• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“Her şeyi yerle bir edebilirler ama içinizdeki dansı sizden alamazlar!”

Sona Ertekin'le son romanı Her Şey Dans Ediyor'a dair sohbet ettik, ayrıca romanlarının kitap dedektifi, şarkı temizleyici gibi kimi karakterleri ve kafamızı kurcalayan bazı konular üzerine de... 

Sona Ertekin. İllüstrasyon: Tin Can Forest (Pat Shewchuk, Marek Colek)

DENİZ KOLOĞLU

@e-posta

SÖYLEŞİ

10 Ekim 2024

PAYLAŞ

Sona Ertekin Arızanın Merkezine Seyahat romanından sonra şimdi de Her Şey Dans Ediyor adlı romanıyla karşımızda. Belki bu iki kitap arasında bağ kurmak zorunda değiliz ama ikisi arasında hem ortak hem de değişim gösteren öğeler var. Öncelikle hem bir okuru hem de yazım serüvenine dışarıdan da olsa tanıklık eden biri olarak dil ve üslup tutarlılığı beni mutlu etti. Yaptığımız ilk söyleşide (Bant Mag., 2019) Arızanın Merkezine Seyahat’in kurgusunu oturtabilmek için epey uğraştığından bahsetmişti. Son romanında ise naçizane bir okuru olarak işçiliğinin mahirleştiğini gördüm; taptaze ve yine delidolu bir hikâyeyle karşımıza çıkması çok güzel. Bu kitap da yine güven veren bir anlamsal zemin üzerine kurulu; yine sinematografik bir yazımla karşı karşıyayız. Sona’yla son romanı, romanlarının kimi karakterleri ve kafamızı kurcalayan bazı konular üzerine sohbet ettik.

 

Sonacığım, tekrar merhaba!

Merhaba Denizciğim. Seninle sohbet etmek ne güzel! Hele de böyle güzel bir vesileyle bir arada olmak harika.

Nasılsın ve bu aralar en çok neye ya da nelere ihtiyacın var?

Sürekli bir sorumluluklar silsilesi ve listeden görev silme şeklinde bir varoluş biçimi hayatımızda ezici bir hale geldi. Hatta bazen sadece kendin, sanatın, bedenin ya da ruhun için yapmak istediğin şeyler bile o görev listesinde yer alıp bir baskı unsuruna dönüşüyor. Sen sorunca kafamda ilk çağrışan bunlar oldu. En çok ihtiyacım olan şey gevşemek sanırım. Onun dışında her zaman ihtiyacım olan tabii ki yazmak, üretmek için konsantre olunacak izole zamanlar ve alanlar. Bununla ilgili bu aralar birtakım yazar rezidansları vesilesiyle ufak tefek tatlı fırsatlar karşıma çıkacak gibi görünüyor.

İki romanın arasındaki değişkenler kabaca nelerdir? Üçüncü romanından sonra ilk iki romanından bahsetmeyeceğim, söz veriyorum.

Aslında belki de bahsedeceğiz, çünkü ben bunları galiba bir üçleme olarak tamamlayacağım. Hatta şu aralar hep böyle mi düşünmüştüm diye de sorguluyorum. Her ne kadar iki kitabın çok ayrı temaları, farklı maceraları, birbirinden tamamen farklı karakterleri olsa da, içlerinde birbirini takip eden, birbirinin üzerine bir şeyler inşa eden ortak bir yapı var. Şu günlerde üçüncü romanı tasarlıyorum. Onda da benzer bir dil, benzer bir anlatım tarzı ve macera yapısı olacak gibi görünüyor. Sanırım bu da üçlemenin tamamlayıcısı olacak. İlk kitabın çalışma başlığından esinlenerek bu seriye Kaçınılmadık Serüvenler Üçlemesi diyebiliriz.

Arızanın Merkezine Seyahat’te 2000’li yıllarda şehirde tek başına varolmaya çalışan Leyla adında genç bir kadın karakterimiz vardı. Pek çok şeyi deneyimlemiş ama sonunda da bir şeyleri sorgulamaya başlamış bir karakterdi bu ve hayata karşı bir açlığı vardı. Hayata hem bir “yeme” arzusuyla yaklaşıyor hem de bağlantı kurma, hayat arkadaşlığı, sevgi, aşk gibi şeyleri arzuluyordu. Tüm bunları da kendi özgürlüğünden kopmadan hayatına katmak istiyor ve tam da bu noktada çelişkiler yaşıyordu. Bir yandan da “Ben niye hep kötü adamları buluyorum ya da onlar neden hep beni buluyor?” diye soruyordu kendine. Hepimiz muhakkak Leyla gibi kadınlar tanımışızdır ya da dönem dönem onun gibi olmuşuzdur. Her Şey Dans Ediyor’da ise artık o kötü adamların değil, daha farklı şeylerin peşinden giden kadın karakterlerimiz var. Bu hikâyede ilişkinin içinde kendini var edebilmek, kendi olabilmek, canlı kalabilmek, vahşi yanını korumak, kimliğinden uzaklaşmamak gibi konular ve tüm bunların bir arada nasıl var olabileceği sorusu var. Üçüncü kitapta da muhtemelen bunların bir sonraki aşamasına doğru ilerleyeceğiz gibi görünüyor.

Belki dolaylı olarak cevap verdin ama iki kitap arasında senin hayatında kritik olarak neler değişti, dönüştü?

Sona Ertekin
Her Şey Dans Ediyor
Everest Yayınları
Mart 2024
328 s.

Arızanın Merkezine Seyahat’i yazmadan önceki senelerde tıpkı kitaptaki karakter gibi hayata aç, otostopla uzayları gezmek isteyen, deneyim peşinde koşan biriydim. Dolayısıyla Psychedelic Trance müzik merakım, DJ’lik yıllarım, Hindistan, Nepal, Bali, Laos, Kamboçya ve Tayland’a yaptığım gezilerin izleri doğal olarak bu kitaba yansıdı. Ama bir noktada “Tamam da, nereye kadar?” dedim ve biraz durulmak istedim. Uzun vadede bir roman yazarı olma arzum belki de artık bir yerde köklenmemi gerektiriyordu. Belki ruhum da bunu istiyordu. Sonrasında kendime evli ve çocuklu bir yaşantı kurdum. Tabii ki bu da pek çok güzellikle birlikte beraberinde yeni konular, yeni sorular, yeni mücadeleler getirdi. Dolayısıyla ikinci kitaba da İstanbul’da köklenmem ve o köklendiğim sıralarda hayatıma giren çılgın kadınlar topluluğu, kız kardeşliği olarak Pole Dance yansıdı. Daha sonra Kaş’a taşındık ve bu dönemde de serbest dalış hayatımda belirgin bir tema oldu. Nitekim ikinci kitapta da yerleşik düzene geçme, beden, hareket, dans, dalış, sualtı ve düzenli bir ilişki gibi insanın kendiyle ilgili keşfedebileceği alanlar kendilerine yer buldu.

Son kitabınla ilgili biri Açık Radyo’da, biri Edebiyat Haber’de oldukça kapsamlı, çok güzel iki söyleşin var. Yine de burada Her Şey Dans Ediyor’un hikâyesini kısaca özetleyebilir misin?

Bir zaman yolcumuz var, adı Kerim. Kerim ‘70’lerde bir Anadolu rock grubunda basçıymış ve o zamanlarda Suzan diye bir kızla birbirlerine âşık olup evlenmişler. Birbirlerini o kadar çok seviyorlarmış ki, bundan sonraki hayatlarında da birbirlerini bulmak üzere sözleşmek istemişler, yani niyetleri buymuş. Daha sonra ikisi de ‘70’li yıllarda hayatlarını kaybetmiş. Fakat Kerim gelecekte reankarne oluyor ve zaman yolculuğu yapabiliyor. Sadece kendi eski yaşamına ve Suzan’ın hayatta olduğu zamana dönme yetkisi yok. Onun dışında Suzan’ın reankarne olduğu farklı dönemlere gidebiliyor. Bu yüzden 2015 yılı Türkiyesi’ne dönüyor ve orada hayatının aşkı Suzan’ı arıyor.

Biz kahramanlar özelinde iki farklı zaman dilimindeyiz. ‘70’ler ve 2010’lar.

Tam olarak 1972 ve 2015.

Bu kitabın da anlatıcısı yine çok kıvrak dilli; yine hem cinsiyetli hem cinsiyetsiz. Anlatıcı, karakterlerin yapısına, tarzına göre farklı tasvir biçimleriyle konuşuyor. Ne dediğimin anlaşılması için üç kadın karakterden birer örnek vereceğim (bkz. hemen aşağıda). Bu ağzı dolu dolu, keyifle, kılıktan kılığa bürünen, renkli ve kendinden emin bir şekilde anlatan anlatıcı kim? Onu nasıl tarif edersin?

“Başkalarının yerine düşünüp onları henüz gerçekleşmemiş kötü senaryolardan kurtarmaya çalışmak, işlenmemiş kusurların suçluluğunu duymak onu yoruyordu ama bunun farkında değildi.” (s. 85)

“Stüdyosunu açtıktan sonra disipline girmiş, köpek gibi çalışıp kraliçe gibi yaşamaya çalışan, aslanlar gibi vergisini ödeyen sorumlu bir cadı!” (s. 200)

“İçinde bir yerlerde, kalbinde de değil, midesinin tam ortasında mangallar yanmış, kokoreç gibi şişe geçirilmiş iç organları ateşin üstünde döne döne öyle bir kavrulmaktaydı ki, yanık kokusu burnuna kadar geldi.” (s. 210)

Sona Ertekin

Hassas bir noktaya parmak bastın. Yakın zamanda yayıncılık dünyasından bir arkadaşımla bu konuyu konuşurken bana kullandığım anlatıcı dilinin “Tanrı anlatıcı” ya da “yarı-Tanrı anlatıcı” olarak ifade edildiğini söyledi. Aslında bize o sinematografik hissi veren belki de budur; sanki okuyucu bir kamera eşliğinde karakterleri izliyor ve o sırada hangi karakterin yanındaysa o karakterin diliyle ve onun dünyasından imgelerle konuşan bir anlatıcı var. Kâh o karakterle ilgili yergilerde bulunuyor, kâh o anki durumu nüktedan bir dille ifade ediyor, kâh dalga geçiyor ama bir yandan da onunla da özdeşleşen bir dil kuruyor. Ama öğrendim ki, bu anlatıcı tipi aslında edebiyat dünyamızda çok da makbul değilmiş ve pek çok yayıncı bu biçimde yazılmış kitapları ciddiye almıyor, hatta edebiyattan bile saymıyormuş. Oysa birinci tekil şahısta yazılmış pek çok sığ kitap var ve kitapları sadece anlatıcı biçimine göre değerlendirmek bana çok şekilci bir yaklaşım gibi geldi. Sinematografik yorumuna gelecek olursak, her ne kadar Arızanın Merkezine Seyahat’in bir gün Fatih Akın’ın gözünden sinema perdesine aktarılmasını hayal etsem de, yazarken film ya da dizi olsun diye yazmıyorum. Gerçekten çok özeniyorum kurguya ve sonuç olarak kullandığım araçlar neyse onlara özgü bir ifade biçimi ortaya çıkıyor. Eğer buna bir üçleme diyeceksek, muhtemelen üçüncü kitapta da böyle bir dille ve anlatıcıyla karşılaşacağız.

Hikâyenin içine girmemizi kolaylaştıran ciddi ve keskin yönlendirmeler içermesine rağmen bizim adımıza konuşmayan bir anlatıcı bu. Dolayısıyla zihnimin ya da algımın yok sayıldığını hissetmiyorum ki, genelde anlatıcı mevzuunda beni sıkan ve kitabın dışına fırlatan, benim ne düşüneceğime karar veren bu üslup oluyor. Sen ise kafa sesimi susturmuyorsun ama unutturabiliyorsun. Hikâyeye kaptırıyorum kendimi; bu da bu tür bir kitabı okurken tam ihtiyacım olan şey. Ve tabii özlü, mizahı yerinde tümcelerini, deyimlerinin altını çizerek okumak da ayrıca keyifli. Sanırım ciddiyetini de mizahla kırıyorsun. Asla hiçbir şeyi kafamıza kafamıza vurmuyorsun. Özetle, ben bu anlatıcıyı çok seviyorum!

Böyle düşünmene çok sevindim, çünkü karakterleri oluştururken sadece kötü ya da sadece iyi olarak değil, onları iyisiyle kötüsüyle ele almaya çalışıyorum. Anlatıcının bir taraf tutma halinin olmasını hiç istemiyorum; bize karakterleri hem çok sevilir hem de çok gıcık, berbat halleriyle anlatabilmeli ki, okur da kendi fikrini kendi oluşturabilsin. Bu yöntemi demokratik buluyorum. Senin dediğin gibi, sürekli yönlendiren, sürekli bir şeyleri taşa yazan bir üslup zaten benim doğama aykırı. Okuyanın algısı tarafından tamamlanmaya açık olması ise bana çok daha doğal, daha tatlı geliyor.

Geçen kitapta kitap dedektifi vardı, şimdi şarkı temizleyici. Bu tuhaf meslekler nereden esiyor?

Çünkü şarkıları kirletiyorlar Deniz! Mesela çok sevdiğin bir şarkı var; hani bazı anlarla bazı kokular, sesler ince ince birleşir ve sonra da birbirlerini çağrıştırırlar. Hatta kokunun en kuvvetli çağrışım aracı olduğu söylenir. Ses ve müzik de bu anlamda çok etkili ve bir şarkı bir anıyla özdeşleştiği zaman onu ilk gün dinlediğin haliyle dinlemek bir daha mümkün olmuyor. Atıyorum, o çok sevdiğin şarkıyı sevgilinle mutlu günlerinizde dinledin ve diyelim ki o kişiyle sonradan korkunç şeyler yaşadın. Dolayısıyla o şarkı o insanla ilgili olumsuz deneyimlere eşlik etti, sonunda da anlamı değişti. Böyle bir durumda o şarkıyı ilk günkü tazeliğiyle dinlemek istemez miydin? İşte burada bize yardımcı olan meslek şarkı temizleyicilik. Her Şey Dans Ediyor’daki Özge’nin mesleği işte bu. Arızanın Merkezine Seyahat’teki Leyla’nın mesleği de kitap dedektifliğiydi. Diyelim çocukken bir kitap okudun ama kitabın ne ismini ne yazarını hatırlıyorsun ne de yayınevini biliyorsun. Belki de kafanda kitabın sadece kokusuyla ilgili bir ipucu var ya da kapağının dokusuyla… Bu ipuçlarıyla dedektife gittiğinde sana bunun hangi kitap olduğunu buluyor. Hatta eğer kafaya koyarsa ve sen de karşılığını ödeyebiliyorsan, sana bizzat çocukken okumuş olduğun o nüshayı bulup getiriyor. Üçüncü kitapta da yine böyle tuhaf bir meslekle karşılaşacağız.

Suzan Elif Selçuk'un kitap için hazırladığı görsel.

Harika! Kendi içinde tutarlılığı ve inandırıcılıkları çok iyi olduğu için kitabın sonunda bu meslekleri çoktan benimsemiş oluyorum. “Ömür boyu alt kültürlere âşık bir insan olduğum için hep burnumuzun dibinde olup da edebiyatımıza yansımayan karakterlere yer vermek istiyorum” demişsin Edebiyat Haber’deki söyleşinde. Bu romandaki alt kültür karakterlerine dair, henüz okumayanlara birkaç örnek çıtlatabilir misin?

Türkiye’de 2000’lerin başında ortaya çıkan Pole Dance camiasını kesinlikle bir alt kültür olarak nitelendiriyorum. Bunun yansımaları kitapta oldukça önemli bir yere sahip. Özellikle kadınlara yönelik şiddetin ayyuka çıktığı böylesine ciddi bir baskı döneminde Pole Dance’in ülkede bu kadar güçlenip kendine yer edinmesi çok büyüleyici! Kadınların bir araya gelip bir özgürlük alanı yaratmaları, hem fiziksel hem manevi güçlerini hem de dişil taraflarını daha filtresiz bir şekilde keşfetmenin yollarını bulmaları da çok çok önemli. Tabii ki her alt kültür ortaya ilk çıkışında büyüleyici bir güçle ama ham bir şekilde doğuyor. Daha sonra ana akıma mal olmaya ve dönüşmeye başlıyor. Ben de o dalganın çıkış noktasına denk geldiğim ve parçası olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Bunları da kitaba yansıtmaktan çok mutlu oldum ve gurur duydum.

Esat Cavit Başak

Onun bir alt kültür öğesi olduğunun farkındaydım tabii; daha çok alt kültüre ait figürleri sormuştum. Mesela belki bu kitapta anmıyorsun ama aklıma bir alt kültür figürü olarak Esat Cavit Başak (1965-2023) geliyor.

Enteresan bir noktaya değindin, Esatcığım Arızanın Merkezine Seyahat’te havaalanındaki barda çok kısa süreliğine karakterlerden birinin yanına oturup, iki kelime edip sonra da oradan ayrılan bir karakter olarak mevcut mesela. Çok küçük bir detay bu. Tıpkı Esat’ın yıllar önce Hindistan’dan bir dönüşündeki hali gibi; beline lungisini sarmış, çıplak ayaklı, kredi kartını da lungisinin beline sıkıştırıp üstüne bir tişört geçirmiş, gözünde her zamanki dede gözlükleri var… Onun Esat olduğunu bir Esat biliyordu, bir de ben.

“Yıkıldıysanız tekrar ayağa kalkın, yıkılanın elinden tutup ayağa kaldırın. Tek başınıza değil, beraber yürüyün… Ağacınızı mı kestiler, yeni tohumlar ekin. Tapınağınızı mı yıktılar, gidin başka yerde dans edin. Her şeyi yerle bir edebilirler ama içinizdeki dansı sizden alamazlar! Her şey dans ediyor; yıldızlar, zaman ve gezegenler…” (s. 323)

Gece yaratıklarıyla ilişkilendirilen Antik Yunan tanrıçası Hekate.

Bu yolculukta neden Hekate gibi bir mitin varlığına ihtiyaç duydun? Yani hikâye örgüsünde bir tanrıçaya, üstün bir varlığa neden ihtiyaç vardı?

Aslında Pole camiasını biraz cadı klanına benzetiyorum. Kadınların toplum tarafından yadırganan, dışlanan, hor görülen, yasak ve tabu sayılan bir pratiği gerçekleştirmek üzere bir araya gelişi, o direklerin etrafında dönüşü bana cadıları ve cadı klanlarını çağrıştırıyor. Böyle bir karakter ararken aslında Şahmaran’ı da düşünmüştüm ama sonra Hekate’yle tanıştım. O sıralarda bizim eve yakın olan Yatağan’da bir tapınağı olduğunu keşfettim. Ayrıca Hekate’nin sembollerinin Osman Hamdi Bey’le olan bağlantıları da cuk oturdu. Bunların hepsi de Pole dansçıların alt kültürü ve stüdyo yaşantısıyla doğal bir şekilde bütünleşti.

Sence kimler korkmalı Hekate’den?

Kadın ya da erkek, böyle biraz kendini bilmez, aşırı iddialı, empati kuramayan, dediğim dedik, tek doğrusu olan insanlar korkmalı bence.

“Siz içinizdeki orospuyla barışmadan feminist olamazsınız. Siz kadınlığınızdan utanmayı bırakmadan feminist olamazsınız” (s. 116)

… diyor kitaptaki Ebru karakteri. Sanki bu serzenişin altına imza atarsın gibi geldi bana, ne dersin? Bir de şu içimizdeki orospuyla barışma reçeteleri yer yer kitapta karşımıza çıksa da, biraz sohbetimize serpiştirsek ne güzel olur!

Ne hakkımızdır ne değildir, hangi hakkımız bizden alınmıştır, neyi geri alacağızdır… Kadınlar olarak tüm bunları konuşup tartışıyoruz, evet ama biraz da her şeyin aslında bireysel tercihlere bağlı olduğunu, her bireyin kendi tercihlerini yaşama özgürlüğü olduğunu unutuyoruz. O yüzden insanları kurtarmaya, korumaya soyunmak yerine onları daha çok anlamaya, özgür bırakmaya çalışmak, kendi koşulları içinde geliştirdikleri hayatta kalma veya hayattan keyif alma stratejilerine kulak vermek ve toplumsal yaşantımızda bunların bireysel ifadelerine, renklerine, çeşitlerine olabildiğince yer açmak gerektiğine inanıyorum. Aksi, çağımıza yakışmayan bir tavır oluyor. Üstten bakan, korumacı yaklaşımdan uzaklaştığımızda daha geri almacı, “reclaiming” bir yönteme yaklaşabiliriz. Zira kurtaran ve kurtarılan ilişkisinde son derece patriyarkal bir hiyerarşi var. Bu bağlamda bir kadının kendini seksî hissetme veya seksî görünme, seksî bir şekilde dans etme, cinselliğini veya cinselliğinin ifadelerini kendi zevkine, kafasına göre yaşama özgürlüğüne hiçbir şey veya hiç kimse ket vurmamalı. Bu önemli bir nokta.

Strophalos veya Hekate'nin tekerleği, antik Yunan sembolü.

Tabii ki içinde bulunduğu konumdan çıkamayan bir sürü kadın da var. Tercihlerinin ne kadar tercih olduğu da sorgulanır. Burada sanırım dönüşmek ve gelişmek için önce anlamak gerektiğini söylüyorsun. Mesela benim de aklıma toplum tarafından otomatik olarak kadınların omuzlaması gerektiği düşünülen bakım yükü mevzuu geliyor; ne olursa olsun gerek bize dayatılan toplumsal rollerden gerek bizim içselleştirdiğimiz bazı roller yüzünden sürdürdüğümüz fonksiyonel hali parmak şıklatarak bir anda bırakamıyoruz. Mesela senin de hep yakındığın “multifunctional” (çok işlevli) olma sorunu. Kadınların aynı anda birçok şeyi yapabilmesinin ya da yapabilmesinin övülüp üzerine bir güzel yatıldığının farkındayızdır. Bir süre bunun bir meziyet olduğunu bile düşünmüşüzdür. Halbuki hiç de her şeyden sorumlu olmak zorunda değiliz. Özetle, bakım yüküyle ilgili şunu demek istiyorum; bunu hasbelkader omuzlamış bir kadını emek verme halinden kurtarmaya çalışmadan önce sürecine tanıklık edip mesaisini anlamaya çalışmak da çok önemli.

O kadar güzel ifade ettin ve güzel bir bağlantı kurdun ki! Buna benzer bir şekilde “Sen niye kendi saçını başkaları için süpürge ediyorsun?” demek yapıcı bir yaklaşım değil. Peşinen yargılarda bulunmak yerine insanları anlamaya çalışmayı, onlara destek olabilecek araçlar, ağlar oluşturmaya çalışmayı daha değerli buluyorum. İnsanların tercihlerine, mücadelelerine, geldikleri yerlere, gidecekleri yerlere saygı duymalıyız. Bu saatten sonra kimsenin kimseyi kurtarması üzerine bir feminizm olmamalı. Sonuçta evrimsel dönüşüm içinde olan bir hareket ve bu süreçte de bu tür üstten veya kurtarmacı bakışı geride bırakmanın zamanı bence geldi artık. Pole Dance de “Ama senin bu dansın erkeğe hizmet ediyor” gibi sığ bakışları çok güzel kıran bir pratik. Bu yüzden dünyada da, Türkiye’de de bir geri alma hareketi olarak öne çıkması çok değerliydi ve hâlâ da öyle. Ayrıca “Herkesin işine kimse karışamaz” diyerek bağlayayım konuyu.

Eleştiri özgür olunabilmesi gereken mühim bir alan ama nasıl yapıldığı da bir o kadar önemli. İnsanlar şu an tercih ettiklerini sandıkları şeyi yaşamaktalar ve bunları çoğunlukla içselleştirmişler. Sanırım eşitlikçi bir toplum modeline yaklaşabilmek için elimizdeki en büyük koz çocukları mümkün mertebe basmakalıp rollerden azade büyütmek. Bu da epey zor bir meziyet, çünkü çocuklar söylediğimize değil, yaptıklarımıza öykünüyorlar.

Sonuçta sözlerinle davranışların arasındaki uçurum çok önemli bir faktör. Ayrıca dışarıda kocaman bir dünya var; sen evde ne kadar idealist bir söylem kullanırsan kullan, bir çocuğun okulda ya da sosyalleştiği çevrede gördükleri, aldığı mesajlar, televizyonda, internette tükettiği içerikler, bunların hepsi bir bütün. Bir yandan da eminim insanların şu anki güncel çocuk yetiştirme biçimleri birçok şeyi değiştirecektir, ki sadece belli bir burjuva kesimden bahsetmiyorum. Toplumun tüm katmanlarına baktığımızda, aslında önceliği çocuğa veren onu daha fazla gözeten eğilimlerin arttığını görüyoruz. Bunların sonuçlarını olumlu ve olumsuz yanlarıyla önümüzdeki nesillerde göreceğiz, henüz görmedik.

“Bu dertten nasibini almış insanlar alanlarında ne kadar başarılı olsalar da kendilerini yetersiz hissediyor. Tüm kazanımlarına rağmen kendilerini bulundukları çevre içinde sahte bir varlık gibi görüyorlardı.” (s. 85)

Kitaptaki kimlik hırsızı sendromuna değinmek istiyorum. Biraz önce konuştuğumuz konuyla ilintili olarak aklıma öğrenilmiş kadınlık mevzuu geliyor; çoğunu karakterimizin bir parçası, hatta kusuru sandığımız haller aslında eşitsiz bir toplumun kadın cinsiyetinin üzerindeki kırbaç izleri. Bir yazar olarak senin, cinsiyetlerine biçilmiş rollerin mağduru olan herkese eşit bir şefkatle yaklaştığını gözlemliyorum. Fakat kendi deneyimlerinden yola çıkarak bazı mağduriyetler üzerine daha fazla kalem salladığını da görüyorum. Kitabında aslında öğrenilmiş kadınlıklarla baş etme yollarına dair bir sürü tohum ekiyorsun. Bu sayede ne mutlu ki bunları konuşuyoruz. Bunların üzerine söylemek istediğin şeyler olur mu?

Bu “impostor syndrome” yani “kimlik hırsızı sendromu”. Türkiye’de meslek hayatında çoğu insanın mutlaka deneyimlemiş olduğu bir şeydir diye tahmin ediyorum. Sen de eminim kültür dünyasında çalışan bir kadın olarak bunu deneyimlemişsindir. Çünkü genelde iş dünyası başta olmak üzere pek çok alan daha çok erkeklerin hâkimiyetinde dönüyor. Buralara girdiğinde ekstra bir çaba göstermen gerekiyor. Orada da “Ya, ben bu işte gerçekten iyiyim aslında, biliyor musunuz? Ben bunları aslında çok iyi biliyorum gerçekten, tecrübeliyim” demek istiyorsun. Bunu yaparken de karşındaki birtakım kırılgan eril egoları ezmemek için kendi ateşini ekstra kısarak ilerlemen gerekiyor. Bütün bunları yaparken ne kadar destek aldığımız da tartışılır. Mesela ben Türkiye’de elektronik müzik DJ’liği yaparken bile buna maruz kaldım ama kadın-erkek pek çok arkadaşımdan destek de alabildim. Ama özellikle erkeklerin egemen olduğu mesleki alanlarda ya da kendilerini daha vâkıf gördükleri alanlarda kadınlara ayrılan kota çok dar. Daha doğrusu bunun bir kotası var. Zaten senin kitabında da (Müzikle Yaşayan Kadınlar, Kara Plak Yayınları, 2019) bahsi geçiyor; kadınlara “Kadın müzisyen olmak nasıl bir şey?” diye sorulurken erkeklere bu şekilde bir soru yöneltilmiyor. Bütün bunları yaşayıp da kendinden şüphe etmemek zor. Örneğin Her Şey Dans Ediyor’daki Özge, müzik ve psikoloji alanlarında eğitimleri olmasına, bir sürü farklı meziyetini ve eğitim tecrübelerini birleştirerek kendine bir kariyer yaratmasına rağmen hâlâ kendini ciddiye almakta tereddüt eden, sürekli sorgulayan bir karakter. Bence bu çoğumuz için tanıdık bir duygu ki, pek çok kişiden bunları duyuyorum.

Sona Ertekin

Bir de kitabın öğrenilmiş kadınlıklarla baş etme yöntemlerine dair bir sürü tohum ektiğini söyledin. Şimdi seninle eşzamanlı olarak da düşünüyorum; mesela ilk kitaptaki Leyla karakteri de kitap dedektifi olarak aslında uluslararası çapta başarılar elde edip kendine bir isim yapmış, işinde de çok iyi bir karakter ama birtakım abuk sabuk manipülasyonlar sonucunda ve ucuz oyunlara getirildiği için mesleğine küsmüş! Buradan da gelelim bu öğrenilmiş kadınlık hallerinden sıyrılmaya çalışmaya… Çok güzel bir tespit, çok teşekkür ederim! Çünkü bir kadın olarak doğuyorsun, büyüyorsun, bir ortama giriyorsun. Orada da zaten bir kadının nerede, ne kadar var olabileceği onun iradesinin dışında, adeta çerçevelenerek belirlenmiş. Bunun dışına çıkmak istiyorsan gerçekten fazladan fiziksel, manevi, zamansal bir çaba harcaman gerekiyor. Bazen yapmakta olduğun şeyleri, aynı ortamda bulunduğun bir erkeğe göre çok daha fazla faktörlü düşünerek, kendinin her saniye farkında olarak yapmak zorunda kalıyorsun. Hem bir şeyleri başarmaya hem de kendi hedeflerine ulaşmaya çalışıyorsun. Ve bir yandan da orada sana verilmiş kotalarla, sana biçilmiş olan rollerle kısıtlı kalmak istemiyorsun. Bu sürekli hal senin mücadele alanına ekstra bir katman ekliyor. İşimiz zor! Dolayısıyla bu kitaplardaki karakterler bize biraz ilham verebiliyorsa ne mutlu! Bir yerde var olurken kalıplara mecbur olmadan kendi yolumuzu çizmek, içimizden geleni yapmak, özümüzden kopmamak, vahşi yanlarımızı öldürmemek, teslim olmamak önemli. Nasıl diyeyim? Çünkü hayatta planladığımız şeylerle yaşadıklarımız aynı olmuyor ama karşımıza sürpriz roller, ara yollar da çıkabiliyor. Kadınlığın öğretilmiş taraflarına isyan ederken bir yandan bu hallerle barışıp keşfedilecek deneyimler de var. Onlara hemen sırt çevirmemek, hatta tercihleri ölçüsünde bunların hepsini kucaklayabilmek de bence bir kadının kapasitesinde olan şeyler. Bu alanlarda hepimize kolaylıklar diliyorum. Keşke hepsi ferahlıkla, akışkanlıkla olabilse.

“Sezen Aksu durmadan aşk acısı çekmeyi romantize ederek kimseye iyilik yapmamış, Ajda’nın ‘Hür doğdum hür yaşarım’ mesajları ise ne yazık ki lafta kalmıştı… Kadının cinselliği erkeğe değil, sadece kadına aitti ve geri alınması şarttı.” (s. 102)

Aşk acısı yanılsamasıyla ilgili söyleyeceklerini duymak isterim.

Sanırım bazı şeyleri kendi dönemi içinde değerlendirmek gerekiyor. Belki o zaman aşk için ölünmeliydi, aşk o zaman aşktı. Ama ben aşkla bu şekilde bağ kuramıyorum ve aslına bakarsan hiçbir genç kadının da böyle bağ kurmasını istemiyorum. Bir ilişkiye katkıda bulunmayacağı her halükârda belli olan insanlar için gereksiz derecede yüceltilmiş, dramatize edilmiş acılar çekmek kadına hizmet eden bir durum değil. Belki kadın olma yolculuğunun evresinde bir aşamadır bunlar, bilemiyorum. Dediğim gibi, Sezen Hanım’ın bunları dile getirmesi, kadının bu kadar tutkulu olması, kendini açıkça ifade edebilmesi, aşkından cayır cayır yanmasının ifade bulması belki o dönem için önemliydi. Ama şu anda çok da gerekli bulmuyorum. Artık aşk için acılar çeken kadınlar yerine güzellikleri hak eden, hak ettiğine inanan, mutlu olmayı hak eden kadınların hikâyelerine ihtiyacımız var.

Son soru: Bir yazar olarak sosyal medyadaki varoluş biçimini, bu konuya ilgili algını ve sence nasıl olması gerektiğini öğrenmek isterim. Instagram’daki @hayranterbiyecisi’ne de göz kırpmayı unutmayalım.

Sona Ertekin Instagram hesabımı bir çeşit kartvizit gibi kullanıyorum. İşte şurada şöyle bir yazı yazdım, böyle bir söyleşim oldu, şöyle bir kitap çevirdim, yeni kitabım burada, vs. gibi. Onun dışında bazen beğendiğim kitapları, yazarları, ilgimi çeken konuları paylaşıyorum. Burası olabildiğince sade ve organik tutmaya çalıştığım bir alan. @hayranterbiyecisi ise Her Şey Dans Ediyor’la ilgili biraz okurlara sürpriz olsun diye oluşturduğum bir hesap. Kitaptaki bir karakterin Instagram hesabı olarak geçiyor. Dolayısıyla birileri merak edip de gerçekten böyle bir hesap var mı diye girip bakarsa bununla karşılaşıyor. Fırsat buldukça bu hesabı bazen kitaptan bir alıntıyla, bazen kitabın ruhuna uyuyabilecek birtakım görsellerle, bazen de başka hesaplardan o temaya uygun düşecek nitelikte ufak tefek hikâyelerle beslemeye çalışıyorum.

Bu sinematografik olduğu kadar yine müzikli bir kitap ve yine bir playlist’i var. Senin eklemek istediğin bir şey var mı?

Vallahi yok Denizciğim. Anlamlı bulduğun, dokunmak istediğin yerler benim için de hassas noktalar. Çok mutlu oldum. İyi ki okudun ve iyi ki böyle bir sohbet yaptık.

İyi ki varsın ve iyi ki yazıyorsun Sona!

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Arızanın Merkezine Seyahat
  • Her Şey Dans Ediyor
  • SONA ERTEKİN

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

“Önemli olan dünyayı değiştirmek” ise

“Ne Yapmalı?”

“11. Tez Dergisi: Liberalizme Karşı Marksizm okunmaya değer, kıymetli bir çalışma. İşkence edilen, 'Moskova’ya' diye lânetlenen, otelde diri diri yakılanların sıklıkla bu ülkenin gerçek vatanseverleri olabildiğini gösteriyor bize.”

İRVİN CEMİL SCHİCK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Ernst von Salomon ve benzerleri

“Soruşturma 1951 yılında yayımlandığında II. Dünya Savaşı’nın ve III. Reich'ın üzerinden henüz beş yıl geçmişti. Kitap bu anlamda savaş sonrası suskunluğun içinde bütün olan bitenle ilk yüzleşme, geçmişi değerlendirme çabasıydı. Üstelik kitabın yazarı Freikorps saflarından gelen, Weimar dönemindeki önemli siyasi suikastlardan birisine karışıp mahkûm edilmiş birisiydi.” 

ÖMER F. OYAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist