Atom ve Zorunluluk artık raflarda. Antik Yunan felsefesi uzmanı, Sorbonne’da felsefe profesörlüğünü sürdüren Pierre-Marie Morel’in bu eseri uzunca bir süredir çevrilmeyi bekliyordu. Nihayet, Nil Selin Özkan’ın Fransızcadan titiz çevirisiyle kitap, okurla buluşmaya hazır.
“Zorunluluk nedir?” sorusunun güçlüğü ve açtığı ufuk, aynı zamanda kitabın potansiyel okuyucu kitlesine bir göndermede bulunuyor. Zorunluluk salt bir Antik Yunan meselesi değil, dahası sadece bir felsefe meselesi de değil, dolayısıyla zorunluluk soruşturmasının kendisi bizatihi herkesi ilgilendiriyor. Morel’in kitabının ilk başarısı tam da burada yatıyor; yazım biçimi ve düzenlenişi itibarıyla akademik biçimde kaleme alınan bir kitabın “zorunlu olarak” uzmanlara, bir grup akademisyen ya da felsefeciye hitap etmekle sınırlı kalmaya mahkûm olmadığını göstermesiyle. Nitekim kitap, halihazırda herhangi bir Antik Yunan ya da felsefe bilgisi bulunmayan okurun rahatlıkla anlayabileceği, tartışmanın içerisine girebileceği ve dahası söz konusu tartışmayı farklı düzlemlerde sürdürebileceği bir okuma kolaylığına sahip.
Morel’in ikinci başarısı akademik bir sınırlamadan ileri geliyor. Birçok kitabın aksine Atom ve Zorunluluk, başlığı ve adlandırması konusunda fazlasıyla net, öyle ki baştan sona atom ve zorunluluk arasındaki ilişkinin tartışılmasına, bu zengin Antik diyaloğa dahil oluyoruz. Dahası, bu diyaloğu alt başlığın işaret ettiği üç isim; Demokritos, Epikuros ve Lucretius üzerinden takip ediyoruz. Böylece Morel bizi ilk materyalistler, yani Antik Yunan atomcuları olan bu üç düşünür yardımıyla zorunluluk fikrinin ilk seküler inşasına götürüyor. Morel, herhangi başka kaygı taşımaksızın, fikrin doğuş anına bir yolculuk gerçekleştiriyor ve bizi o noktada bırakıyor. Devamı ise bizim zorunlulukla kurduğumuz ilişkiye, bir bakıma bizim öznelliğimize kalıyor.
Hem zorunluluktan ne anladığımız hem de onun karşısına neyi yerleştirdiğimiz tümüyle bağlama ve ele aldığımız meseleye bağlıdır. Söz gelimi, zorunluluğun karşıtı keyfîlik olabileceği gibi rastgelelik, belirlenmemişlik, müdahale edilebilirlik de olabilir. Örneğin, defalarca zorunluluğun ilk “seküler inşası” vurgusunda bulunduk. Çünkü zorunluluğun ilk inşasını Antik Yunan mitolojisinde bulmak pekâlâ mümkündür; her şeyin üzerinde, tanrılara dahi hükmeden bir kader anlayışı mevcuttur. Antiklerin zorunluluğu özellikle İbrahimi dinlerin irade olarak tanrı anlayışıyla karşılaştırıldığında belirginleşmektedir. Nitekim Morel de kitabın giriş bölümünde “kaderle özdeşleştirilmiş bir şekilde zorunluluk” anlayışından söz ederek işe başlar. Ardından, bunu sıklıkla felsefenin başlangıcına tekabül ettiği düşünülen tartışmalı “mitostan logosa geçiş” takip eder. Artık mitolojik, kadersel, tanrısal bir zorunluluktan ziyade bu dünyanın zorunluluğu söz konusudur.
Morel, atomculardan önce pre-Sokratik filozoflar tarafından ortaya konmuş zorunluluk anlayışlarını üç kategoride toparlar: “Mantıksal ilke olarak zorunluluk, kozmolojik ilke olarak zorunluluk, kader olarak zorunluluk”. Sırasıyla bu üç zorunluluk anlayışına karşılık gelen, onları geliştiren düşünürler ise Parmenides, Filolaos ve Herakleitos’tur. Bu düşünürlerde seküler zorunluluk düşüncesinin ilk tohumlarını bulmakla birlikte, “kader olarak zorunluluk” kategorisinin de işaret ettiği gibi, mitolojik-dinsel iz orada durmaya devam etmektedir. Nitekim, pedagojik anlamda faydalı fakat problemli “mitostan logosa geçiş” anlatısını güçleştiren olgu tam anlamıyla budur; inanıştan akla, hikâyeden gözleme, yer üstünden bu dünyaya geçiş bir anda değil de aşamalı biçimde vuku bulmuştur.
Demokritos, Morel’in kitapta kullandığı bir alıntıyla “tanrılar, insanların bâtıl inançlara yenik düştükleri zaman hayal ettikleri gibi fiziksel olaylardan sorumlu tutulamazlar” demekte, böylece her ne kadar tanrıların varlığına hâlâ inansa da onları fiziksel dünyanın zorunluluğunun dışında tutmaktadır. Demokritos için zorunluluk hem düzenin hem de kaosun ilkesidir. Canlı bir varlığın meydana gelmesinde ve gelişiminde atomların hareketine hükmeden zorunluluk, yani atomların zorunluluğu dışında hiçbir şey yoktur. Aynısı canlı varlığın yok oluşu, yani ölümü için de geçerlidir. Nitekim ölüm bir atomsal dağılımdır. Bu bağlamda, Demokritos ile birlikte bir Antik Çağ materyalizminden söz etmek mümkündür. Daha doğrusu Morel’in tartıştığı gibi, Demokritos’un felsefesi materyalizme oldukça yaklaşmakla birlikte onunla temel düzeyde ters düşen, söz gelimi madde olmayanın, yani boşluğun varlığını tanımak gibi unsurları da içermektedir.

Epikuros ve Lucretius ile birlikte, Demokritos’un atom anlayışının hem devam ettirilişine hem de reforme edilişine tanık oluruz. İki ismin de çabası, atomcu bir açıklama modelini sürdürürken Demokritos düşüncesinin tıkandığı noktaların üstesinden gelmektir. Epikuros, Demokritos’un atomsal sonsuzluk anlayışını sınırlandırır. Ona göre, atomların sayısı sonsuz olsa da formları sınırsız değildir. Aslında tüm tartışma, Morel’in özetlediği ve vurguladığı gibi: “Demokritos’ta izini bulamayacağımız sınır fikrinin önemini olumlu bir şekilde açıklamaktır”.
Bu arka planla birlikte başlangıçtaki, kitabın salt uzmanları değil de neredeyse herkesi ilgilendirdiği yönündeki savımıza dönüş yapabiliriz. Hatırlamak gerekir ki kitabın ele aldığı ve burada kısaca sözünü ettiğimiz tartışma henüz bilimle felsefenin ayrışmadığı bir dönemin tartışmasıdır. Yine Morel’in belirttiği gibi: “ilk atomcuların felsefesi öncelikle ve temel olarak bir fiziktir”. Kitapta bu iddiayı atomculuğun etik çıktılarına dair bir bölüm takip etmektedir.
Henüz bilim ve felsefenin ayrılmamış olması, bugün ayrı disiplinler olarak ele aldığımız onlarca akademik disiplinin birliğine işaret eder. Bilim henüz kendi içerisinde, en genel hatlarıyla fizik, biyoloji ve kimya şeklinde bile ayrışmamıştır. Aynı şekilde, felsefenin içerisinden henüz sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi disiplinler doğmamıştır. Çarpıcı olan ve burada bu ayrışmadan söz etmemizi sağlayan olgu, zorunluluk fikrinin farklı dereceler ve bağlamlarda tüm bu ayrışan disiplinlerde bir yer tutmasıdır. Zorunluluğun bir anlamda tekabül ettiği “doğa yasası” üzerine düşünmeksizin herhangi bir doğa biliminde ilerlemek olanaksızdır.
Felsefe tarihi, benzer şekilde, zorunluluk fikrini farklı dönemler ve meseleler eşliğinde tekrar ve tekrar karşımıza çıkarmıştır. Alman Felsefesi’nin yasa ile özgürlük arasında kurduğu bağlantı buna bir örnek teşkil eder. Dahası, Karl Marx’ın doktora tezinin Demokritos ve Epikuros’un doğa felsefeleri arasındaki farklara odaklanması bir tesadüf değildir. Zorunluluk, Marx’la birlikte tarihin ve politikanın alanına girmiş, günümüze dek uzanan bir tartışmanın nesnesi olmuştur.
Tüm bu olgulara, zorunluluk fikrinin çok sayıda disiplini ilgilendiren bir temel tartışma oluşuna rağmen Türkçe literatürün bu konudaki boşluğu şaşırtıcı, hatta şoke edicidir. Öyle ki, çeşitli atomcu fragmanların çevirisi dışında derli torlu bir atomculuk kitabının bulunmadığını söylesek abartmış olmayız. Atomculuğa dair mevcut az sayıdaki kitap da sıklıkla belirli bir felsefe ekolünün ya da filozofun atomculuğu değerlendirme biçimini işlemektedir. Bu sebeple, şimdiye dek bir dolayım olmaksızın atomculuk tartışmasını bizatihi kökeninde anlayabilmek, bu antik tartışmaya dahil olabilmek olanaksızdı. Umuyoruz ki Atom ve Zorunluluk’un çevirisiyle birlikte artık atomcuları derli toplu ve Türkçe düşünebilmek mümkün olacaktır. Yine umuyoruz ki zorunluluk tartışmasının başlangıcını anlayabilmek, günümüzde yürütülecek herhangi bir zorunluluk tartışmasının kalitesini ve üretkenliğini artıracaktır.