• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

İoanna Kuçuradi'ye armağan

Kuçuradi’nin öğrencisi Elif N. Hamidi tarafından yayına hazırlanan Ömrümüzü Yönlendiren Rastlantıların Kavşağında: İoanna Kuçuradi  başlıklı armağan kitap, yolu bir şekilde İoanna Kuçuradi ile kesişen 52 kişinin yazılarından oluşuyor ve “bir kişi olarak İoanna Kuçuradi”nin portresini ortaya koyuyor. Kuçuradi Felsefe ve İnsan Hakları Vakfı Yayınları’ndan önümüzdeki günlerde basılacak olan kitaptan, Cemal Güzel ile Zeynep Altıok Akatlı'nın yazdıklarını Tadımlık olarak sunuyoruz...

İoanna Kuçuradi

K24

@e-posta

TADIMLIK

4 Ocak 2024

PAYLAŞ

YUVARLAK MASA ÖĞRENCİLERİ

Cemal Güzel

Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

2022 Ağustos ayı başları, birkaç yıldır görmediğim Hocamı evinde ziyaret edeceğim. Arabadan inip eve doğru giderken aklıma otuz-otuzbeş yıl öncesi geldi. Kendimi birden derse gider gibi hissettim.

Yüksek lisans, doktora derslerinin epey bir kısmını, Hoca gün içinde yetişmeyen işlerden ötürü ya da bazı toplantılar için Ankara dışına gitmesi nedeniyle yapamazdı ve o derslerin telafisini akşamüzerleri evinde yapardı. Hoca emekli olana kadar da salon girişinin solundaki yuvarlak masada, Hocanın “masa-yı tedrisinden” geçmeyen yüksek lisans, doktora öğrencisi olmamıştır sanıyorum.

Okulda, Hoca uzunca bir süre hem çok sayıda ders veren hem de idarî işlerle uğraşan tek kişi olduğu için, yüksek lisans ve doktora derslerini, özellikle de bu dersler öğleden önce dilimine konmuşsa yapamazdı. Biz dersi alan öğrenciler, o ders hangimizin odasında yapılıyorsa orada toplanır, durum ciddiyse, o gün ele alınacak konu hakkında konuşurduk. Ama çoğu kez “incir çekirdeği” dolması yapardık.

Biz, dersi alanlar bu durum karşısında karışık duygular içerisinde olurduk. Bir yandan dersin ders dışı bir ortamda olmasının, konuşma konularının biraz daha özel olmasının, ama asıl hem öğrenci hem konuk olmanın çekiciliği olurdu. Öte yandan da “Nereden çıktı şimdi bu?” sorusu... Çünkü okuldaki dersin bitiş süresiyle evdeki dersin bitiş süresi farklı olurdu. Okulda nihayet üç saat süren ders, evde daha fazla sürerdi. Akşam on sularında biten ders, Ankara’nın çeşitli yerlerinde oturan bizler için evde oluş saatinin gece on ikiyi bulması demekti. Bir de, en azından benim için yemek meselesi... O sıralar Ankara’da yeme-içme yerleri epey erken kapanırdı ya da o saatte nereler açık, biz bilemezdik. Ara ara biz ders alan “er kişiler”, Zafer Parkında ayaküstü kokoreç yerdik, ama “hatun kişiler” bu işe pek gönül indirmezlerdi.

Gerçi her derste, en önemli iki “ders malzemesi” hazır olmaz da değildi: Kek ve çay. Hocanın ev işlerine yardımcı olan hanım, keki hazır ederdi; yaz günüyse ilk çayı ve keki kendisinin servis ettiği de olurdu. Bir keresinde “Siz bu kadar geç vakte kadar duruyor musunuz?” diye sorduğumda, Erzurum ağzıyla “Dersinize sebep bekledim” demişti. Kekleri de Hocanın annesinin tarifleri üzerine yaparmış.

İllüstrasyon, Esra İlter Demirbilek (kitaptan)

Bir keresinde bu ders malzemesinden bir lokma alınca adını koyamadığım bir tuhaflık hissettim. Ancak ne olduğunu da çıkaramadım. “Herhalde bu da böyle bir kek” diye düşündüm. Ama Hoca ilk lokmayı alınca “Aa, şeker koymayı unutmuş, âşık bu bizim Ne...t Hanım” deyiverince, ben de tuhaflığın ne olduğunu anladım.

Gerçi yuvarlak masada ders yapmak, okulda ders yaparken karşılaşılacak bazı durumların da önüne geçiyordu. Okulda yaptığımız bir Kant dersi sırasında yardımcı hizmetli bizlere çay getirdi. O sıra bakkalın peyniri eksik tartması, tam tartması örneği konuşuluyormuş. Renk vermedi. Çayları dağıtıp çıktı. Ders bittikten sonra, bir ara çay almak için çay odasına gidince, derin bir düş kırıklığına uğramış olmalı ki, “Yahu ben de odaya girip bir şey konuştuğunuzu sanıyordum: bakkaldı, peynirdi, bakkal peyniri eksik tartmış, tam tartmış... Başka işiniz yok mu sizin?” diye sordu. Anladım ki onun gözünde bütün büyü bozulmuştu; yüzüne de artık yaptığımız işin pek de matah olmadığını anlamış olmanın rahatlığı gelip oturmuştu.

Yani yuvarlak masa etrafında ders yapmak, insanları böyle düş kırıklıklarından koruyordu.

İllüstrasyon, Oğuz Demir (kitaptan)

Salondaki pencerenin önünde, salon kapısını da görecek biçimde, birinde Hocanın annesinin oturduğu bir sandalye, karşısında da üzerinde annenin fal açtığı bir sandalye daha... Anne bir deste iskambil kâğıdıyla fal açar, ara ara yukarıdan, sokaktan geçenlere bakardı. Arada bir de bizden tarafa... Ders sırasında, çok arada Hocaya seslenirdi. Hoca kalkar, annenin koluna girer, ağır adımlarla “oraya” gidilir, sonra gelinir, biz derse, anne fala geri dönerdi.

İlerleyen saatlerde dersten kopan bizlere Hoca, “Eee ama benim de uykumu getirdiniz” diye çıkışır, bunun üzerine bizler “Bugünlük bitse mi?” der, bu durum, işlenen kitabın ya da konunun belli bir yerine gelesiye devam eder, sonra da ders bitirilirdi. Ve bizler, yani yuvarlak masa öğrencileri Ankara akşamına çıkardık, evlere dağılmak üzere...

Bugün, üzerinden neredeyse otuzbeş yıl geçtikten sonra geriye dönüp baktığımda, o yuvarlak masa etrafında yapılan derslerde öğrendiğimizin (çoğul konuşmamı haklı kılan, diğerleriyle konuşmalarımıza dayanarak) ya da kendi adıma konuşursam, öğrendiğimin yalnızca felsefe olmadığını (kaldı ki kişi bunu bir başına okuyarak öğrenebilir) söyleyebilirim.

Bunun yanı sıra bir düşünme biçimi ile bir davranma biçimi öğendik ki bana kalırsa asıl önemlisi de buydu (bunu ise kişi ancak, şanslıysa –ki şanslı olduğumu düşünüyorum– iyi örneklerine bakarak öğrenebilir).

 
 
 
 

ÜZERİMDE BIRAKTIĞI ETKİNİN FARKINDA MIDIR?

Zeynep Altıok Akatlı

yazar, iletişimci, 25-26. Dönem İzmir Milletvekili


Hacettepe Üniversitesinin Beytepe kampüsünde, Felsefe Bölümü uzun ve aydınlık bir koridor olarak aklımda. İlkokula yeni başladığım yıllar olmalı. Özellikle yaz aylarında evde tek kalamayacağımdan, annemle Tunus Caddesinden otobüse biner, okula beraber giderdik.

“Küçük bilmiş” olarak anne ve babamın hitap ettiği şekliyle seslenirdim onların dostlarına çoklukla. Aralarında aynı zamanda akrabamız da olan Hizmilya Ülken (Hilmi Ziya Ülken), Nusrete Bey (Nusret Hızır) gibi dilim döndüğünce hitap ettiğim saygıdeğer büyükler ve annem nasıl çağırıyorsa öyle hitap ettiğim dostları... Annem, DTCF’de asistanlık yıllarında, ben henüz üç yaşlarındayken, yine beni yanında götürmek zorunda kaldığı bir parti toplantısı öncesinde, çok sessiz olmam gerektiğini, çünkü çok önemli insanların olduğu bir toplantı yapılacağını söyleyerek beni tembihlediğinde alçak sesle (herhalde sürekli adını duyduğum kişileri sonunda görme heyecanı ve merakıyla) “Şimdi bunlar Hizmilya Ülken ve Suut Kemal mi?” diye soruşum uzun yıllar ailede eğlence konusuydu. Çoğu annemin örnek aldığı büyükleri, meslektaşları ve dostları sayesinde, felsefe dünyasına erken ve farklı bir giriş yaptığım söylenebilir.

İşte Hacettepe Felsefe Bölümünün o uzun koridorunun en ucunda sekreterya odasından geçilen geniş bir odada hatırlıyorum İoanna’yı. Hep itinayla başının arkasında toplanmış saçları, mavi gözleriyle duru, zarif, hafif mesafeli duruşuyla bugün gibi gözümün önünde. Ön odada çok çok kitap ve kapıya yakın yerde kocaman beyaz bir büst vardı. Ben o heykeli gür bıyıklarının şeklinden dolayı, o yıllarda annem gibi bölümün hocalarından olan Oruç Aruoba sanıyordum. Oysa Nietzsche’ydi odaya girenleri heybetli bir şekilde karşılayan. Ya da ben kendi boyumdan sebep böyle heybet atfediyor da olabilirim. Etkileyiciydi ama. Koridor boyunca karşılıklı odalarda, annemin odasında kitap okumaktan sıkıldığımda ziyaret ederek ahbaplık ettiğim Oruç ve Zeynep Aruoba, Kurtuluş Dinçer vardı. Ama benim annemin yanından sonra en fazla vakit geçirdiğim yer anneciğimin en yakın dostu ve benim de yaşamımda yeri dolmaz Bilge Karasu’nun odasıydı. Felsefe Bölümü dekanlık katında hatta hemen bitişiğindeydi. Yanlış hatırlamıyorsam İoanna’nın odası olan Bölüm Başkanlığı bir uçta, Dekanlık da diğer uçtaydı. Annemin yakın dostları arasında Sıtkı Erinç, Abdülkadir Ateş ve Merih Uman’ın da aralarında olduğu öğle yemekleri, buluşmalar, sohbetler hatırımda.

Akademik, toplumsal ve sanata ilişkin konularda sohbetler okul dışına da taşar, çoğunlukla akşam oturmalarında büyükler buluştuğunda bana kulak misafirliği düşerdi. İoannalara gitmeye de onun etrafında hayranlıkla dolaşmaya da bayılırdım. Değerli annesi madam Efimia, bana “Zeynebaki” (Zeynepcik) diye hitap ederdi. Annemin özenle tarayıp önüme düşmesin diye de kalın kırmızı bir bantla süslediği uzun saçlarımı okşayarak, “Başın mı ağrıyor, niçin başını bağladın?” diyerek benimle şakalaşırdı. Evde bazen babam da aynı şekilde şakayı sürdürüp bana takıldığında kızardım. Madam Efimia ile benim aramda ve bize özeldi bu şaka çünkü. İzin vermezdim sürdürülmesine. Noel ve Paskalya gibi özel günlerde sevgili kızı İoanna’nın dostlarını davet ettiği çok özel, göz alıcı harika sofralar kurardı madam Efimia. Yemeğin sonunda mutlaka içinde –yeri bilinmeyen bir köşesinde – küçük bir altın madalyon saklı özel bir kek olurdu. Madalyonun kime çıkacağı ve heyecanım da, değişmeyen sonuç da o mutlu sofralardan aklımda kalan tatlı anılar arasında.

Ankara’nın entelektüel hayata gerek akademik gerekse sanatsal olarak yön verdiği, damga vurduğu yıllardı. 1974 yılında İoanna’nın öncülüğünde aralarında Takiyettin Mengüşoğlu, Oruç ve Zeynep Aruoba, Suat Sinanoğlu ve Cemal Yıldırım’la birlikte annemin de olduğu Felsefe Kurumunun kuruluş süreciydi. Kurucu başkanı, anne ve babamın hocası Nusret Hızır olan bu kurum, bireylerin yaşamında ve kamu hayatında felsefî bilgiye olan ihtiyacın farkına varılmasına katkıda bulunmak, felsefeyi dört duvarın dışına çıkararak akıl ve düşünceyi toplumsal gelişimin ana ekseni olarak hayatın içine taşımak amacını taşıyordu. Şimdi dönüp baktığımda “Türkçe ile felsefe yapamazsınız. Ya Osmanlıca ya İngilizce kullanmanız lazım” sözleriyle bilimden ve kültürden uzak, gerici anlayışın ilk fişeğini ateşleyenlerin felsefeyi ortaöğretim müfredatından çıkartarak derinleştirdiği kopuşun bugün içinde bulunduğumuz karanlıkla bağını ve süreci acıyla ve çok daha iyi kavrıyorum. Bugün hâlâ “kendi kültürel iktidarını kuramamaktan” şikâyet ederken kültürel bir iktidar için önce kültür, kavrayış ve birikim gerektiğini göremeyen, felsefenin her sorun için çok yönlü düşünceyle çözüm aradığını, hiçbir soru, sorun veya kişiyi dışarıda bırakmayacak şekilde incelikle maddî ve manevi gelişme sağladığını bilmeyenlerin hoyratlığına, kabalığına ve zorbalığına rağmen düşüncenin limanında soluk alabiliyor, direnebiliyoruz. O yıllarda felsefenin, düşünce biliminin içine doğan ve hararetli tartışmalar arasında yemek arası verildiğinde, yediği mantının adını bile mantık zanneden biri olarak düşüncenin duygularla ve değerlerle bağını yaşım ilerledikçe hiç de hoş olmayan tecrübelerle iyice anladım. En derin acılarla da bu sağlam temel sayesinde başa çıkabildiğimi düşünüyorum. Nefret ve intikam gibi dürtüsel ve benim durumumda kolay tökezlenerek düşülebilecek tuzaklara düşmeden, anlayarak ve kavrayarak akıl ve hukuk mücadelesine sığınmamın ve bu yoldan da ayrılmama azmini koruyabilmemin ardında, bu zihinsel ve duygusal temelli kavrayış olmalı.

Felsefe Kurumu birçok yayınla düşün dünyasına katkıda bulunmaya devam ediyor. Annem Füsun Akatlı, Ülker Gökberk ve İoanna Kuçuradi çevirisiyle Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi kuruluş yıllarında yayımlanan eserler arasındaydı. Geçtiğimiz yıl annemin doktora tezi olan “Edebiyat Eserlerini Doğru Değerlendirme Problemi ve İki Çağdaş Düşünür: I. A. Richards ve N. Hartmann”, İoanna Kuçuradi’nin editörlüğünde Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları arasına katıldı. Füsun Akatlı’nın yazılarında, felsefî aklın edebî derinlik ve duyarlıkla buluşarak usta bir dil kullanımıyla bütünleşmesi söz konusudur. Edebiyatın felsefeyle boyutlanışını ilk gençliğinden beri önemseyen annemin, düşün ve edebiyat dünyasında yaşamaya devam etmesi için bu eserin aradan geçen yıllara rağmen kaybolmaktan kurtulmasına ve okurlarına ulaşmasına olanak veren İoanna Kuçuradi’ye bu bakımdan da teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim. İoanna kendisi de “sanata felsefeyle bakan”, duyguları imgelerin gücüyle buluşturan şiir duyarlığını hiç yitirmeyen biri. İlk yayımladığı kitabın şiirleri olması bile nasıl biri olduğunu yeterince anlatıyor bence. Onun kitapları felsefeyi bilimin direkt ve mesafeli anlatımından yaşama yakınlaştıran kitaplardır. Felsefenin derinliğini, düşüncenin özgürleşmesini sanatın etkileyiciliğiyle birlikte sunduğu eserleriyle; insan haklarından, varoluşa, içeriden dışarıya, dünden bugüne, Türkiye’den dünyaya, barışa, etik ve ilkeye, mücadele inancına bakışımızı sadelikle çeşitlendirir.

