Her Şeyin Şafağı dolayısıyla – I:
“Atalarımıza insanlıklarını iade etmek”
“The Dawn of Everything: A New History of Humanity, basitçe bütün bir tarihi tepetakla etme girişimi olarak niteleniyor. Kitap insanlık tarihine ilişkin bir paradigma değişimi öneriyor ve şimdiye kadarki yetersiz cevaplarımızın sebebini yanlış sorularda arıyor.”
Endonezya'daki bir mağarada bulunan ve altı insan figürü ile bir hayvanı (anoa) içeren yaklaşık 44.000 yıllık soldaki resim, muhtemelen hikâye anlatıcılığının ilk örneği Sağdaki yaklaşık 10.000 yıllık mağara sanatı, Arjantin'den: Cueva de las Manos, Perito Moreno.
ANTİK ÇAĞA İLİŞKİN HERHANGİ BİR METİN OKURKEN ona eşlik edecek bir antik Ege haritası olmadığının farkında mısınız? Varsa da ben hiç rast gelemedim, üstelik uzun zamandır takıntılı bir şekilde aradığım halde. Troya savaşının anlatıldığı bölümde şehrin deniz kıyısında olduğu söylenir, anlatılanlara da bir antik Troya haritası eşlik eder, tıpkı Efes’i deniz kıyısında gösteren lokal haritalarda olduğu gibi… Gelgelelim, bütün bunlar gayet iyi bilindiği halde, MÖ 500'de veya MÖ 1800 civarlarında antik tarih anlatılarını destekleyen bütünsel bir antik Ege haritası, Efes ile Troya’nın deniz kıyısında olduğu, Priene’nin Milas Ovası’na değil, Milas Körfezi’ne tepeden baktığı bir genel harita bulamazsınız.
Belki o kadar önemli bir şey değildir ama böyle deyince antik Anadolu’nun coğrafyası da önemsiz görünüyor, antik çağ geçim kaynakları, su yolları da... Önemli olan ne öyleyse; sadece savaşlar ve mitler mi?
3.000 yıl öncesinin Ege haritasına göz attığımızda, ekime elverişli arazilerin bugüne göre ne kadar az olduğu gözümüze hemen çarpabilirdi oysa. Antik dünyaya dair kitaplarda böyle haritaların çizilmemesi, bir yerlerde varsa bile yaygınlaşmaması küçük çaplı bir skandal değil mi?
Bunu fazlasıyla küçük ve önemsiz bulduysanız (bence de çok önemli değil, ama işte ah takıntı!) büyük skandallara geçelim: Son çeyrek yüzyılın nörobilim araştırmaları insan beyninin bir bilgisayar ya da bilgi-işlem makinesi olarak tarifini destekleyecek en ufak bir bulguya bile ulaşamamışken –hatta tek tek araştırma sonuçları tam tersini söylüyorken– 1940’ların sonundan beri hâkim olan paradigmanın bir türlü terk edilememesine ne demeli?
Bilinmeyenler çok daha fazla olduğu için bu konuda harita değiştirmek daha zor olmalı; haritadan farklı olarak yeni bulguların yerini bulabileceği yepyeni bir matris kurmak, yani yeni bir paradigma oluşturmak zorunluluğu da var. Az şey değil: Kullandığımız haritanın düzeltilmesi değil, baştan aşağı yeniden yapılması, sil baştan çizilmesi…
Bilim dünyasının tutucu olduğu, yeni paradigmalara uzun zaman direndiği bilinir. Örneğin Tim Parks’ın Riccardo Manzotti’ye ait alternatif zihin teorisini anlattığı ve tartıştığı psikiyatr Thomas Fuchs “Arkadaşının fikri,” der, “herhangi bir yeni fikir gibi, ancak eski nesil öldüğünde başarı kazanabilir”. Fuchs’a göre bilimde ya da felsefede bir otorite sahibi olan hiç kimse yanıldığını kabul etmek istemez: “Ancak büyük isimler öldüğünde, yepyeni bir şeyi tanıtma ve gündeme getirme şansın olur.”[1]
Yeni paradigmaların kolay kolay benimsenmediğine, dolayısıyla kısa vadede işe yaramadığına ilişkin bu görüş esasında Max Planck’a ait. Kendisi otobiyografisinde, bilimcilerin fikir değiştirmesinden çok yeni kuşak bilimcilerin farklı bir görüşe sahip olmasıyla bilimin dönüştüğünü ileri sürmüştü. Planck ilkesi şöyle özetlenebilir: “Bilim adım adım değil, cenaze cenaze ilerler.”
Gerçekten doğruysa bu, işimiz zor. Ortalama yaşam beklentisi böyle artmaya devam edecekse…
Graeber ile Wengrow da iddialı kitaplarının son satırlarında Max Planck’ı anıyorlar, ama kesinlikle ondan daha umutlular: “Biz iyimseriz. Değişimin o kadar vakit almayacağını düşünüyoruz.”
SON KISMINDAN BİR ALINTIYLA BAŞLAMAK bu kitaba uygun düştü doğrusu: The Dawn of Everything: A New History of Humanity, (“Her Şeyin Şafağı: Yeni Bir İnsanlık Tarihi”) basitçe bütün bir tarihi tepetakla etme girişimi olarak niteleniyor. Kitap insanlık tarihine ilişkin bir paradigma değişimi öneriyor ve şimdiye kadarki yetersiz cevaplarımızın sebebini yanlış sorularda arıyor: Son yıllardaki irili ufaklı akademik ve bilimsel gelişmelere göre yepyeni sorularla insanlık tarihine bakarsak bambaşka şeyler göreceğiz, yazarlara göre:
The Dawn of Everything:
A New History of Humanity
Penguin Books
2022
720 s.
On yıllardır arkeolojinin ve antropolojinin yeni bulguları, yeni yaklaşımları eski şablona uymadıkları için birer istisna olarak görülmüştü, oysa şimdi taze bir bakış açısıyla bu görece yeni bulguları anlamlandırabilmek, başka bir deyişle antik Ege haritasını yenilemek mümkün… Bir farkla ki, onlar haritanın rötuşlanmasından değil, yepyeni bir harita çizmekten söz ediyorlar.
Yazarlardan biri hayli tanıdık: Kitabın yayımından hemen sonra kaybettiğimiz, “antropolojinin Elvis’i” David Graeber’ı Occupy hareketinden, kitaplarından (Borç, Tırışkadan İşler, Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar) ve etkileyici yazılarından tanıyoruz. Arkeolog David Wengrow ise o kadar bildik bir isim değil. İkilinin 4 kitaptan oluşacak projesi, Graeber’ın ani ölümüyle hiçbir zaman tamamlanamayacak maalesef.
HER ŞEYİN ŞAFAĞI, HOBBES’ÇU ŞAHİNLER VE ROUSSEAU’CU GÜVERCİNLER ikilemiyle başlıyor işe: Graeber ile Wengrow’a göre (bundan sonra G-W) insanların temelde iyi mi kötü mü olduğu sorusundan işe başlayınca temelde teolojik bir tartışmayı devam ettirmiş oluyoruz: Ne ilkel toplumların eşitlikçi ve özgürlükçü olduğunu söyleyen Rousseau haklı olabilir, ne de kıtlıklar ve düşmanlıklar içindeki bir dünyada ezelden beri ayakta kalmaya çalışan, birbirlerinin kurdu insanları tarif eden Hobbes. Çünkü “doğal vahşi insandan ve doğallığını yitirmemiş ilkel topluluklardan” söz etmenin anlamsızlığını vurgulayan G-W’ya göre “orijinal bir insan toplumu” yoktur. Yani toplumun bir ilksel modelinden, ileri giderek “bir toplum özünden” söz edilemez. (s. 82)
G-W insanlık tarihine ilişkin halihazırdaki anlatıyı düpedüz yanlış buluyor; yanlış ve sıkıcı. Gordon Childe’dan beri pek değişmeyen bu anlatıya göre, homo sapiens yüz binlerce yıl eşitlikçi ve küçük avcı-toplayıcı grupları içinde yaşadı; sonra bir anda, birkaç bin yıl süren neolitik devrimin sonucunda tarıma ve yerleşik hayata geçiş sayesinde/yüzünden uygarlığın acı tatlı meyveleriyle tanıştı: Din, devlet, sınıflı toplum, kölecilik, büyük şehirler, devasa anıtlar… Oysa diyor G-W, eski anlatının asla açıklayamayacağı Göbeklitepe gibi görece yeni arkeolojik bulgulardan anlaşılabileceği üzere, avcı-toplayıcıların tarihi sayısız sosyal deneyle doluydu; tarım da özel mülkiyetle eşitsizliğe transit ve tek yönlü bir bilet anlamına gelmiyordu: Özel mülkiyet avcı-toplayıcıların dünyasına yabancı olmadığı gibi, ilk tarım toplulukları da hiyerarşik yapıda değillerdi. (s. 4)
Graeber gibi anarşist bir antropoloğun, avcı-toplayıcıların eşitlikçi olmadığını söylemesi ilk başta tuhaf görünüyor. Oysa eşitliğin (kavramın belirsizliğini bir kenara bırakarak) toplumun ilk ve en küçük birimlerden, klanlardan oluşmuş biçimlerinde hüküm sürdüğünü, daha sonraki daha karmaşık toplumlarda yerini sınıflara bıraktığını söylemek, aynı zamanda şunu kabullenmektir: Kalahari Çölü’nde günümüzde yaşayan kabileler kadar küçülemeyeceksek, eşitlikçi bir toplumu kurmak hayalden başka bir şey değil. (s. 7-8)
Nasıl küçük avcı-toplayıcı gruplar tanım gereği eşitlikçi olmak zorunda değillerse, büyük insan topluluklarının ille bir krala, imparatora, hatta bürokrasiye ihtiyacı yok. Bütün bunlar, G-W’ye göre tarihsel gerçekler ve tarihin yasaları olarak sunulan, birtakım eski ilerlemeci önyargılar.[2]
Steven Pinker’dan, ilerlemeciliğin günümüzdeki etkili bir temsilcisinden yaptıkları alıntıda olduğu gibi: “Mesele devlet öncesindeki toplumlarda şiddete geldiğinde,” diyor Pinker, “Hobbes ile Rousseau zırvalıyorlardı; ikisinin de uygarlıktan önceki hayat hakkında herhangi bir bilgisi yoktu.”
Bırakalım uygarlıktan önceki hayatı, o sırada ve hâlâ yaşayan, ‘uygarlık öncesi’ toplumları çok andırdıkları varsayılan günümüz avcı-toplayıcılarına dair de bir fikirleri yoktu. Hobbes barış içinde yaşayan eşitlikçi Hopileri, pigmeleri, !Kung’ları görse ne derdi? Rousseau Yanomami’lerdeki şiddeti nasıl yorumlardı? Bilemiyoruz. (Pinker alıntısından da anlaşılabileceği gibi, ilerlemeciler arasında bile aslında bu önyargılara inanan pek fazla kişi yok günümüzde. G-W ikilisi, Hobbes-Rousseau ikilemiyle başlayarak bir bakıma kolay lokmayı seçmişler.)
Bu önyargıların ve fikirlerin önemli bir kısmının reaksiyon sonucu oluştuğunu iddia ediyor G-W: Tanrısal düzenin hüküm sürdüğü Ortaçağ boyunca Avrupa’da esamisi bile okunmayan eşitlik fikrinin 1700’lerde ortaya çıkması ve yayılması, Kuzey Amerika yerlileriyle kurulan ilişkinin bir sonucudur. Örneğin bir ‘yerli entelektüel’ ve savaşçı olan Kandiaronk [bazı kaynaklarda Kondiaronk] ile yapılmış söyleşilerin yazılı olarak dağılması, Avrupalıları eşitlik gibi daha önce pek öne çıkmamış bir kavram etrafında düşünmeye itmiştir: Kandiaronk ile tanışan Fransız diplomatların hayretler içinde kaldığı biliniyor: Çıplak bir vahşi nasıl bu kadar keskin gözlemlerde bulunabilir ve aydınlık bir zihinle düşünebilirdi?
Şaşkınlık bir yana, varılan sonuç kabaca şuydu: Yerliler ‘doğanın çocuğu’dur, özgür ve eşittirler, ama uygarlığa ancak ve ancak insanın özündeki bu eşitliğin ve özgürlüğün feda edilmesiyle, temel güdülerin bastırılmasıyla ulaşılabilir. Kandiaronk ile yapılmış söyleşilerin kurgu olabileceğine dair şüpheler işin tartışmalı kısmı. Ama bu, eşitlik probleminin “kuralsız, kralsız, tanrısız” insanların yaşadığı Yeni Dünya’dan ithal edilmiş olabileceği ihtimalini değiştirmiyor. (Graeber ölümünden sonra yayımlanan kitabı Pirate Enlightenment or the Real Libertalia’nın önsözünde de Kandiaronk’u anarak dünyanın her yerinde, Madagaskar’da da, Asya’da da Kandiaronk gibi Avrupa merkezlilik yüzünden görmezden gelinmiş düşünürler, entelektüeller olduğunu söylüyor.)
Kandiaronk gibi ilkelleri ve günümüzün avcı-toplayıcılarını tarihöncesi insanların yaşayan bir örneği olarak düşünmek gayet yaygın bir tutum. Aslında G-W de aynı şeyi yapıyor – ama bir farkla: Onların da tıpkı bizim gibi bilinçli birer siyasi aktör olduklarını savunarak.
Eşitlik fikrinin Avrupa’da yayılmasını sadece Yeni Dünya’ya bağlamak elbette abartılı. Bu tür abartılı ve spekülatif iddialardan kaçınmayan Her Şeyin Şafağı ilerlemeci önyargıları değiştirmek üzere, dile getirildiği zaman çok sıradan ve doğal görünen bir noktaya vurgu yapıyor: Atalarımız tarih dediğimiz şeyin öncesinden beri zeki, akıllı, hayalci ve oyuncu yaratıklar olmasın, tıpkı bizim gibi? Kırk elli yıl öncesini bile çocuksulaştırma huyumuz, geçmiştekilerin yaşadıkları koşulların esiri olduğuna dair kökleşmiş inanışımız, tarih öncesi insanlarının binlerce yıl boyunca çok farklı siyasi formlarla deneyler yaptığını hayal etmekte bir engel olsa da…
Bu inanışlar, insanları stereotiplere, kartondan karakterlere dönüştüren, meseleleri basit bir soruya (özünde iyi miyiz kötü mü, bencil miyiz diğerkâm mı) indirgeyen standart tarih anlatıları tarafından da beslenir durur. (s. 21)
Her Şeyin Şafağı’na göre, ‘ilkel’ atalarımız, tıpkı Aydınlanma düşünürleri gibi, rasyonel, bilinçli birer politik aktör olarak yaşıyorlardı. Tarımdan önceki hayat, toplumsal deneylerin bir karnaval geçidiydi; binlerce yıl boyunca tek bir hayat tarzına sıkışıp yaşamadılar, esnek çözümler buldular; bunaldıkları, zorlandıkları zaman yepyeni bir hayat tarzına geçebildiler.
Toplumsal deneylerin karnavalı son bulmak zorunda mıydı? İnsanların çoğu buna evet diyecektir, toplumsal evrimin işleyişi bu yöndedir, zaman içinde devletin ve hiyerarşik yapıların egemen olması, sağduyuya uygun ve ‘doğal’ görünür: Toplum kalabalıklaştıkça ve karmaşıklaştıkça hiyerarşi kendiliğinden çıkagelir, geri dönüşsüz bir şekilde. HŞŞ bunun tersine örnekleri sayıp döküyor: Gerçek bir sıkışma, tıkanma, saplanıp kalma varsa o da günümüz hayat tarzındadır…
Tarım devrimini Harari, Sapiens’te bir “tuzak” diye nitelemişti, Jared Diamond da Tüfek, Mikrop ve Çelik’te “tarihin en büyük aldatmacası”. Tuzak, hata ya da kapan: Çünkü tarım, devlet ve hiyerarşi kaçınılmaz, bir kez baş gösterdi mi vazgeçilmez ve geri dönüşsüz şeylerdir. HŞŞ bunun tersini kanıtlamak için dünyanın dört bir tarafından çok sayıda örnek veriyor.
Bazı sorular halen cevap bekliyor: Devlet kaçınılmaz değilse ve ondan vazgeçilebiliyorsa neden devletsiz toplum –neredeyse hiç– kalmadı? Atalarımız bizim kadar rasyonel ve nasıl yaşayacaklarına kendileri karar verebilen insanlarsa, hiyerarşiyi nasıl oldu da kabullendiler?
Yoksa homo sapiens ancak gelişiminin ve zihinsel evriminin bir aşamasında mı bu büyük hataları yapmayı başarabildi?
SAPIENT PARADOX YANİ HOMO SAPİENSİN BİLİNÇLİLİK PARADOKSU ilk kez Colin Renfrew tarafından 1998’de formüle edilmişti: “Genetik ve anatomik olarak modern insanların ortaya çıkışıyla karmaşık davranışların gelişimi arasında neden bu kadar uzun bir boşluk vardır?” Sapient, Latince 'bilge olmak, bilmeye cesaret etmek anlamına gelen sapiens fiilinin sıfat hali; paradoksun adından da anlaşılabileceği üzere, ‘karmaşık davranış’lardan kasıt, bilinçlilik ve öz-farkındalık gibi temel zihinsel yetiler.
Homeros destanlarının analizinden yola çıkarak, İlyada’nın söylendiği zamanlardaki insanların ikiye bölünmüş/yarılmış bir bilince sahip olduğunu, yani bilinç dediğimiz şeyin çok çok yeni olduğunu, yazıyla birlikte olgunlaştığını ileri sürenler de var (mesela Julian Jaynes). Ama o insanlar yine de Troya gibi bir kenti inşa edebiliyordu; sapient paradoksu çok daha derin, yüz bin yıl öncesinin insanlarını neredeyse homo sapiens’in bir alt (aşağı) seviyesi olarak tanımlıyor. (Paradoksun determinist mantığına dikkat çekmek üzere şu soru da sorulabilir: Atalarımız bizim gibiyse, ille de yüz bin yıl önce de büyük kentler mi inşa etmeleri gerekiyordu? Dışsal herhangi bir faktör söz konusu olamaz mı?)
“Ona dair yeni bir şey keşfetmek için dünyayı basitleştirmek gerekir,” diyor G-W, “sorun, keşif yapıldıktan çok sonra da insanlar basitleştirmeye devam ettiklerinde ortaya çıkıyor.” (s. 21)
Paradoksun eskiye uzanan temelleri var: En azından Aydınlanma çağından beri, “doğanın çocukları” olan ilkellerin, mantık öncesi bir zihniyete sahip olarak, mitolojik bir hayal dünyası içinde yaşadıkları düşünülüyordu. Bu kanaatler bir bakıma çoktan aşıldı diyor G-W, günümüzde hiçbir saygın bilimadamı böyle iddialarda bulunamaz. Ama pratikte, ‘eşitlikçi’ olarak sınıflandırılan insanların bir ‘kolektif bilinç’ içinde yaşadıklarını varsayarız; birbirlerinin aynısı insanlardır bunlar, birey değillerdir ve elbette tam da bu yüzden siyasi öz-bilinçleri ve iradeleri de yoktur (s. 95-96).
Antropologlara sorsanız, yarım yüzyıldan fazla bir süredir –hiç değilse Lévi-Strauss’un Yaban Düşünce’sinin ilk basımından bu yana– inceledikleri ‘ilkel’ insanlardan hiçbirinin, temel insani meselelerde ve zihinsel yetilerde modern insandan geri kalan bir yanı olmadığını söylüyorlar, ama ne fayda… Son 200.000 (kimilerine göre 100.000) yıl boyunca homo sapiens’in genetik açıdan pek fazla değişmediği de epeydir biliniyor.
Aslına bakılırsa bu dönem boyunca dikkate değer bir değişiklik varsa, o da homo sapiens’in beyninin büyüdüğü değil, küçüldüğü: Kendi kendini evcilleştiren, neotenik bir tür olarak homo sapiens’in beyninin küçülmesi, atalarımıza göre daha aptal olduğumuz anlamına gelmiyor. (Beyin büyüklüğünün doğrudan zekâyla orantılı görülmesi, yanlışlığı en az yüz yıldır bilinen bir eğilim. Ama hâlâ çok zeki uzaylılar filmlerde koca kafalarıyla geziniyorlar.) Evcilleşen hayvanların beyinlerinin küçüldüğü araştırmalarla sabittir; çünkü onları koruyan, kollayan bir ev konforu içinde, geç olgunlaşarak yaşarlar (neotenizm). Atalarımızın beyinleri daha büyüktüyse bunun sebebi bizlere kıyasla dış tehlikelere çok daha fazla maruz kalmalarındandı; homo sapiens’in konfor alanı, geç Pleistosen döneminde kültür, dil ve daha sonra yazı olmuş gibi görünüyor. Beyinde en son küçülmenin 3.000 yıl öncesine denk gelmesi, işbölümü ve kolektif zekânın eseri olarak görülüyor. Araştırmacıların üzerinde tam anlaşamadığı bu varsayımın ilginç ve paradoksal yanıysa, bilgiyi insan beyni dışında bir yerde saklamanın yöntemi olarak yazının, bir yandan bilinç ve farkındalık patlaması yaratarak sapient paradoksuna sebep olması, bir yandan da beynin küçülmesine yol açması.
Sapient paradoksuna daha sonra tekrar uğramak üzere, şu soruyla konumuza dönelim: Ya tersi olsaydı? Son 200.000 ya da 3.000 yıl içinde, bir şekilde homo sapiens beyinleri büyümüş olsaydı? O zaman avcı-toplayıcıları maymun olarak gören ve gösterenlerle baş etmek mümkün olabilecek miydi?
AVCI-TOPLAYICILARIN SOSYO-POLİTİK DÜNYASINA dair pek fazla bir şey bilmediğimizi söyledikten sonra, “Farklı grupların farklı yapılar oluşturmuş olması çok muhtemel,” diyor Yuval Noah Harari, “bazıları hiyerarşik, yoğun ve en vahşi şempanze grubu gibi şiddete meyilliyken, diğerlerinin bir grup bonobo gibi rahat, barışçıl ve şehvet düşkünü olmaları muhtemeldir.” [3]
Bu benzetmeye dair G-W’nin sorusu şu: “Vahşi şempanze grubu” yerine “bir motosiklet çetesi”, bonobolar yerine de “hippi komünü” ifadeleri kullanılarak da bu cümle kurulabilecekken, uzak kuzenlerimize referans verilmesi ne anlama geliyor olabilir? Bir insan grubunu karşılaştırmak için –doğal olarak– yine başka bir insan grubunu seçmek varken? (s. 93) Bir motosiklet çetesindekiler ve hippi komünündekiler kendi seçimleriyle oradadırlar, diyor G-W; bonobolar ve şempanzelerin yapamadığı şey: Ne olacağını, nasıl yaşayacağını seçebilmek, politik bilinç…
G-W’nin Sapiens’ten alıntıladığı karşılaştırmanın bir tesadüf olmadığını kanıtlamak için bir alıntı da Homo Deus’tan biz yapalım. “Eşitliğin evrenselliğine” dair yapılan primat deneylerinden söz ederken, “Bu teoriler,” diyor Harari, “şempanzeler, Kapuçin maymunları ve küçük avcı-toplayıcı topluluklar için geçerli olabilir, laboratuvarlarda küçük gruplara uyguladığınızda akla yatkın sonuçlar verebilir”.[4]
Birkaç klişe bir arada: Hem avcı-toplayıcıların –yine– şempanzelerle aynı kefeye konması hem de evrensel bir eşitlik fikrinin var olduğuna ve bu eşitliğin ancak ve ancak küçük primat gruplarında mümkün olabileceğine dair inanç…
Harari “bizi Tanrı katına çıkaracak” bilimcilere bu kadar güvenirken evrim tarihçilerine kulak vermemeyi seçmiş görünüyor nedense. Hiçbir bakımdan günümüz modern insanından farklı olmayan homo sapiens atalarımız, binlerce yıl neden “maymun gibi” yaşamaya devam etmiş olsunlar? Bizi “maymun gibi” yaşamaktan kurtaran ve neolitik devrimi başlatan sihirli şey ne olabilir?
Bu önyargılar da Harari’nin buluşu değil. En azından ilerlemeciliğin şaha kalktığı son birkaç yüzyıldır, ‘ilkel’ ya da ‘vahşi’ olarak adlandırılan insanların rasyonel düşünemedikleri, “mantık öncesi bir zihniyet”e sahip oldukları varsayılıyordu. Bir aydınlanmış, rasyonel insan vardı, bir de mitolojik hayal dünyasında yaşayan ilkeller. G-W, günümüzde artık kimsenin bunu açık açık iddia edemediğine dikkat çekiyor: Ama alttan alta, ilkellerin, vahşilerin –hatta birinci dünyanın dışında kalan kalabalıkların– bireysellikten ve rasyonellikten uzak olduğuna dair bir kanaat var ki, dikkatli okunduğunda pek çok metnin satır aralarından taşıyor.
Son yıllarda tarımın aslında zararlı, hatalı ve geri dönüşsüz – ama uygarlık için vazgeçilmez– bir seçim olduğuna ilişkin ekler yapılsa da, ilerlemeciliğin klasik senaryosu yıllardır değişmedi: Bir yanda küçük, eşitlikçi, ilkel avcı-toplayıcılar, öte yanda uygarlığın her türden kötülük ve uygarlık nimetleriyle büyük kentlerde yaşayan tarım toplumları. İnsanlığın başına bu kadar dert açan (sınıflı toplum, kötü beslenme, hayat standardının düşüşü, fazla çalışma, vb.) tarımın nasıl ‘seçildiği’, bunun bir seçim olup olmadığı belirsizdir ama belirli bir nüfustan fazlasını ancak düzenli tarım besleyebileceği için, bu senaryoda tarım ve uygarlık kaçınılmaz bir kader olarak görülür. Kendimizi cennetten kovmuşuzdur, eşitlik ancak birkaç yüz kişilik ilkel toplumlarda mümkündür…
Küçük grupların eşitlikçi, kalabalıkların hiyerarşik olması gerektiği fikri sağduyunun sesi gibi görülür, çünkü tarihte de böyle olmuştur… Gerçekten de öyle mi? (s. 240)
GÖBEKLİTEPE, KARAHANTEPE VE DÜNYADAKİ BENZERLERİ –bilişim, yapay zekâ, vb. 21. yüzyıl temalarıyla renklendirilseler de– artık pek iler tutar yeri olmayan bu ilerlemeci anlatının tekerine çomak sokuyorlar: Yerleşik tarım yapmayan ve bir devlet örgütlenmesine henüz geçmemiş bu insanlar bu yapıları neden yaptılar ve daha önemlisi nasıl yapabildiler? Şu ana kadar dünyada bilinen en eski yapı kompleksi olan ve taşlara oyulmuş ya da kabartılmış sayısız insan, hayvan motifleriyle soyut semboller içeren Göbeklitepe, muhtemelen bir kült merkeziydi. Bu megalitleri Obélix (bizdeki adıyla Oburiks) taşımadıysa –ki imkânsız, Astérix o dönemlerde henüz çizilmemişti– yüzlerce, belki de binlerce kişi tarafından taşınmış, ustalar tarafından motiflerle süslenmiş, ustalar tarafından örülen duvarlarla bir araya getirilmiş olmalılar.
Hani eşitlikçi küçük avcı-toplayıcı gruplarda hiyerarşi, uzmanlaşma ve işbölümü yoktu? Bu anıtsal yapıları inşa etmek için birbirinden farklı grupların bir araya gelmiş olmaları gerektiğini de düşünürsek, durum daha çetrefil bir hal alıyor: Yaygın tutum, bu tür arkeolojik bulguları ‘açıklanamaz’ diye etiketlemek ve bir istisna olarak görmektir. İstisnalar kaideyi bozmaz denir, hatta kaideyi onlar yapar; ama belli bir sayıyı aştıklarında kaideyi temelinden sarstıklarını herkes bilir.
Göbeklitepe gibi anıtsal yapıların dışında, standart tarihin görmezden geldiği –birer istisna veya anormallik olarak görüp geçtiği– başka olgulara da dikkat çekiyor G-W: Yerleşik tarımın başlamasından sonra da devam edegelen, toplumsal yapıdaki mevsimlere bağlı döngüsel değişimler, sözgelimi mevsime bağlı olarak toplumsal rollerin değişmesi.[5] Tamamen eşitlikçi olduğu varsayılan buzul çağına ait, mücevherlerle ve süslemelerle dolu “soylu” avcı-toplayıcı mezarları. Tarıma geçişten sonra tarımın terk edilmesine dair çok sayıda örnek…
Biz bugün alternatif bir ekonomik ve toplumsal düzenin nasıl olabileceğini tahayyül etmekte giderek zorlanıyoruz. O kadar ki, kalıplaşmış bir ifadeyle, “kapitalizmin sonunu hayal etmek dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor” görünüyor – distopyaların yaygınlaşmasının bir sebebi de bu. G-W çöküş ve kaos senaryolarından çok direnç ve esnekliğe vurgu yapıyor; insanların gerektiğinde kritik seçimleri yapabileceklerini, çünkü şu âna kadar hep bunu yapageldiklerini söylüyorlar. Üstelik uzak atalarımız, öyle görünüyor ki, bizim tersimize, farklı düzenler arasında düzenli olarak gidip gelebiliyorlar, onlarıdeneyebiliyorlardı.
Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum’da şu soruyu sormuştu yıllar önce: İlkel dediğimiz insanlar devleti, sınıflı toplumu, bürokrasiyi, dini ve öteki kurumları hayal gücü eksikliğinden dolayı keşfedememiş değiller de, tam tersine hayal güçleri ya da bazı deneyimler sayesinde reddetmiş ve bunlardan uzak durmuş olamazlar mı? Her Şeyin Şafağı, Clastres’dan birkaç adım öteye taşıyor bu argümanı: Geçmişimiz politik sistemlerin deneme tahtası yapıldığı, sık sık toplumsal düzenlerin değiştirildiği bilinçli bir yapboz tahtasıydı. Ta ki bir yerde sıkışıp kapana kısılana dek… O yer neresidir? Belki tektanrılı dinlerin kıskacında, belki yazının ve borcun icat edilmesiyle birlikte. Kitapta cevaba dair pek fazla bir şey yok; dört ciltlik tasarlanan eserin ileriki ciltlerine ayrılmış bir konuydu bu belki de.
G-W eşitliğin ve eşitsizliğin çeşitleri ve derecelerine dikkat çekiyor, nasıl tabakalaşma ile sınıflaşma aynı şeyler değilse, Antik Yunan ve Roma’daki kölecilikle Kuzey Amerika’nın yerli kabilelerindeki aynı şey değil. David Graeber zaten daha önce, Borç – İlk 5000 Yıl’da eşitlik fikrine bakışını anlatmış, avcı-toplayıcılardaki ilkel komünizm fikrini bir efsane, bir peri masalı olarak tanımlamıştı:
“Komünizm hakkındaki düşüncemize hâkim olan bir efsane vardı. Bir zamanlar insanların elindeki her şey ortaktı – Cennet Bahçesi’nde, Satürn’ün Altın Çağı’nda, Yontma Taş Çağı’nın avcı-toplayıcı kabilelerinde. Sonra Düşüş [cennetten kovulma] geldi, bunun sonucunda gücün ve özel mülkiyetin bölünmesiyle lanetlendik. Hayal edilen şu: Günün birinde, teknolojinin ve genel refahın ilerlemesiyle, sosyal devrim veya partinin önderliğiyle her şeyi eski haline getirecek, ortak mülkiyeti, ortak kaynakların ortak yönetimini yeniden tesis edeceğiz. Son iki yüzyıl boyunca komünistler ve anti-komünistler bu tablonun ne kadar inandırıcı olduğu, bir lütuf mu yoksa kâbus mu olduğu üzerinde tartışıp durdu. Ama hepsi temel çerçeve üzerinde mutabıktı: Komünizmin ana fikri ortak mülkiyettir, uzak geçmişte bir zamanlar ‘ilkel komünizm’ var olmuştu ve bu anlayış bir gün geri dönebilir.”[6]
Graeber’a göre insanlığa çok büyük zararı dokunan, üretim araçlarının mülkiyetine dayalı bu efsanevi ya da ‘epik’ komünizm argümanından tamamen vazgeçmeli, onun yerine ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ ilkesinden hareket eden bir komünizm anlayışını benimsemeliyiz:
“Aslında ‘komünizm’ bir tür büyülü ütopya değildir ve üretim araçlarının mülkiyetiyle hiçbir ilgisi yoktur. Şu anda var olan bir şeydir – bir ölçüde her insan topluluğunda var olan bir şey, öte yandan, her şeyin bu şekilde organize edildiği bir toplum asla var olmamıştır, nasıl olabileceğini tasavvur etmek de güçtür. Hepimiz, uzunca bir süre komünist gibi davranırız. Hiçbirimiz sürekli olarak komünist gibi davranmayız.”[7]
Peki, hırsızın hiç mi suçu yok? Özel mülkiyetin, iktidarın, eşitsizliğin ve sınıflı toplumun ezelden beri var olduğunu, ebediyete kadar da var olacağını söyleyen, bencilliği öğütleyen sağcı anlayışın insanlığa bir zararı yok da, komünizm idealinin mi var?
Peki ya Devrim? Graeber’ın sözlerini şu bağlamda ele almayı yeğliyorum: Nasıl vegan olmamız için tarihin belli bir noktasında bütün insanların otçul ve barışçıl olduğu, hayvan beslemediği bir dönemin yaşanmış olması gerekmiyorsa, geleceğin toplumları için de bir ilkel komünizm evresinin olması da şart değildir. Gerçi Her Şeyin Şafağı’nda büyük D ile yazılan devrime rastlanmıyor – neolitik devrim ya da Fransız Devrimi’ni saymazsanız… Kabul, insanlığın geçmişine yönelik yeni bir teorik çatı kurma denemesinde geleceğe yönelik tartışmalara yer olmayabilir. Ama salınıma ve döngüselliğe çokça önem veren bu metinde, “hiyerarşi ile eşitliğin tarihsel açıdan birbirini tamamladığı” (s. 208) söylendiğinde, Occupy hareketinin ünlü sloganına ne olduğunu düşünüyor insan: “Başka bir dünya mümkündür!”
Öte yandan, bu anarşist "yeni dünya tarihine giriş" anlatısının bize söylediği şeylerden biri de şu: İnsanlar eskiden devletsiz yaşayabilmişlerdi, bazı durumlarda devletten vazgeçip devletsiz yaşamayı da seçebilmişlerdi. Öyleyse: yine yapabilirler…
NOTLAR:
[1] Tim Parks, Out of My Head: On The Trail of Consciousness, Harvil Secker, 2018, s. 127
[2] Gereksiz bir not: İlerlemeciliğe karşı çıkmak, insanlık tarihinde herhangi bir alanda ilerlemenin olmadığını savunmak anlamına gelmez elbette. İlerlemenin putlaştırılmasına, kaçınılmaz ve zorunlu görülmesine karşı çıkmaktır. Her değişimin ‘ilerleme’ olarak görülmesini, ilerlemenin sadece iyi sonuçlara yol açacağı, insan doğasını bile değiştireceği fikrini sorgulamaktır.
[3] Yuval Noah Harari, Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, çev. Ertuğrul Genç, Kolektif Kitap, 2015, s. 68
[4] Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, çev. Poyzan Nur Taneli, Kolektif Kitap, Aralık 2016, s. 159.
[5] G-W, Henri Beuchat ile Marcel Mauss’un 1903’te “Eskimolardaki Mevsimsel Varyasyonlar"a dair yazdıklarından alıntı yapıyor. Kutup çevresindeki İnuitler, başka birçok toplum gibi iki farklı toplumsal yapıya sahiptir; biri kışlık, öteki yazlık. Yaz aylarında İnuitler av için yirmi otuz kişilik gruplara ayrılırlar, tek bir yaşlı erkeğin emri altında. Partiarkanın gücü zorlayıcı, hatta zalimcedir. Ama kışın hepsi büyük ahşap evler yapmak için bir araya gelirler, bu evlerde gözde olan erdemler, eşitlik, diğergâmlık ve kolektivitedir: “Zenginlik paylaşılır ve deniz tanrıçası Sedna’nın himayesinde karı kocalar eş değişirler”. (s. 107)
[6] David Graeber, Borç – İlk 5.000 Yıl, çev. Muammer Pehlivan, Everest Yayınları, 2015, s. 101.
[7] A.g.y., s. 101
Yazının ikinci bölümü için lütfen tıklayınız:
Her Şeyin Şafağı dolayısıyla – II : Evrimin ışığı olmaksızın...
Önceki Yazı
Yabancı, Özgür, türler ve etiketler:
Yazılamayan bir yazının anatomisi
Claudia Durastanti’nin Yabancı adlı romanı ile Lea Ypi'nin anılarını içeren Özgür'ü yanlışlıkla özyaşamöyküsü olarak okuyup bu iki kitabı bir arada ele almak isterken, ilkinin "roman" ikincisinin "anı" olduğunu fark edince yazmaktan vaz mı geçmeli? Yoksa iki kitap arasındaki benzerliklere dikkat çeken, türler arası geçişi ve okuma serüvenini de işin içine katan yeni bir denemeye mi yönelmeli?
Sonraki Yazı
Markaris anlatıyor:
“Heybeliada, birden bu üstünüzde tüten yalnızlık…”
“Benim doğayla ilişkim pek parlak değil. Gidiyorum, dağlar tepeler ne güzel ama üç gün sonra ne zaman gideceğim diye saatime bakıyorum, o kadar bıkkınlık getiriyor bana. Diyorum ki bu, Heybeliada’nın yalnızlığından doğdu... Ben şehirleri koklamak istiyorum. İstanbul bugün de çok değişik kokar. Her sokağı, her köşesi değişik kokuyor.”