Harlem Ritmi:
Düzenle düzenbazlığın sınırında
“Colson Whitehead’in bu sürükleyici suç romanında ince bir ironi mevcut. Toplumsal ve bireysel bahislerin 'mahrem' derinliklerine dikkat çeken olay örgüsü hayli gerilimli ve aksiyonlarla dolu, ancak bunların yanı sıra eğlenceli bir roman Harlem Ritmi.”
Sol üst: New York'ta ırkçılığa karşı yürüyüş, 2020, Fotoğraf: Malike Sidibe. Sol altta: 2020, New York, Fotoğraf: Eduardo Munoz. Büyük fotoğraf: Margaret Bourke-White, 1937.
Cord Jefferson’ın yönettiği American Fiction filminde Jeffrey Wright’ın canlandırdığı siyah yazar Thelonius “Monk” Ellison, birbirinden neredeyse hiç farkı olmayan, siyahlarla ilgili tek tip romanlar yazıp yayımlayanlara ya da bunları övenlere ısrarla, “Biz siyahlar bu yazdıklarınızdan, bu yazılanlardan daha fazlayız, bunların daha fazlasıyız” der ve tepkisini müstear isimle bu klişelerin tamamını içeren bir “siyah roman” yazarak gösterir. Gelgelelim menajerinin bu romanı gönderdiği yayıncı çok beğenip muazzam bir telif önerecek, peşinden film hakları vs. gündeme gelecektir.
Nedir peki Ellison’ın sözünü ettiği klişeler? Siyahların yaşadığı gettolarda geçen, argo konuşulan, çeşitli suç çetelerinde yer alan siyahların ya da bekâr annelerin anlatıldığı, yoğun şiddet sahneleri içeren kurmacalar olarak tarif ediliyor filmde. Şunu da ekleyeyim; Ellison’un Perslerle ilgili yazdığı romana yayıncılar hiç ilgi göstermemiştir, muhtelif konularda daha önce yayımladığı romanlarıysa kitapçılarda “African-American Studies” rafında yer almaktadır, oysa bunların siyahlarla, Afro-Amerikalılarla hiçbir ilgisi yoktur, siyah olan sadece yazarın ten rengidir.
Colson Whitehead’in üç yıl arayla, 2017 ve 2020’de Pulitzer ödülü kazanan iki romanı, Yeraltı Demiryolu[1] ve Nickel Çocukları[2] siyahların hayatları ve ırkçılık hakkında olmakla beraber American Fiction’da dalgası geçilen klişelerden hayli uzak kurmacalardı. Yeraltı Demiryolu’nda köle olarak çalıştırıldığı ABD’nin güneyindeki plantasyondan kaçan Cora adındaki genç kadının başından geçenleri anlatmıştı Whitehead. Cora roman boyunca ırkçılığın en sert ve gaddar uygulamalarından sözümona merhametli görünümlerine kadar farklı biçimlerine tanık oluyordu. Romana adını veren “Yeraltı Demiryolu” gerçek bir olgu değil, bir efsane. Barış Özkul’un K24’te yayımlanan yazısında andığı gibi bir metafor. “Kölelikten kaçanlara destek amacıyla güney ile kuzey arasında kurulan organize yardımlaşma ağının metaforuydu ‘yeraltı demiryolu.’” Whitehead romanında bu efsaneyi gerçekmiş gibi kurgulayarak yerin altından giden, köleleri kuzeye kaçıran bir demiryolu hattını ve istasyonları anlatmıştı.
Nickel Çocukları’nda da 1960’lı yılların başında, ırkçılığın ABD’de farklı görünümler altında sürmekte olduğunu gözler önüne seren hikâyeydi okuduğumuz. Romanın başkişisi Elwood’un gönderildiği ıslahevinde yaygın olarak uygulamalarına tanık olduğumuz ırkçı uygulamaların kölelik zamanlarındakinden neredeyse hiçbir farkı yoktu. Colson Whitehead’in, siyahların (ve tarih boyunca siyahların başlarına gelenlerin) popüler kültürde anlatılagelenlerden “daha fazlası” olduğunu gösteren romanlar yazmayı yeğlediği pekâlâ söylenebilir.