Sosyal Antropoloji Bölümünü kazanarak üniversiteye girdiğimde büyük bir heyecanla seçmeli derslerim arasına felsefe dersleri katmak istemiştim. Bölüm Başkanı hocamız, felsefenin bir idealler bilimi olduğunu, bu nedenle bizim ayağı yere basan gerçeklikler üzerinde çalışacağımızı söyleyerek “zorunlu seçmeli dersler” listemizde Felsefe Bölümünden hiçbir derse yer vermemişti. Bunun doğru olmadığını biliyordum elbet. Felsefenin bütün bilimler için yol açıcı, gerçeğin izinde anlamlı yolculukların kaynağı oluğunun ayırdındaydım, ama üniversitede böyle bir dışlayıcılıkla karşılaşmak incitmişti beni. Hayal kırıklığım inada dönüştü. Israrlarım ve girişimlerim sonucu sevgili Tüten Anğ Hocamın “Felsefeye Giriş” dersine kayıt yaptırdım. Tuhaf olan, bölümün bütün öğrencilerinin bunun üzerine “zorunlu seçmeli ders” olarak bu dersi de almak zorunda kalması oldu. İşte bu felsefeye uzaklaştırıldığımız üniversite eğitimim ve sonrasında, kişisel gelişim yolculuğumu, özellikle insan hakları alanında İoanna’nın eserleriyle de zenginleştirdim.

Felsefe Kurumu, toplumun bütün farklı kesimlerinin bir arada büyük bir zenginlik içinde mutlu ve barış içinde yaşayabilmesi adına en gerekli yakınlaşmayı sağlamak için, bilimi hayatın içine taşıyarak yola çıkarken, bilmeden çok önemli bir oluşumun tarihsel sürecine tanıklık etmiş olduğumu anlıyorum. İoanna Kuçuradi gibi yaşamı insan hakları konusunda türlü sınavla dopdolu bir bilim insanının hissederek ve sorumlulukla elini taşın altına koyarak giriştiği çabanın önemini kendi yaşam deneyimlerimle güçlü şekilde kavrarken, kendi yolculuğumun insan hakları savunusu ile ilgili bölümünde İoanna’nın fikirleri, adımları benim için hep kolaylaştırıcı, öğretici ve geliştirici oldu.

Düşünce yolunda ölenler oldu. Felsefe Kurumunun kuruluş sürecinde heyecanla destek verip katkı sunanlardan biri babam Metin Altıok’tu. Pek bilinmez ama Felsefe Kurumunun naif logosunu tasarlayan odur. Düşünceyi, özgürlükleri siyasetin çarklarına kapılmadan savunan, şair derinliğiyle birleştirdiği birikimini ilkeli bir aydın olarak topluma aktaran bir sanatçıydı babam. Düşündüğü, ürettiği için hedef alınanlardan biriydi sadece. Bahsettiğim yıllarda sıkıyönetim vardı. Baskılar ve çatışmalar akademiyi kuşatmıştı. Annemin en yakın dostlarından Bedreddin Cömert aydınlatanlardan biriydi. Yaşamını bilime adamıştı. Demokrasi düşmanlarının kıydığı canlardan oldu. Aydınlar bir bir hedef alınırken özgür düşüncenin en önemli merkezi olan akademik eğitim de hedefteydi. İlerleyen yıllarda akademiyi denetlemek, düşünceyi kontrol etmek, zapturapt altına almak için YÖK kurulduğunda, annem çok sevdiği öğrencilerinden ve bölümünden ayrılma kararını almasına varan direnişin parçasıydı. Bugünün KHK’larının yerinde, 1402 sayılı kanun vardı. Annem doğru bildiği yolda ödün vermeyerek direnenlerden oldu. Birçok arkadaşının uzaklaştırılışına üzüntüyle tanıklık etti. YÖK karşıtı bildirilerin kaleme alınışına ve verdiği imzayla pek çok aydınla birlikte tepkilerin yayılmasına katkı sundu. Artan baskılar sonunda itirazını üniversiteden istifasıyla sürdürdü. İşte bu, bizim ikimizin İstanbul’a taşınması demekti.

İllüstrasyon, Zeynep Özatalay (kitaptan)

Bu tarihten itibaren ayrı kentlerde yaşarken İoanna’yla neredeyse her gün birlikte geçen günler artık daha az görüştüğümüz yıllara dönüştü. Biz taşınmadan önce birlikte yaptığımız bir İstanbul seyahatinde çocukluğunun geçtiği Sıraselviler’deki aile evinde kaldığımızı hatırlıyorum. Yüksek tavanlı eski bir Pera apartmanıydı. 6-7 Eylül olayları sırasında babasının nöbetçi olduğu sırada taşlı saldırıya uğrayan eczanesi sanırım o evin yakınlarındaydı. Annesiyle Kınalıada’da olan İoanna, ertesi sabah şehre indiğinde bütün gün sokaklarda dolaştığını “aklımda ve burnumda en canlı kalan, yağlara karışmış metrelerce kumaş ve yağ kokusudur” sözleriyle anlatmıştı. İsminin İoanna olmasının kimilerince onu zayıflatmak için malzeme edilmesi, bazı durumlarda “kullanılması” insan hakları adına kalıcı izler bırakacak çalışmaları, meslekî kariyerinin önemli açılımlarından biri olarak odağına almasında belirleyici olmuş mudur? Bunu bilmiyorum ama ayrımcılıkla, şiddetle mücadele edenlerin önemli bir kısmı kişisel deneyimlerinden etkilenerek mücadelenin parçası olmuştur. Benim için de böyleydi. İoanna Kuçuradi, “Ülkemizde uygulanmış bazı politikalar yıllar içinde şunu öğrenmemi sağladı: Siyaset, insansal bir etkinlik olarak, mevcut/belirli koşullarda insanların daha insanca yaşama olanaklarını sağlama etkinliği olduğu halde; çıkar çatışmalarını kimi zaman dengelemeye çalışan, kimi zaman da şiddetlendiren bir etkinlik olarak gerçekleştiriliyor, yani bir insansal etkinlik olarak iç amacından saptırılıyor. Siyaset çoğu zaman böyle yapıldığı için de, siyasetin ‘doğası’ bu, diye düşünülüyor” diyor. Benim “siyasetçi” olmaktan kaçınarak siyaset içinde dönüştürücü, iyileşme süreçlerine katkı sunacak girişimlerle, hukuk yoluyla sonuç aldırıcı çözüm arayışlarıyla bulunma kararımın temelinde bu “siyasetin doğasına” karşı çıkış yer alıyor. İoanna gibi felsefenin ışığında duru ve net düşünceyle mücadele eden birinin çalışmaları, yönlendirmeleri, öğretileri benim bu çabamın pusulasını oluşturuyor.

İnsan haklarının sağlıklı ve kalıcı bir şekilde korunabilmesi için en önce farkındalık gerekiyor. Deneyimden değil, bilinçten güç alan bir uyanış gerekiyor. Bunun için de en önce insan hakları temel eğitimi önem kazanıyor. Felsefenin, mantık derslerinin kaldırıldığı, yakın tarihini inkâr eden, öğretmekten özellikle kaçınan, hatta işine geldiği gibi tarihi yeniden yazan, olguların arkasındaki bilimsel, tarihsel ve toplumsal gerçekleri yok sayarak sıradan iktidar propagandasına milliyetçi ve dinî değerler üzerinden algılarla katkı sunanların insan hakları eğitimi yerine hak savunucularını doğrudan hedef alarak bedel ödettiği günlerde bu eğitimin nasıl sağlanabileceği tartışma konusu değil mi? Olsun! İşte tam da bu koşullarda İoanna’nın “özellikle de etik eğitimini, ülke düzeyinde, kesintisiz sürdürmek gerekiyor” düşüncesiyle sürdürdüğü çalışmaların önemi çok büyük. Temel eğitimin çok üzerinde bir “insanlaşma eğitimi”nden söz ediyor İoanna. Bugün ülkemizin karanlığında ekonomik problemler dahil her türlü sorunun temelinde eğitim var. Eğitimi başka bir boyuta taşıyacak olan duygusal derinlik, vicdan ve empati eksikliği sorunların taşlaşmasına neden oluyor.

İllüstrasyon, Hicabi Demirci (kitaptan)

Savaşlardan beslenenler, çatışmalardan iktidar çıkaranlar önce toplumsal değerleri, insanlığın varoluşundan bu yana yaşananlardan ders çıkararak barışın ilerleme, gelişme ve refah için kaçınılmaz olduğunu anlayamıyor değiller. Çok daha kötüsü, bunu anlayarak çıkar çarklarını döndürmeyi tercih ediyorlar. Halkları kardeş ülkelerin kötü ve demokrasiden uzak yöneticileri savaşları körüklüyor. Ortak toplumsal değerleri, paylaşılan iyilikleri, ortak kökleri karşıtlıkla gölgeleyerek keskin ayrılıklara dönüştürüyorlar. 1974 Kıbrıs çıkarmasında okula yeni başlamıştım. Ankara’da geceleri camları, avizelerimizi kırmızı ve lacivert defter kaplarıyla örterdik. Bir sebeple çıkarma başladığında annem ve İoanna, Bodrum’da birliktelerdi. Karşı kıyıdan sinyal çeken radyo aracılığıyla bir Yunan radyosundan, bir Türkiye radyosundan ajans dinleyerek olan biteni anlamaya çalışırlarken her iki ülkenin de yayınlarında aynı kahramanlık vurgularının, aynı insanî duyguların kullanıldığını kara mizah örneği olarak anlatmışlardı dönüşte. Bir taraf “siz Fatih’in torunlarısınız” diyerek Hasan Mutlucan türküleri yayınlarken, diğeri “siz Konstantin’in torunlarısınız” diyerek marşlar çalıyormuş. Oysa iki ülkenin halkları savaşların yarattığı acıların, özlemlerin, kopuşların ortağı. Gelenekleriyle, lezzetleriyle, müzikleriyle benzer ve yakın iki halkın bir arada yaşama ve barış özlemi bugün aynı kuvvetle diri. İşte bu döngünün, sömürün esiri olmamak için en önce, olup bitenin arka planında yaşananları merak edecek, anlamaya niyeti olan ve bugünün gerçeğini geçmişten kopmaksızın fark edebilecek insanlara, bunun için de bir düşünce sistematiğine, neden-sonuç ilişkisini sağlayabilen bir muhakemeye ihtiyaç var. Az gelişmiş ülkeler canı yandıkça uyanırken, çağdaş ülkeler bunu akıl yoluyla sağlıyorlar.

“Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de gerek toplumsal yaşamın geniş çerçevesi, gerekse günlük ilişkilerin dar çerçevesi içinde olup biten birçok olayların en dikkati çeken belirtisi, çatışan anlayışların, çarpışan iddiaların arasında kişilerin harcanmasıdır. İnsanlığa hizmet ya da herhangi bir kuruma veya düşünceye hizmet adı altında veya hizmet etmek niyetiyle kişilere yapılan haksızlıklar karşısında bu haksızlıkları önemsemeyen veya önemsemeye korkan ya da en kötüsü, kendi çıkarları gerektirdiği için önemseyen insanların tutumu karşısında boğazı tıkanan, midesi bulanan kişi için tek çıkar yol kendisini bir örnek olarak öne sürüp insanca yaşamaktır. Böyle bir yaşam her yönden gelen tehlikeler ne olursa olsun insana yakışır yaşamaktır. Böyle bir yaşamın temel koşulu, insanın daha doğrusu kişinin ana değer, kayıtsız şartsız ana değer olduğunu kavrayabilmek ve bunu gözden kaçırmadan davranmak, Don Kişotça da olsa bir şey yapmaktır” diyor İoanna Kuçuradi.

Türkiye Felsefe Kurumunu kuran, bir dönem Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonunun başkanlığını yürütmüş, halen Maltepe Üniversitesinde İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezinin Müdürü ve İnsan Hakları Anabilim Dalı Başkanı olarak çabalarını daha iyi için, eşit ve özgür bir dünya için sürdüren biri o. Hocaların hocası olarak köşesine çekilmenin konforu yerine, iz bırakmaya, aydınlığı savunacak yeni neferler yetiştirmeye devam ediyor. Sevgili Sıtkı Erinç “Onun insanı, çağdaş insanı sorgulamaları, doğru bir okuyucu için, doğru bir dinleyici için paha biçilmez değerdedir. Yeter ki kavrayabilelim, anlayabilelim ve üzerinde düşünebilelim” diyordu. O kadar haklı ki.

Sevgili İoanna araya giren mesafelerde, hayat olanca hızıyla akarken üzerimde bıraktığı etkinin farkında mıdır, emin değilim ama o ömrümün büyük bir özlemle andığım çok önemli zamanların bağı, benim kimliğimde belirleyici yeri olan güçlü bir örnektir. Benim gibi nicelerinde izi vardır. Ben o kalabalıkların içinde, üstelik onunla anılar biriktirebilmiş şanslı biriyim sadece. İoanna Kuçuradi kimseye esir değil, hiçbir siyasî çizgiye yakın değil. Akıl, bilim ve emek sacayağında herkesin mutlu olacağı bir düzen için düşünce üretiyor. Buradan sonrası bizim kavrayışımıza, düşüncemize ve eylemliliğimize emanet.

 
Ömrümüzü Yönlendiren Rastlantıların Kavşağında: İoanna Kuçuradi
Yayına hazırlayan: Elif N. Hamidi
Kuçuradi Felsefe ve İnsan Hakları Vakfı Yayınları
Ocak 2024
360 s.

 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Cemal Güzel
  • İoanna Kuçuradi
  • Ömrümüzü Yönlendiren Rastlantıların Kavşağında: İoanna Kuçuradi
  • Zeynep Altıok Akatlı

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Naomi Klein’dan kötü ikizler ve ayna dünyalar

“Bir sabah uyandığınızda sizinle tıpatıp aynı ismi paylaşan kötü bir ikiziniz ya da karşıt kişiliğiniz tam karşınıza dikilse ve radikal, kötücül bir ideolojiyi benimserse ne olurdu? Klein, Doppelganger’da öteki Naomi’nin peşinde koşar ve gerçekte çoğu liberalin basitçe kaçınmaya veya dışlamaya çalıştığı şeylerle ilgilenmeye ve onları parçalara bilerek ve inceleyerek anlamaya çalışır.”

DENİZ GÜNDOĞAN İBRİŞİM

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 1

K24'te yılın ilk vitrini... Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: 1939: Avrupa, Sovyetler Birliği, Türkiye / Bağlar Üzerine / Dünyalararasında / Joseph Conrad ve Otobiyografinin Kurgusu / Julia Kristeva: Anlamlandırılamayanla Yüzleşmek / Larousse Gastronomique / Satılık Hayat / Sürrealistlerin Hayatları / Telekız / Yolda Olmak

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist