• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Hölderlin yolu (I):

“Önemsiz zamanlarda şairler neye yarar?”

“Zamanına baktığında (ki sürekli bakıyor) atmosferi boz bulanık, bulutlar arasında yaşayan tanrılarını, 'insan' oluşun büyüsünü yitirmiş, yıldızları kayıp, havası siyah dumana boğulmuş, çiçeği solmuş kavruk bir dünya görüyor şair.”

Şairin çocukluğunu ve gençlik yıllarının bir kısmını geçirdiği Nürtingen kasabasında, Neckar Nehri yakınlarında yer alan, Waldemar Schröder tarafından 2022'de yapılmış bir resmi anıt. 

MAHMUT TEMİZYÜREK

@e-posta

DENEME

24 Eylül 2026

PAYLAŞ

“Önemsiz zamanlarda şairler neye yarar?” Bu bir Hölderlin dizesi. Kendi kendine soruyordu, birçok şiirinde olduğu gibi. Ona göre peki hangi zaman önemli hangisi önemsizdi? Kendi zamanına dair nasıl bir değer duygusu yaşamıştı? Dünyanın altüst olduğu ilk büyük devrimin hemen yanı başında, ondan derinden etkilendiği biliniyor (1789, yaş 19). Bunca önemli bir zamanda yaşamasına rağmen bunu sormak gereğini neden duydu?

Yaşarken unutulan, kimseyle vedalaşmadan giden, ama yüz yıl geçmeden hikâyesi ve eserleri üzerine kütüphaneler dolusu kafa yorulan bu şaire giden yolun sayısız yolcusu var, her dilde. Hakkında yazılanlar giderek çeşitleniyor, birçok ayrıntısı unutulmuş Devrim dönemine dönüş için yaşadıklarını bir kılavuz gibi izleyen de var, onu Marx’ın erken yoldaşlarından biri sayanlar da. Öteden beri Tübingen’de Neckar nehri kıyısında, ömrünün son yarısını geçirdiği “Kule”si, şiirin bir kâbesine dönüştü. O döneminde yazılanlarda, şairin 1806’da kendini kapattığı bu marangoz evini ziyaret edenleri abartılı jestlerle karşılamasından (“majesteleri, kral hazretleri, yüceler yücesi bayım” vb), bedensel yakınlığa asla izin vermemesinden (üç beş metre mesafede duruş); misafirden sıkılınca piyano başına geçip avaz avaz şarkı söylemesinden ama sevdiği her ziyaretçi için hemen orada bir şiir yazıp öyle yolcu etmesinden ve daha birçok garip hallerinden söz edilir. Bütün bu davranışları deliliğine yorulmuş ama doktoru asla kesin teşhis koyamamıştı.1843’te vefatından sonra da kule hiç boş kalmadı. Şairin asıl keşfi 1913’te bir iki kişiyle başlayınca, ona yönelenlerin sayısı adeta geometrik bir çoğalmayla kabardı, artık “ölümsüz”. Daima arzuladığı gibi, “yarı-tanrılar”a karıştı adeta.

Ömrünün yarısına gelince, iflah olmaz derecede delirmiş sanıldı (36 yaşında). Arkadaşlarınca bile terk edilip unutuldu, memleketi Svabya halkı dışında. Bolca şair yetiştiren bu bölge halkı tarafından sevilir, “İlahi şairi Peder Hölderlin” diye bilinirdi. (İlahilerinin büyük çoğunluğu Rousseau’nun fikirlerinden birebir esindir.) Şairliği, o günlerin parlak yıldızlarının, Goethe’nin, Schiller’in gölgesinde, felsefi fikirleriyse arkadaşları Hegel ve Schelling’in çekmecesinde kalmıştı. Yaşarken bir romanı (Hyperion), ancak 70 kadar şiiri ve Antik Yunan edebiyatı çevirilerinin bazıları yayımlanmıştı. Oysa eline geçen her kâğıdı dolduran bir grafomandı. Biyograflarından biri (Theodor Schwab) şöyle yazacaktı:

Başlangıçta eline geçen her kâğıdı şiirlerle dolduruyordu, ancak bunun onu aşırı heyecanlandırdığı fark edilince kâğıt-kalem ondan saklandı; son zamanlarda üretme arzusu eskiye kıyasla daha yavaş. 

El yazılarını okumak, okunanı anlamaksa uzun yıllar alacaktı.

Yaratıcılıktaki değeri yüz yıl geçmeden yavaş yavaş fark edilir oldu. Norbert von Hellingrath gibi filologlar, Dilthey gibi filozoflar, Stefan George ve Georg Trakl gibi şairler tarafından “keşfedilince”, kuleye giden patika yol adeta otobana dönüşecekti. Ama bu yola giren her yazar, gizemli şairi baştan çıkarıp kendi yoluna çekmek için amansız uğraşlar vermekteydiler. Heidegger’den Adorno’ya, Cassirer’den Gadamer’e, Lukács’tan Blanchot’ya, Aragon’dan Eich’e, Brecht’ten Peter Weiss’a, Agamben’den Lacoue-Labarthe’a … ve dahası Goebbels’ten Lunaçarski’ye kadar Hölderlin’in dünyasını arşınlamayan kalmamıştı yirminci yüzyıla gelindiğinde.

Friedrich
Hölderlin
(1770-1843)
Franz Carl
Hiemer,
1792

Yirminci yüzyılda da dünyanın en tartışmalı şairlerinden biri olacaktı. Agamben’in de işaret ettiği gibi, çarpıtılarak sömürüldü. Heidegger’in bazı konularda iş ortağı (“Alman kültürünü reorganize etmek için devlet-üniversite işbirliği”), propaganda bakanı Goebbels, ondaki “sıla- nationelle” naif arayışını “vatan-millet-national” katına çıkarıp, bu katı kavrama dönüştürerek seçme şiirlerinden yüz bin kopyayı cepheye giden askerlerin çantasına “ruhsal silah” olarak yerleştirecekti. Ancak, savaştan ağır bir ruhsal yıkımla dönen askerler, çantalarındaki o şiir kitabının (“Vatan İlahileri”) üzerine topluca işeme eylemleri yapacaklardı meydanlarda. Wolfgang Borchert ve Gunter Eich bu eylemin öncülerindendi. Lanetli biri diye bilinecekti şair. Ama garip kaderinde Doğu Almanya’nın (Almanya Demokratik Cumhuriyeti’nin) “resmî şair”i olmak da vardı. Kültür Bakanı Johannes Becher’e göre “gelmiş geçmiş en büyük şiirsel deha” idi. Heykelleri dikilmiş, kitapları çoğaltılmıştı, akademik kürsülerden, siyasi retorikten hiç eksilmeyecekti. Romantikler içinse “erken komünist” bir Hölderlin daha vardı. Hangisi Hölderlin?

Haritası karmaşık bir yol. Onun orbis terrarum’u evren kadar geniş ama odaklandığı merkez Yunanistan, eski Hellas; ona göre dört kutuplu dünyaca geniş, memleketi kadar somut, şairlerinin kelimeleri rüzgâr kanatlı, filozofları Rousseau gibi devrimci, eylemleri devrim gibi güçlü bir evren. Ama hepsi orada kalmış, üstünden Hıristiyanlık geçip bozuma uğratmış her şeyi. Şimdi de akıl tanrılaşmış. Kendi zamanında kâr-çıkar hırsına karşı durup dönüştürmeyi düşlerken yapayalnız kalmış, sonunda bir kuleye kapatmış ömrünün kalan yarısını.

Bu tamamlanmamış yolda, gelecek için geçmişteki hazineyi arayan bu münzevi şairin gitmek istediği altın çağlara doğru dünyanın her ülkesinden yolculuk seferleri devam ediyor; ukdesi, derdi o çağlarda saklı kalmış belli ki. Kaçışı, Antik Yunan’ın daha da eski çağlarına doğru. Tanrıların insanlarla iç içe yaşadığı varsayılan Homeros, Hesiodos, Safo, Orfe zamanına… Her şeyin ilk nedeninin sorulduğu trajik çağ filozofları zamanına… Su, ateş, hava, toprak gibi temel maddi evren üzerine tutkulu bir sevgiyle, bütünlüklü bir kurguyla düşünülen saf bilgelik çağına… Nietzsche’nin gençliğinde üstünden biraz hızla geçtiği çağlara doğru dinamik bir yolculuk olmalı ki bu, şair kahraman gözden, düşünceden, duyuştan hiç uzaklaşmasın. Hemen kayıyor çünkü, Hölderlin yolunun topoğrafyasında çizgileri tam belirmeyen zihin-duyuş haritası karmaşık görünüyor.

Hölderlin gibi bir şair karakteri anlamak isteyenlerin önüne çıkan ilk engel eskiden de şu olmuş: Ana dili sorunu. Almanlar “onu bizden başka kimse anlayamaz” diyor, başka da bir şey demiyorlar, bundan gurur duyuyorlar, bugün bile. Bu gurur bir kibre dönüşmüş; ama birçok düşünürü kışkırtan da bu tavır olmalı ki, tepkiler yüksek sesli: “Hayır, Hölderlin yalnızca Alman kalamaz, Almancaya hapsolamaz. Üstelik sık sık aşağıladığı, darılıp kaçtığı, sıkılıp kapandığı, toprağının köstebeği gibi yaşayan dar görüşlü zihnini eleştirmekten yorulan bir adamın aradığı sıla Almanya değildir. Onun öngörüsü, büyük ütopyanın, enternasyonalin ilk romantik adlandırmasıdır,” diyenlerin, bu konuda sayısız kanıtlar sunanların itirazı kolay çürütülür nitelikte değil, bazıları bir “muhkem kaziye” olmuş durumdadır artık. Tevfik Fikret’in “milletin nev-i beşerdir, vatanım ruyi-i zemin” dizelerinin aslı Hölderlin dizeleridir. Erken dünya vatandaşlarındandır Hölderlin. Ama asıl şu: İnsan ve doğa arasındaki yabancılaşmanın aşılmasını, insanlığın “ruhsal komünizm” (kendi deyimidir) ile buluşmasını diliyor, bunu hayal ediyor, bu ütopyanın ilahilerini seslendiriyor şair. Hem nasıl bir kederle…

Zamanına baktığında (ki sürekli bakıyor) atmosferi boz bulanık, havasındaki “aeter”ini, bulutlar arasında yaşayan tanrılarını, “insan” oluşun büyüsünü yitirmiş, yıldızları kayıp, havası siyah dumana boğulmuş, çiçeği solmuş kavruk bir dünya görüyor şair. Her şeyin her şeye hızla yabancılığını, canın canla düşmanlığını, akıl’ın tanrılaştığını görüyor. Acı hissederek deneyimliyor bu yaşamı. Bir yaştan sonra kır bayır dolaşan, üstü başı perişan, meczup sanılan bu adamı tanıyanlar, hayranlıkla yadırgama arasında kalmışlar. Zamanından kaçış için seçtiği yolda, duyumsal algının, sezgisel aletin hemen bütün tellerine dokunarak yürümüş. Ama bunun nesi yeni? Homeros’tan bu yana düşünen ve duyan herkesin bildiği, sık sık karanlık çağlara gerileyen aynı dünyada çırpınan birey değil mi bu kişi? Ama o masallara sığınıyor. Peki ama ne arıyor masallarda?

Demek ki zamanları, ülkeleri, dilleri, inanç ve ideolojileri aşıp geçiyor ona doğru giden yol. Şunu sormuştum kendime: Hölderlin hakkında bilinmeyen ne kaldı ve sen bunca uzaklıkta ona dair yeni, farklı ne bulacaksın ki ona doğru yola çıkıyorsun? Giderek daha da gizemli bir sırra ya da şiirsel ve felsefi bir modern çağ efsanesine dönüşen bu şairin dünyasına bakmakla sen ne bulacaksın? Olağanüstü bir doğa olayının, bir meteorun düştüğü yeri görme merakı mı, nedir bu? Yoksa herkesin hararetle konuştuğu vahim bir olay yerini görme tutkusu mu? Bu sorular yanımda kalacak yol boyu. Zorda kaldığım an şu dizesini hatırlayacağım: Tehlikenin olduğu yerde, kurtarıcı çıkagelir. Ve zaten yolculuğu var eden asıl enerji buradan neşelenmez mi? Sorulara verilen yanıtlar zihni yatıştırmazsa doğan huzursuzluk kişiyi yola zorlar. Yürümek eşsizdir; adı konamamış şeylerin ya da bazı sezgilerin sınanımı, tartımı ve daha kim bilir ne için…

Tek şansım (ama tekinsiz) belki şu: Babil Çağı dil sınırlarını aşacak çapta bir teknolojik devrime denk geldi bu yol fikri. Neyi merak etsem az çok ulaşabiliyorum. Bunlar yeterli mi, bunu henüz bilemiyorum, korkarım asla bilemeyeceğim. Hölderlin’i Türkçeye çevirenlere – Melahat Togar, İsmet Zeki Eyüboğlu, Gürsel Aytaç, Turan Oflazoğlu, vd– kuşkusuz minnet borçluyum. Ancak çevirilerine sadık kalacağımı pek sanmıyorum. (Zaten onlar da birbirlerine ve Hölderlin’e çok sadık değillerdi.) Örneğin aşağıdaki şiirin çevirisinde Turan Oflazoğlu çevirisinden yararlandım ama sadık kalmadım. Gördüğünüz gibi arzum yola çıkmaktan yana. Göz protez, el-ayak çıplak, yürek çıplak, akıl-fikir noksan, yol ise ağlar boyu sanal.

Ama dost, geç kaldık. Evet, yaşıyor tanrılar

Başlar ötesinde, ama başka dünyada

Sonsuz uğraş içindeyken umursamazlar

Yaşamışız ölmüşüz, bakmazlar bize.

Çünkü zayıftır tekne her zaman almaz onları

Bazen zor dayanılır bu tanrısal bolluğa.

Onların düşlenmesidir oysa yaşam.

Ama yoldan sapmak da var uyku gibi

Korkunç çaresizliğin yaman gecesinde.

Demir beşikte yiğitler büyüyünceye,

Göklüler derman verinceye dek yüreklere, eskisi gibi,

Gürleyerek gelir onlar öylece bana.

Bu anlarda yeğdir uyuyakalmak yoldaşsız olmaktan,

Böyle beklerken ne etmeli ne demeli peki

Bilemem, zaten neye yarar şairler önemsiz zamanda?

Ama onlar diyorsun gecede şarap tanrısının

Kutsal rahipleridirler, diyar diyar dolaşan.

("Ekmek ve Şarap"tan)

 

 

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Friedrich Hölderlin
  • hölderlin

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Nolan’ın The Odyssey’sinde savaş ve sorumluluk:

Savaştan dönemeyen Odysseus

“Odysseus neyin faili? Bu faillik hangi savaş düzeninin içinde mümkün oldu? Ve savaşın araçları eve taşındığında onlardan çıkışı hangi politik ilişki sağlayabilir?”

ARDA TELLİ

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Nurhan Suerdem:

“Kendi kendine olma halini yazacağım diyerek yola çıkmadım.”

“Kişinin salt yalnızlığının yanı sıra, önemsenmeyen sorunların, toplumsal adaletsizliklerin, 'bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın'cıların varlığı hep meselem olmuştur.”

NALAN BARBAROSOĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist