İsmail Güzelsoy:
“Kişisel gelişimin panzehridir roman.”
İsmail Güzelsoy ile uzun yıllar sonra yeniden üzerine çalıştığı, geçtiğimiz günlerde yeniden yayımlanan Saf–Suya Anlat'a ve metnin yeniden inşa sürecine dair konuştuk...
İsmail Güzelsoy
Öncelikle romanın hikâyesinden başlamak istiyorum. Bir okur olarak elimizde ilk defa yayımlanmış değil, ancak yapılan müdahalelerle yazarı tarafından yeniden elden/gözden geçirilmiş bir metin var. Size Saf–Suya Anlat’ı tekrar düşündürten/düşleten neydi? Hikâye sizde neden bitmedi de 12 yıl sonra yeniden belirdi?
İlk versiyon yayımlandıktan sonra oradaki temel iddiaların bir masal atmosferi içinde kaybolduğu vehmine kapıldım. Bu konudaki ısrarım bir kuruntu değildi. Bu durumu da hikâyeyi ikinci kez işlerken daha net görebildim. Bazı fikirlerin, iddiaların, özetle tema cümlesinin, o sisli masalsılık içinde yeterince belirgin olamayacaklarına dair kaygılarımda haklı olduğumdan eminim artık.
Belki ana örgü, karakterler ve olaylar büyük oranda aynı kaldı (ki roman için kaleme aldığınız önsözde bunu belirtiyorsunuz), ancak ne olursa olsun, yazarın yeniden düşlediği, tasarladığı ve metne döktüğü bir hikâyeyle karşı karşıyayız. Romanı yeniden ele alırken neler değişti ve bu değişiklikler söz konusu iki metni/baskıyı birbirinden nasıl, hangi oranda ayırdı?
Saf–Suya Anlat
İthaki Yayınları
Mayıs 2025
360 s.
Hemen hemen her bölüme, her pasaja dokundum, çünkü masalsı anlatının bir roman formatına dönüştürülmesi gerekiyordu. Bu da temel iddianın daha güçlü görülebilmesi için bazı buğulu pasajların atılıp bunların yerine daha belirgin sahneler konmasını gerektiriyordu. Koruduğum sahneler var ama onları da temel iddiaların eksenine oturtacak, tema cümlesini destekleyecek şekilde yeniden yapılandırdım.
Romanın başlığına da değinmek istiyorum: Saf–Suya Anlat. Hem bir vurgu hem de su üzerinden yaşamın akıcılığına, hareketliliğine, geçiciliğe dair bir gönderme benim dikkatimi çekti. Romanın örgüsü ve karakterler üzerinden işlenen meseleler düşünüldüğünde bu durum daha da anlamlı. Bu başlık/ifade nasıl belirdi sizin zihninizde?
Roman boyunca su ve yol hem metaforik yönüyle bir anlam taşır hem de gündelik değerleriyle sürer gider. Su çok güçlü bir elementtir, ancak onun gücü yıkıcılığından değil, uyumluluğundan doğar. Bu çok etkileyici gelmiştir bana. Bir an için bu gezegende suyun olmadığını hayal edin. Hiç su görmemiş birisiniz ve ilk kez bir ırmak boyu yürüyorsunuz ya da bisikletle gidiyorsunuz. Böyle bir yabancılaşmayla incelerseniz, ırmağın yatağını nasıl “yonttuğu” sizi hayrete düşürecektir. Karşısına çıkan engelleri ne kadar şefkatle aştığını görürsünüz. Su hem dirençtir hem muazzam bir uyumdur. Bu gezegeni özgün kılan en temel şey sudur. Çünkü o hem şefkatli bir dokunuştur hem de hiçbir elementle kıyaslanamayacak kadar güçlü bir akışı simgeler. Su, estetik bir varoluşun şiiridir. Su gibi aziz olmak…
“SAF ROMANI EGEMEN YAŞAM ALIŞKANLIKLARINA VE BU ALIŞKANLIKLARI YAYAN, ÜRETEN İDEOLOJİK HEGEMONYAYA KARŞI BİR İTİRAZ MANZUMESİ OLARAK DOĞDU.”
Romanın merkezinde yer alan Subala’nın Lisa ve Mahimah ile ilişkisi, çevresini ve dünyayı algılama biçimi zamanla onu özgün bir karakter olarak ön plana çıkarır. Okur onunla birlikte dünyaya ve varoluşa dair hem fiziksel hem de içsel bir yolculuğa çıkar. Subala’nın yolculuğu başlangıçta nasıl belirdi? Bu içsel ve dışsal yolculuk, sizin zihninizde roman şekillenirken nasıl belirdi?
Saf romanı egemen yaşam alışkanlıklarına ve bu alışkanlıkları yayan, üreten ideolojik hegemonyaya karşı bir itiraz manzumesi olarak doğdu. ‘90’ların başında, toplumsal kurtuluş ideallerinin çöküşünden sonra bir “birey”leşme, giderek “bireyselleşme” ve nihayet “bireycilik” denebilecek bir seyir izleyerek insanların kendilerinden başka hiçbir değerlerinin olamayacağı, hayatlarını yalnızca kendilerine adamaları gerektiği gibi bir yol belirdi önümüzde. Buna uyarlı hareket etmeyen herkes en hafif deyimiyle “eski solcu”lukla yaftalandı. Yani toplumsal kurtuluş ideallerinin yegâne alternatifi ayna karşısında yüzünün neresine yeni dövme yaptırmayı hesaplamaya dönüşmemeliydi. İnsanın kendisine yatırım yapması gibi şahane bir fikir, insanın kendisini 60-80 kiloluk bir et yığını olarak algılayıp ona hizmet etmesi gibi acayip bir yere evrildi ve bunun için de kişisel gelişim denen, sonsuz sayıda tanrısı olan bir din üretildi. Bütün dinlerden daha dogmatik ve yıkıcı bir afyon olarak önümüze geldi bu “yeni insan” düzeni. Buna karşı çıkmak, bu algı dünyasına itiraz etmek için yazdım Saf’ı. İki seviyede karşı çıkıyorum buna: 1. İnsanın kendine gömük oluşu estetikten yoksun, dışarıya sergilenen, sentetik bir kimlik tasarımıdır. 2. Bu aynı zamanda teknik olarak tam tersine yol açar. Yani estetikten-etikten yoksun olduğu ölçüde teknik olarak da işlevsizdir. Aynaya gömüldükçe daha mutsuz ve daha sorunlu insanlara dönüşeceğiz. Çünkü Freud’un da dikkat çektiği gibi, “İnsan totolojik bir öznedir”. Onun kendinden çıkışı ancak dışsal bir temasla mümkündür. Yani insan kendi mazisiyle, anılarıyla, bilgileriyle, kapalı bir sistem oluşturabilir ancak. Bir odaya bırakıp bin sene sonra karşınıza alsanız, o insanın yalnızca dogmatize olduğunu görürsünüz. Dönüştüğünü değil… Dönüşümün yolu temas ve etkileşimdir.
Romanın temelinde bir anlamda “insan olma” meselesinin yer edindiğini, bu sürecin bütün bir metin boyunca devam ettiğini söylemek mümkün. Subala’nın hikâyesi bu açıdan bakıldığında oldukça ayrıksı ve özgündür. Peki sizi “insan olma” meselesi üzerine bunca düşündüren, Subala’yı bu anlamda “olma yolunda bir insan/karakter” olarak biçimlendiren nedir?
“İnsan olma” diye tanımladığınız duruma ben “olgunlaşma yolculuğu” dedim. İnsanın olgunlaşması, başkalarının izleyip gözlemleyip değerlendirdiği bir durum değil burada. Estetik bir varoluş yolculuğundan söz ediyoruz. İnsanın kendi fiziksel varlığına indirgendiği bir çağdayız. Neo-liberal ideolojinin en yıkıcı yanı, insanı kendisiyle zehirlemesidir. İşin acı yanı, bedelini kredi kartıyla ödeyerek hiçleşmeye zorlanıyoruz. Çünkü insanın asli uğraşının bir bedeni doyurmaktan ibaret olduğu bir dünya kurgulandı. Biraz mesafe alarak bakarsak ortada büyük bir delilik olduğunu görürüz. Dünyanın yarısı obeziteden, geri kalanı açlıktan mustarip. Kendini gerçekleştirme çabası gülünç bir durum gibi yansıtılıyor. Asıl gülünç olan, bedenini kendin sanmaktır. Bir çocuk büyütürcesine kendini büyütmek, olgunlaştırmak, sabırla estetik bir dünyanın değerlerini yaratmak değil. Bunu hatırlatmak istedim Saf–Suya Anlat romanında.
Subala roman boyunca hep bir “öğrenme” hali içerisindedir. Lisa’dan da, Mahimah’tan da, yolda karşılaştığı onca insandan/canlıdan da hep bir şeyler öğrenir ve bu süreç hiçbir zaman nihayete ermez, tıpkı yaşam gibi. Subala’daki bu öğrenme arzusu/eğilimi kaynağını nerden alır? Hayat baştan sonra bir öğrenme ediminden mi ibarettir?
Kendisini insan olarak görmediği için insanların değerlerini anlamaya çabalar Subala. Bu da onu insani olanla, özellikle sevgiyle ve şefkatle yoğun bir etkileşime sokar. Bu sahneler, egemen insan algısına romanın verdiği cevaplardan biri. Özetlemek gerekirse şöyle demiş olur: “İnsan içine dönerek değil, dışarı çıkarak ötekiyle etkileşime girebilir ve dönüşmenin en güçlü yolu etkileşimdir.” Sonrasında da yol metaforunun aslında bir etkileşim alanına gönderme yaptığını da görürüz ki, bu benim buluşum değil. Masalların, mitlerin ve kadim öğretilerin tamamında bilgelik kazanmak, estetik bir hayata ulaşmak “yol” ile simgelenmiş, ifade edilmiştir. Başta kişisel gelişim zırvaları olmak üzere, neo-liberal dünyanın bütün değer manzumesi, insanın kendine gömük olması gerektiği varsayımı üzerinden şekillenmiş. Bedensel ihtiyaçların ne kadar büyük bir konfor seviyesinde karşılandığı, dünyevi varlıkta bir mertebe, bir zenginlik ölçütü haline getirilmiş. İnsanlar sürekli başarılı, üstün, çok güzel, çok genç, kaslı, vs. olmalı. Neden? Basit olanın güzelliğine çağırır bizi Subala. Bize dayatılan bu narsist dünya, aynı zamanda içine düşüp boğulacağımız bir deryadır.
Romanın başındaki Subala ile hikâye biterken okur karşısına çıkan Subala artık bambaşka iki kişi olarak belirir, ki bu hem yaşamın hem de çevrenin bir insanı ne derece değiştirebileceğine de dikkat çeker. Subala’nın dönüşümündeki temel etken ne oldu sizin için? Onu bunca farklılaştıran, başka birine dönüştüren nedir?
Subala ona sunulanları seçer. Kendi içinde yaşantılar ama okura bunları göstermeyiz. Okur her yüzleşmenin sonucunu görebilir yalnızca. Lisa ile karşılaşır Subala, ardından bir dönüşüm yaşar. Sevmenin, âşık olmanın nüvesinin şefkat olduğunu kavrar. Şefkatin olmadığı bir yerde aşkın olamayacağını anlar. Bu da ölümüne bir dayakla tanıştığı bir olaydan sonra keşfettiği bir şeydir. Suyun içine uzanır ve ikinci faza geçer. Bundan sonra daha bıçkındır. İnsanlaşma süreci böyle başlar. Buradaki dönüşüm, klasik romanlarda olduğu gibi okura verilmez. İlk versiyonda da bu yöntemi tercih etmiştim. “Bu adam neden dönüşmeye başladı?” diye soralım istedim. Sonra bu dönüşümün nedenleriyle yüzleşip kendi hayatımızda da böylesi radikal dönüşümler yaşadığımız zamanları hatırlarız. Şunu fark ederiz: Bizim hayatımızdaki dönüşümlerin hiçbiri bir kişisel gelişim kitabından, bir nasihatten, bir direktiften türetilmedi. Bizi olgunlaştıran her şey bir yüzleşmenin, bir etkileşimin ve deneyimle ulaşılan bir keşfin sonucuydu. Okurun bu hesaplaşmayı yaşamasını istediğim için, Subala’nın yaşadığı dönüşümleri hikâye ederken onun iç dünyasındaki kırılma noktalarını göstermemeyi seçtim. Genelde hikâyenin eksik bölümlerini tamamlanması okura sunulan bir olanaktır. Karakterle kendini kıyaslayarak dolduracağı boşluklar bunlar.
“NEO-LİBERAL İDEOLOJİNİN EN YIKICI YANI, İNSANI KENDİSİYLE ZEHİRLEMESİDİR.”
Roman, kurgusu ve dili itibariyle hem okuru metinle daha iç içe geçiren hem de bu süreçte onu yer yer zorlayan, dikkat gerektiren bir yapıya sahip. Ayrıksı bir yaklaşım olarak bu dil sürecinden söz etmek mümkün. Subala’nın ve Saf’ın dili nasıl gelişti romanda? Bu “oyunbaz” dil ve kurgu nasıl biçimlendi?
O çağın hülyalı ve biraz sisli dünyasını dile getirmek için yer yer dilin kendine özgü olması gerekiyordu. Örneğin Mahimah’ın özel bir konuşma tarzı var. Aynı kavramı farklı kelimelerle tekrarlıyor. Bunu yapma nedeni, Subala’nın hiçbir dile tam olarak hâkim olamayışı. Muhtemelen Mahimah onun hangi kelimeleri bilip bilmediğini de unutmuş ve Türkçe, Farsça, Arapça, belki “Efrenç” dillerinde tekrarlayarak onun kendisini anlamasını temin etmeye çalışıyor. Lisa eğitim görmüş ve “sapkın” bir Hıristiyan mezhep üyesi ama Çengilerle de yolculuk yapmış, onların dilini öğrenmiş. Sadece iki karakteri düşünün; bunları ortak ve standart bir dille birbirine bağlamak mümkün mü? Yani her birinin kendi konuşma tarzı olmalıydı. Karakterleri üretirken onlar hakkında çok şey düşünür, notlar alırız falan ama okur yalnızca diyalog fasıllarında onları duyabilir. Bizim de bu vesileleri çok etkili kullanmamız gerek. O konuşma tarzı, karaktere dair pek çok şey anlatabilmeli. Lisa’nın “galiba” değil de “gal’ba” demesi onun kişiliği üzerine bir şey söyleyebilmeli. Ya da “çok” kelimesi tekrarlandığı oranda kendi çarpanı haline geliyor. Farklı bir matematik kullanıyor Subala. “Çokçokçok” gibi bir tanımı var. Bazen iki, bazen dört kez tekrarlanabiliyor bu “çok” ve her biri bir öncekinin katıdır. Çok X çok X çok X çok… gibi. Bu da Subala’nın dili matematiksel bir durum şeklinde algıladığına dair bir örnekleme tabii.
Son bir soru. Lisa başlangıçta neşeli bir karakter olarak ön plana çıkarken, daha sonra farklı yönleri, kırılganlıkları beliren bir figüre dönüşür. Dolayısıyla onda da benzer bir dönüşüm sürecinden söz etmek mümkün. Bu yönüyle Lisa karakteri kendi içerisinde bir dönüşümle karşı karşıyayken, edimleri, düşünceleri ve arzuları Subala’ya nasıl etki eder?
Hiçbir aktörde dönüşüm tek yanlı değil. Zaten gerçek hayatta da böyle olmaz mı? Bizi dönüştüren şeyler de bizimle dönüşür. Öyle değilse ortada vahim bir yanılsama vardır. Hani her romanda karakterlerin dönüşmesi gerektiği düşünülür ya… Aslında karakterler kadar yazarın ve son olarak okurun da dönüşmesi gerekmez mi? Yani okura bir dönüşüm yolculuğunun dökümü sunulurken ona aynı yolu katetme şansı da verilmiş olur, değil mi? Bu anlamda dönüşüm romanın en güçlü yanıdır. Hatta geçen gün bir arkadaşıma söylediğim gibi ifade edeyim: Kişisel gelişimin tersidir roman. Kişisel gelişimin panzehridir o. Çünkü dışarıya bakarak kendini görürsün orada. Kişisel gelişim dogmasında içine bakarak başkalarını görmenin tersi…
Önceki Yazı
Alejandra Pizarnik’e “sonradan” yaklaşmak
Arjantinli şair Alejandra Pizarnik’in Delilik Taşını Çıkarmak ve Müzikli Cehennem kitapları bu ay Everest Yayınları tarafından Delilik Taşı başlığıyla tek ciltte yayımlanıyor. Kitap, şiirleri İspanyolca aslından çeviren Yasemin Çongar’ın, şairin hayatı ve poetikası üzerine kapsamlı bir incelemesine de “Epilog” olarak yer veriyor. İncelemenin başından kısa bir bölüm...
Sonraki Yazı
Tuğçe Isıyel ile Benim Yüzümden'e dair:
“Boşluğu yuva bilmek”
“Boşlukla ilişki kurabildiğimizde, o boşluğa düşmeden içinde durabildiğimizde dönüşüyoruz bence. Ve evet, her insanın böyle bir boşluğa ihtiyacı var belki de, çünkü bazen hiçbir şeyin olmadığı yerde kendimizle ilk kez karşılaşıyoruz.”