Kapkara kitap, direnen insanlık
“Kara Kitap çok önemli bir yapıt; tanıkların ve tanıklıkların bir araya getirilmesi, Nazilerin toplama, çalışma ve ölüm kamplarında neler yaptıkları anlatıldığında, 'bu kadar insanlık dışı şeyler yapmış olamazlar' şeklindeki kuşkuları ortadan kaldıracak kadar açık seçik yaşananların kaydını sunuyor.”
Şubat 1945: Savaşın bitişiyle kapısında “Çalışmak özgürleştirir” yazan Auschwitz-Birkenau Toplama Kampı’ndan kurtulan tutsaklar (solda), kurtulamayıp katledilenlerden geriye kalan ayakkabılar (sağda).
Vasili Grossman’ın başyapıtı Yaşam ve Yazgı’nın[1] en çarpıcı bölümlerinden biri, askerî doktor Sofya Osipovna’nın Nazilerin ölüm kamplarından birinde elinden tuttuğu altı yaşındaki David’le beraber gaz odasına doğru yürüdüğü ve ardından odanın içinin betimlendiği sahnedir. Grossman’ın anlatımı olabildiğince soğukkanlı ve mesafeli olsa da, anlattıkları iç parçalayıcıdır.
“İnsanlara özgü olmayan bir hareketti bu. İlkel canlılara özgü bir hareket de değildi. Bu harekette bir anlam ve bir amaç yoktu, bu harekette canlıların iradesi görünmüyordu. İnsan seli odaya akıyordu, yeni gelenler içeride olanları, komşularını itiyorlardı ve dirseklerin, omuzların, göbeklerin bu sayısız çarpmalarından, botanikçi Brown tarafından keşfedilmiş olan katı parçacıklar hareketinden hiç farkı olmayan bir hareket doğuyordu.” (2. ktap, s. 314)
Yaşam ve Yazgı’nın bu bölümü yakınlarda yine aklımdan geçmişti; K24’te yayımlanan Elsa Morante’nin Ve Tarih Devam Ediyor’u hakkındaki yazımda da alıntıladığım, Nazilerin ölüm kamplarındaki gaz odalarıyla ilgili şu cümleyi okuduğumda:
“Toplama kampında gaz odası, insana merhamet gösterilen tek yerdir.”
Aklımdan geçmişti, ama dönüp yeniden okumamıştım. Ne ki, hazırlayanlar arasında Grossman’ın da bulunduğu Kara Kitap’ı[2] okurken dönmemek mümkün değildi. Özellikle Grossman’ın Treblinka’yı, oradaki gaz odalarını anlattığı bölümü okurken.
Fakat önce Kara Kitap hakkında biraz bilgi vermeye çalışacağım. Kara Kitap’ın girişinde yer alan makalesinde İosef Kermiş, bu kitabın Ehrenburg’un fikri olduğunu belirtiyor.
İlya Ehrenburg daha savaşın ilk gününden itibaren, Almanların işlediği suçlar, Yahudi halkının ulusal trajedisi, direnişi ve kahramanlıkları hakkındaki bilgi ve belgeleri toplamaya başlamıştı. Kızıl Orducular yıkılmış şehir ve köylerde buldukları günlükleri, vasiyetleri, fotoğrafları, şarkıları, belgeleri ona getiriyordu. Nazilerin suçlarını ortaya döken ve Yahudilerin kahramanlıklarını kanıtlayan birçok bilgi ve belge de partizanlar tarafından Ehrenburg’a iletiliyordu. (s. 16)
Bu muazzam projenin yaşama geçirilmesi için Yahudi Antifaşist Komitesi nezdinde bir edebiyat komisyonu kuruldu ve öncelikle ilk kitabın yayımlanması için hazırlıklara girişildi. Bu çalışmaya ünlü Sovyet yazarı Vasili Grossman da katıldı. Ehrenburg, Yahudi olsun olmasın, elinde belge olan ya da kendi deneyimlerini aktaran birçok yazar ve gazeteciyi projeye dahil etti. (s. 17)
Kara Kitap
çev. Uğur Büke
Alfa Yayınları
Eylül 2025
672 s.
Kitapta projeye dahil olan yazar ve gazetecilerin isimleri anılıyor; aralarında Platonov da bulunuyormuş, ancak onun adı kitapta anılmamış. “Grossman’ın Direnişi”[3] başlıklı makalesinde Maxim D. Shrayer, “Minsk Gettosu” bölümünün onun kaleminden çıktığını belirtir. Grossman ve Platonov’un eserlerini İngilizceye çeviren Robert Chandler da Grossman’ın Platonov’u Kara Kitap’a katkıda bulunmaya çağırdığını ve Minsk gettosuyla ilgili dokümanların sorumluluğunu ona verdiğini belirtir.[4] (Kara Kitap’ta bu bölümün Grossman tarafından yayına hazırlandığı belirtiliyor.) Andığım makalede Shrayer, savaşın sonlarına doğru Ehrenburg’un Yahudi Antifaşist Komitesi'yle anlaşmazlığa düşüp Kara Kitap projesinin başkanlığından istifa ettiğini, bu görevi Grossman’ın devraldığını belirtiyor.
Kara Kitap’a katkıda bulunanlardan biri de Rus biçimciliğinin önemli isimlerinden Viktor Şklovski. Onun yayına hazırladığı bölüm Kuzey Kafkasya’da bulunan Kislovodsk’taki katliamla ilgili bir tanıklık. Almanlar Kislovodsk’ta yönetimi ellerine geçirdikten sonra şehirdeki Yahudilerin tâbi olmasını emrettikleri birtakım kurallar koyarlar.
7 Eylülde komutanlığın emri yayınlandı: “Ukrayna’nın bazı bölgelerine yerleştirilmek amacıyla, melezler dışında bütün Yahudilerin ve Yahudi kökenli olanların, üzerlerinde adres ve soyadları yazılı olmak kaydıyla evlerinin anahtarıyla birlikte 9 Eylül günü yük istasyonunda toplanması gerekmektedir. Yolcular yanlarına en fazla 20 kilo bagaj alabilir.”
Birçokları bu emrin ölüm anlamına geldiğini anladı. Doktor Vilenski ile karısı ve Doktor Bugayevskaya zehir içtiler. Doktor Faynberg, karısı ve kızıyla bileklerini kesti. (s. 323)
Bu arada, Grossman’ın bir öyküsünün, Şklovski’nin yayına hazırladığı bu tanıklığı oldukça andırdığına dikkat çeken Chandler, bu öykünün Grossman’ın ölümünden sonra The Road’da biraraya getirilen öykülerinden biri olduğunu, hatta onun yazdığı son öykü olduğunu belirtiyor. “Kislovodsk’ta” başlıklı bu öyküde de Nazilerin kendisinden yaralı Sovyet askerlerini öldürmelerini kolaylaştırmak istemesi üzerine intihar eden bir Sovyet doktoru anlatılıyor. Chandler haklı olarak öykünün kaynağının Şklovski’nin yayına hazırladığı Kara Kitap’ta yer alan yaşantı olduğunu ileri sürüyor. Belli ki 2. Dünya Savaşı’nda yaşananlar Grossman’ı hayatı boyunca çok etkilemiş ve son yıllarında da yeniden bu konuyu yapıtlarında ele alma ihtiyacı duymuş. Beri yandan şu farka dikkat etmek lazım. Grossman’ın bu öyküsündeki doktorun intiharıyla Kara Kitap’taki doktorların intiharları birebir aynı nedene dayanmıyor. Grossman ahlaki bir seçime vurgu yapmayı yeğlemiş. Yaşam ve Yazgı’yı okuyanlar ahlaki seçimler meselesinin bu romanın önemle üzerinde durulan bir bahsi olduğunu hatırlayacaklardır.[5]
Grossman’ın yazdığı son öyküdeki bu ahlaki tutum, Yaşam ve Yazgı’nın bu yazının girişinde andığım bölümünü ve Sofya Osipovna’yı hatırlattı bana. Almanlar, Yahudi tutsaklar arasındaki hekimleri, cerrahları çağırmaya başladıklarında Sofya da sesini çıkarmamıştır. Böyle yapmasa Almanların işine yarayacağı için hiç değilse bir süre daha hayatta kalmayı güvence altına alacaktır, ama bunu istememiştir. Onun bu seçimini de bir tür intihar sayabiliriz sanırım.
Bu benzerlik üzerinde durmamın bir nedeni de doktorların, cerrahların çağrılması bahsinin Nazilerin Yahudileri katletmek için inşa ettikleri toplama kamplarında Yahudileri çalıştırmalarına bir örnek olması. Kara Kitap’taki pek çok tanıklıkta Nazilerin Yahudiler arasında kamplarda çeşitli biçimlerde kullanabilecekleri terzi, aşçı, duvar ustası ve benzeri işlerde yetkin olanları öbürlerinden ayırdıklarından söz ediliyor. (Ne ki, onlar da ihtiyaçlar sona erdiğinde, kamplar terk edilirken mesela, öldürülmüşlerdir.) Almanların bu kampları gizlemeye çok önem verdikleri de bilinir. Daha ilk başta trenlere doldurdukları insanların ölüm kamplarına gittiklerini bilmelerini istememişlerdir; bunu bildikleri takdirde isyan edecekleri, ölümü göze alarak direnecekleri açıktır. Sonraları da, savaşı kaybetmek üzere olduklarını anladıklarında, bu kez de arkalarında kanıt bırakmamak için kampları, mezarları, canlı ve cansız tanıkları ortadan kaldırmak istemişlerdir.
Kara Kitap tam da bu nedenle çok önemli bir yapıt; tanıkların ve tanıklıkların biraraya getirilmesi, Nazilerin toplama, çalışma ve ölüm kamplarında neler yaptıkları anlatıldığında, “bu kadar insanlık dışı şeyler yapmış olamazlar” şeklinde beliren kuşkuları ortadan kaldıracak kadar açık seçik yaşananların kaydını sunuyor. Nitekim Nürnberg duruşmalarında anılmış metinlerden biri de Grossman’ın “Treblinka Cehennemi” başlıklı denemesidir ve Kara Kitap’ta Treblinka ölüm kampını anlattığı bölümdür.
Kara Kitap’a giren tanık ifadelerinin yaklaşık üçte birinin doğrudan Ehrenburg tarafından incelendiğini belirtiyor İosef Kermiş. Kitaptaki belgeler için Ehrenburg’un, “Bu edebiyat değil. Abartısız gerçek hikâyeler” dediğini vurguluyor. 1944-1946 yılları arasında kayda alınmış sayısız elyazmaları esas alınarak yayına hazırlanmış olan kitaptaki Treblinka bölümünde Grossman şu notu düşüyor:
Aşağıda yazılanların hepsi yaşayan görgü tanıklarının hikâyeleri, kuruluşundan ölüm mahkûmları tarafından yakıldığı 2 Ağustos 1943 yılına kadar Treblinka’da çalışan insanların ifadeleri ve görgü tanıklarının anlattıklarını birebir onaylayan tutuklu watchman’lerin [gardiyanların] itiraflarına dayanmaktadır. Bu insanları kendim gördüm, uzun uzun sohbet ettim, yazılı ifadeleri hâlâ masamın üstünde duruyor. Değişik kaynaklardan alınan bütün bu sayısız tanıklıkların, komutanın köpeği ‘Bari’nin tasmasının anlatımından başlayarak kurbanların katledilme teknolojilerinin ve kitlesel kıyım aletlerinin açıklanmasına kadar her ayrıntıyı hep aynı şekilde aktardığını da belirtmek gerekir. (s. 457-458)
Grossman, Kara Kitap’ın önsözünde de Nazilerin Yahudi soykırımını nasıl ince ince planladıklarını ve yaptıklarının ortaya çıkmasından neden ve nasıl çekindiklerini şu şekilde anlatıyor.
Bütün insanlık tarihi boyunca böyle bir suçun işlenmediğini hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz. Bu, o güne değin dünyanın hiç görmediği, devlet düzeyinde hazırlanmış eylemlerle katillerin kendilerini sadistçe kanıtlamalarıydı. İşlenen suçlar karşısında işgal altındaki halkın aklı durmuştu. Milyonlarca suçsuz insanın birdenbire öldürülmesi anlamsız ve akıldışı geldiği için, birçok kurban son dakikaya kadar kendilerini ölüme götürdüklerine inanmıyordu. Almanlar öldürülecek olanların son âna kadar hiçbir şey bilmemesi için özen gösteriyordu. Hemen her yerde aynı yalan tekrarlanıyordu. Ya Alman esirlerle değiştirilmek ya tarlalarda çalıştırılmak ya da işgal altındaki batı topraklarında oluşturulan toplama kamplarına yollanmak için biraraya getirildikleri şayiası gündemdeydi.
[…]
Trenlerle getirilenler katarın çıkmaz bir hatta durduğunu hemen anlamasınlar diye Treblinka ölüm kampında sahte bir istasyon binası yapılmış, bilet gişeleri, tren tarifesi, vesaire asılmıştı. Bazı yerlerde insanlara ölmeden önce yakınlarına mektuplar yazdırıyorlardı, böylece insanlardaki kuşku azaltılmaya çalışılıyordu. Bu kandırma sisteminin mantığı çok basitti. Hitlerciler direniş ve isyandan korkuyordu. (s. 45-46)
Nazilerin vahşetinden sağ çıkabilenlerin kitaptaki tanıklıklarında da kampların ve mezarların yok edilmeye, bunlar hiç yaşanmamış zannedilebilsin diye iz bırakmamaya çalışıldığı ayrıntılarla anlatılıyor. Nazilerin SSCB topraklarındaki katliamlarının Türkiye’de en bilinenlerinden biri Babi Yar’da yaşananlardır. Yevgeni Yevtuşenko’nun aynı isimli şiiri ve Kuznetsov’un aynı isimli anı-romanı (İngilizcedeki alt başlığı “Roman Biçiminde Bir Doküman”dır) Türkçede ‘60’ların ikinci yarısında yayımlanmıştır. Yevtuşenko’nun kitabının sonraki yıllarda da yeni baskıları yapılmıştır.
“Yaban otları hışırdıyor Babi Yar’da.
Ağaçlar sert sert bakıyor, yargıçlar gibi.
Her şey sessizce çığlık atıyor.
Şapkamı çıkarıyorum,
anlıyorum, gittikçe yaşlanmışım.
Burada gömülü bu binlerce insanın,
bu binlerce insanın ardından koparılmış
sessiz bir çığlıktan başka neyim ki şimdi;
burada vurulmuş her ihtiyarım ben,
burada vurulmuş her çocuğum ben.”
Yevtuşenko’nun dizeleri de Babi Yar’da yaşananların ifadesi ama Kara Kitap’ta yer alan Kievlilerin ifadeleri ve belgeler temelinde oluşturulan, Lev Ozerov tarafından yayına hazırlanmış olan “Babi Yar” bölümünde de Nazilerin suçlarını örtme çabalarına dair tanıklıklar var.
İki yıl sonra Kızıl Ordu, Dinyeper kıyılarına yaklaştığında, Berlin’den Babi Yar’da gömülü cesetlerin yok edilmesi emri geldi.
Sırets kampı mahkûmlarından Vladimir Davıdov, Kiev’i terk etmek zorunda kalacaklarını hisseden Almanların 1943 sonbaharında Babi Yar’daki toplu mezarları aceleyle nasıl açtırdıklarını anlatır. (s. 61)
Mahkûmlara Babi Yar’daki uçurumun dibine gömülü olan on binlerce cesedi çıkarmaları emredilir, cesetleri gören mahkûmlardan biri aklını kaybeder. Çıkarılan cesetler önce yakılır, kalan büyük parçalar büyük silindirlerle ezilir. Bunlar yapıldıktan sonra yeniden ateş yakılması emredilir. Bizzat Gestapo şefi Himmler nezaret ediyordur bunlara. Mahkûmlar sıranın kendilerine geldiği anlarlar.
Almanlar, son görgü tanıklarını da öldürüp yakmaya karar vermişti. Davıdov, ölü bir kadının cebinde bir makas bulmuştu. Bu paslı makasla prangasını çözdü. Diğer mahkûmlar da aynı şeyi yaptı. 29 Eylül 1943’te, Kiev Yahudilerinin katledilmesinden tam iki yıl sonra, Almanların yeni kurbanları ‘hurra’ nidalarıyla barakalarından fırlayıp mezarlık duvarlarına atıldı. Bu ani hareketten şaşıran SS’ler ilk anda ateş açamadı ama yine de 280 kişiyi öldürdü. Vladimir Davıdov ve on bir arkadaşı duvarları aşıp kaçmayı başardı. Kiev çevresinde yaşayanlar onları sakladı. Davıdov daha sonra Kiev’den kaçıp Baroviçi köyünde yaşamaya başladı.
Ne bütün cesetler yakılabildi ne de bütün kemikler toz edilebildi, çünkü çok fazlaydılar ve şimdi bile Babi Yar’a gelenler hâlâ kömürle karışık kafatası parçaları ve kemikler görüyor. (s. 62)
Vladimir Davıdov, Babi Yar’ın tanıklarından biri olarak bizzat anlatmış bu yaşananları. Tanıklık bahsinde başka bir kitabı daha hatırlayabiliriz; Georges Didi-Huberman’ın Her Şeye Rağmen İmgeler’ini.[6] Her sağ kalan kişi, hiç kuşkusuz tanıktır, bizzat belgedir. Babi Yar’da hâlâ görülebilen kömürle karışık kemikler gibi. Ama bir de bu katliamlardan, soykırımdan kalan imgeler, görsel kanıtlar var mıdır? Didi-Huberman, kitabında 1944 yazındaki Auschwitz kampında çekilebilmiş birkaç kare fotoğrafı ele alıyor. O da söze Nazilerin arkalarında tanık bırakmama arzularından bahsederek başlar.
SS’lerin, Auschwitz tutsakları arasında, tanıklık olanağını ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırmak istedikleri kişiler elbette Sonderkommando üyeleri, yani kitlesel imhayı çıplak elle yöneten tutsaklardan oluşan ‘özel komando’ydu. SS’ler sağ kalan bir Sonderkommando üyesinin ağzından çıkabilecek tek bir kelimenin büyük Avrupa Yahudileri katliamı konusunda sonraki tüm inkârları, bütün laf kalabalığını geçersiz kılacağını önceden biliyordu. (s. 11-12)
Bütün zorluklara, imkânsızlıklara rağmen Auschwitz’deki V numaralı krematoryumdan dört fotoğraf alınabilmiştir. Bir sivil Polonyalı işçi bir çorba kovasının dibindeki gizli bölmede kampa bir fotoğraf makinesi sokmayı başarır ve Sonderkommando’ya ulaştırır.
Aşağıda yakma çukurlarının önünde görevli olan ve ekibin diğer üyeleriyle birlikte çalıştığı sanılan Alex adındaki –kimliği bugün hâlâ tespit edilememiştir, soyadı bilinmemektedir– Yunan bir Yahudi’nin eline ulaşmıştı.
Şu müthiş karanlık oda paradoksu: Fotoğrafçı makineyi kovadan çıkarmak, vizörü ayarlamak, yüzüne yaklaştırmak ve ilk dizi görüntüyü almak için kurbanların henüz boşaltıldığı –belki de daha tamamen boşaltılmadığı– bir gaz odasına saklanmış olmalıdır. Loş mekânın içerisinden geride durmaktadır. Durduğu yerdeki eğim, karanlık onu korumaktadır. Sonra cesaretlenir, eksen değiştirir ve ilerler: İkinci görüntü biraz daha cepheden ve hafifçe daha yakındır. Dolayısıyla daha risklidir fakat aynı zamanda paradoksal olarak daha iyi pozlanmıştır: Daha nettir. Bu işin, yani bir imge koparmanın gerekliliği karşısında korku bir an için adeta yok olmuştur. (s. 23)
Bu çekilen fotoğrafların bulunduğu film bir diş macunu tüpünün içine saklanarak kamptan dışarı çıkarılır. Didi-Huberman bu dört fotoğrafın imgelenemez olanla ilgili olduğunu belirttikten sonra şu hususları vurguluyor.
Hanna Arendt’in pek güzel çözümlediği gibi, Naziler “Girişimlerindeki en büyük başarı şanslarından birinin, dışarıdaki hiç kimsenin buna inanmayacağında yattığından kesinlikle eminlerdi.” Primo Levi’nin en derin kâbuslarında bile peşini bırakmayacak olan da kimi zaman ulaşan ama ‘inanılmaz olması nedeniyle geri çevrilen’ bilgilere ilişkin bu korkunç saptamasıdır: Maruz kalmak, sağ kalmak, anlatmak – sonra da imgelenemez olduğu için kimsenin buna inanmaması. Sağ kalanlar tanıklık etmeye çağrıldıklarında temel adaletsizlik adeta peşlerini bırakmıyordu. (s. 32)
Levi
Yeniden Kara Kitap’a dönersek; yıllarca sürmüş zorlu çalışmaların sonunda, iğneyle kuyu kazarcasına çabalar harcanarak ortaya çıkmış bir yapıt bu. Anlatanların ne kadar zorlandıklarını Primo Levi’nin cümlelerinden anlayabiliyoruz; sağ kalanların nasıl sağ kalabildiklerine dair Kara Kitap’ta anlatılanlar da dehşet verici bu arada. Babi Yar’daki uçuruma ikinci emir gelmeden kızını ve kendisini atıp hemen ardından üzerine cesetler düştüğü için ölmediği anlaşılamayan, bu sayede sağ kalan Yelena Yefimovna Borodyanskaya-Knış mesela; ya da 2.000 mahkûmu taşıyan ve bir süre sonra Mineralnıye Vodı istasyonunu geçince tarlaların içinde durup bütün mahkûmların öldürüleceği trenin arka kapısından soğuktan ve heyecandan titrediği için yüksek otların arasına düşen ve bu sayede sağ kalan Debora Reznik. Beri yandan tanıkların anlattıklarını dinleyenlerin, bunları ve başka belgeleri derleyenlerin öğrendikleri akıl almaz (“imgelenmez”) vahşet karşısında neler hissedip nasıl kendilerini koruduklarını tahmin etmek de kolay değil; onların da cesaretleri ve adanmışlıkları nedeniyle büyük bir saygıyı hak ettikleri kesin. Grossman, kitaba emek veren kurulun hedeflerini şöyle anıyor.
“Kara Kitap’ı yayına hazırlayan kurul ana hedef olarak şunları belirledi:
Kara Kitap, Alman faşistlerinin işkence ettiği ve katlettiği Sovyet insanının sayısız toplu mezarına bir anıt olmalıydı.
Kara Kitap milyonlarca kadın, yaşlı ve çocuğun katledilmesine katılan ve organize eden faşist alçakların suçlanmaları için bir belge olmalıydı.” (s. 34)
Ortaya çıkan yapıtla bu hedeflerin gerçekleştiği ortada. Gelgelelim, Kara Kitap yayına hazırlanmasına karşın SSCB’de yayımlanmamış, 1948 yılındaysa imha edilmiş. İosef Kermiş şöyle özetliyor bu süreci.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yahudilerin kahramanlıklarını ve katledilmelerini ve Almanların vahşetini anlatan Kara Kitap, Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası politikası için engel oluşturmuştu. O yıllarda Sovyetler Birliği’nin Almanya’ya yaklaşımı kökünden değişmişti: Doğu Almanya’nın Sovyet yörüngesine girmesi, Almanlarla bilinen yakınlığa yol açmıştı. Alman faşistlerinin ve yardakçılarının gerçekleştirdiği vahşi askerî suçların araştırılması ve tespit edilmesi için kurulan komisyon, Stalin’in emriyle lağvedildi. (s. 20)
Kara Kitap’ta anlatılanlar, söylemeye gerek var mı, bilmiyorum, kapkara. Ancak bütün bu karanlığın arasında gettolarda ve kamplarda ideolojik olarak, pasif direnişle yahut silahlı mücadeleyle direnenlerin, kaçıp Partizanlara katılanların hikâyeleri de var. Elbette Yahudi çocukları kendi çocukları gibi gösterip saklayıp koruyanlar da... Grossman, “Irkçı deliliğin kara bulutları arasında ve insandan nefret etmenin zehirli dumanları arasında insanlığın, iyiliğin ve aklın ebedi yıldızı[nın] da kendini göster[diğini]” belirtiyor.
Yaşam ve Yazgı’yla başlamıştım. Aynı kitaptan bir alıntıyla bitireyim. Sofya Osipovna’yla David’in gaz odasındaki ölümlerinin anlatıldığı bölümün ardından romanın anlatıcısı araya girer. “Yaşam özgürlüktür ve dolayısıyla ölüm, özgürlüğün yavaş yavaş yok olmasıdır” der. Ardından insanın içinde var olan evrenden söz ederek şöyle sürdürür.
Bu evren insanların dışında var olan tek evrene şaşılacak şekilde benzer. Bu evren, milyonlarca canlı kafanın içinde yansımaya devam eden şeye şaşılacak şekilde benzer. Ama bu evren, özellikle okyanusun sesi, çiçeklerin kokusu, yaprakların hışırtısı, granitlerin renkleri, sonbahar tarlalarının hüznü, her biri insanların içinde geçmişte var olmuş, bugün de var olan ve insanların dışında sonsuza dek var olacak olan şeyden farklı olduğu için şaşırtıcıydı. Özel yaşamın ruhu, yani özgürlük, bu evrenin bir eşinin daha olmamasında, tek olmasındadır. Evrenin insan bilincinde yansıması, insanın gücünün temelini oluşturur, fakat yaşam ancak insan zamanın sonsuzluğu içinde hiçbir zaman hiç kimse tarafından tekrarlanmayan bir dünya gibi var olduğunda bir mutluluk, özgürlük haline gelir, yüksek bir anlam kazanır. İnsan ancak o zaman kendisinde bulduğu şeyi başkalarında bularak özgürlüğün ve iyiliğin mutluluğunu hisseder. (2. kitap, s. 319)
NOTLAR
[1] Vasili Grossman, Yaşam ve Yazgı, çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, Can Yayınları, İstanbul, 2012, 3 cilt, 442, 394, 358 s.
[2] İlya Ehrenburg, Vasili Grossman, Kara Kitap/Yahudilerin 1941-1945 Savaş Yılları Süresince İşgal Altındaki Sovyetler Birliği Topraklarında ve Polonya Ölüm Kamplarında İşgalci Alman Faşistleri Tarafından Vahşice Katledilmeleri Hakkında, çev. Uğur Büke, Alfa Yayınları, İstanbul, Ağustos 2025, 670 s
[3] Maxim D. Shrayer, “Grossman’s Resistance”, Holocaust Resistance in Europe and America: New Aspects and Dilemmas içinde, ed. Victoria Khiterer - Abigail S Gruber, Cambridge Scholars Publishing, 2017, s: 134-163)
[4] Vasily Grossman, The Road, çev. Robert Chandler, New York Review Books, 2010, 384 s. Kitapta Grossman’ın kitaplarına girmemiş son dönem öykülerinin yer aldığı üçüncü bölümün başında Chandler’ın uzun bir incelemesi var. Platonov’un Kara Kitap’a katkısından orada söz ediyor.
[5] Yaşam ve Yazgı’yı şu yazıda daha ayrıntılı tartışmıştım. “Devrim Kuşağından Yasaklanmış İki Yazar: Platonov ve Grossman, Birikim, sayı: 342-343, Ekim-Kasım 2017.
[6] Georges Didi-Huberman, Her Şeye Rağmen İmgeler, çev. İnci Uysal, Everest Yayınları, Ağustos 2024, 256 s.
Önceki Yazı
Bir ahizenin ucunda Gazze
“Devam etmekte olan büyük bir uluslararası suça, bir soykırıma, muazzam bir ekokırım ve kentkırımın eşlik ettiği bir imha siyasetine karşı ne yapılabilir? 2024'te bir grup Gazzeli sanatçı, her an yok oluşla yüz yüze oldukları Gazze’den, direnişin, kararlılığın ve hayatın sesini, resmini, görüntülerini paylaşmak üzere bir araya geliyor ve Gazze Bienalini başlatıyorlar...”