evrensellik iddiası bir yanılsamadan ibarettir. Batının evrensellik çığırtkanlığı, bir taraftan başka seslerin otantikliğini kabullenip radikal bir bakışa kapı aralarken, ardından bu farklı sesleri derhal nüfuz edilemeyen bir ötekiliğin, herhangi bir dil oyununun özgüllüğü içine hapsederek daha evrensel iktidar kaynaklarına erişmelerine engel olmaktadır. Böylece sistem, eşitsiz iktidar ilişkilerinin hüküm sürdüğü bir dünyada, bu farklı sesleri güçten yoksun kılmaya çalışmaktadır. Evrenselci eşitliğe dayanmayan bir farklılık ilkesinin, ötekilerin ‘farklılığına’ saygı göstermeye zorunlu bırakan herhangi bir standart sağlaması da mümkün değildir. En iyi durumda, bizi Öteki’nin kaderine aldırmamazlığa davet eder. Metin Turan’ın Avludaki Ses’i tam da bu aldırmazlığa karşı güçlü bir itiraz, evrensellik iddiasındaki küreselleşmenin dünyaya bakışının ‘yeknesaklığı’na yönelik meşru bir tepki olarak görülmelidir. Bu tepki, kültürel yüzeysellik içerisinde toplumsal hayatın sürekli kendini tekrar etmesi, birleşmek yerine parçalanmış, tüm bağlarından koparılmış bireylerin tarih ve kendilik bilinçlerinden mahrum bırakılması endişesindendir. Bu eşitsiz küresel köyde, en büyük hayal kırıklığı ve aşılması en büyük zorluk, topyekûn bir kültürel yozlaşmanın yaşanmasıdır…
Turan’ın satırlarında, kültürel ve ahlaki bir direnişe tanıklık ediyoruz ve yazarın en büyük umudu, modern kent yaşamında yerini hızla unutuşa bırakan kültürel belleği diri tutma çabasıyla geleneği geleceğe aktarma, kültürel zenginliğimizi anlama gayreti. Bu yüzden, Avludaki Ses halkbilim, sosyoloji, edebiyat gibi alanlarda çalışma yapanlar için kaynak bir kitap olmanın ötesinde, Türkiye’nin kültür sorunlarına dair kaygı duyan herkesin okuması gereken bir kitap.