Colson Whitehead, Türkçede geçtiğimiz aylarda yayımlanan Harlem Ritmi’ndeyse[3] bu kez suç dünyasına odaklanmış; dolayısıyla bir an için American Fiction filminde bahsi geçen klişeye bir nebze yaklaştığı düşünülebilir, oysa bu suç romanında da çok açık biçimde “daha fazlasına” dikkat çekiliyor – siyahların ve ırkçılığın daha fazlasına.
Bununla birlikte, bu “fazla” Harlem Ritmi’ni sürükleyici bir suç romanı olmaktan çıkarmıyor. Romanın anlatı zamanı 1959 ile 1964 arası; Afro-Amerikan sivil haklar mücadelesinin yükselişte olduğu bir dönem – Rosa Parks’ın otobüste beyazlara ayrılan koltuğa oturma eyleminin ve Yüksek Mahkeme’nin Alabama’da otobüslerde ırk ayrımının anayasaya aykırı olduğuna karar vermesinin birkaç yıl sonrası. Babası bir düzenbaz olan Raymond Carney ailesinde üniversiteden mezun olmuş ilk kişidir, bir mobilya mağazası vardır ve hali vakti yerinde bir ailenin kızıyla evlenmiştir. Kanaatkâr bir hayat sürüyordur; şöyle diyeyim, bariz bir geçim zorluğu çekmiyorsa da birikim yapmaya yetecek bir geliri yoktur. Kayınbabasıyla kayınvalidesinin kendisinden ve refah düzeyinden hoşnut olmadıklarının farkındadır, o da onlardan pek hazzetmez. Bununla beraber kendisine koyduğu hedef onların yaşam tarzına yakın bir hayat standardına ulaşmaktır. “Huzursuz Manhattan’ın sonunda bitkin düşüp sonlandığı […] Riverside yolunda, bu sessiz meyilli caddede otur[mak.]” Huzurun, sükûnetin yanı sıra bir statü göstergesidir orada yaşamak. Benzer bir statü karısı Elizabeth’in çocukluğunun geçtiği, kayınvalidesiyle kayınbabasının yaşadıkları Strivers' Sıra Evleri için de geçerlidir.
Çocukken Harlem’in ortasında külçe gibi duran, sarı tuğla ve beyaz kireçtaşından yapılma bu düzenli evleri hayranlıkla seyrederdi. 8. Bulvar’dan bakınca kaldırımların her zaman süpürülmüş, olukların temizlenmiş olduğunu görür, evler arasındaki dar sokakları tuhaf bulurdu. Başka hangi blok kendine ait bir ada sahipti ki? Eskiden oturduğu 127. Cadde’ye ne derlerdi peki? Düzenbazlar Yolu. Strivers, yani çalışkanlar; karşısında da düzenbazlar. Strivers’lılar daha iyi şeylerin peşindeyken –daha iyisi belki vardı, belki yoktu– düzenbazlar mevcut sistemi kendi çıkarları için nasıl kullanacaklarının derdindeydi. Olası dünyaya karşı mevcut dünya. Belki de Carney fazla katı düşünüyordu. Düzenbazların çoğu çalışkandı ve çalışkanların çoğu kanunları eğip büküyordu. (s. 80 – vurgular metinde.)
1960’larda Harlem Strivers sıra evleri.
Carney kendisini “suç dünyasıyla yasal dünya arasında yük taşıyan gerekli bir duvar” olarak görüyordur, çünkü mağazasının teşhir salonundaki ürünlerin küçük bir bölümü çalıntıdır. Bunun yanı sıra arada sırada kardeş gibi büyüdükleri kuzeni Freddie’nin getirdiği kıymetli taşlar ve metaller konusunda da “aracı”lık yapıyordur; ne Freddie’ye bunları nereden bulduğunu soruyor ne de bu değerli taşları kime götürüp ödeme aldığını ona söylüyordur – küçük bir de komisyon almaktadır yaptığı bu hizmetin karşılığında. Beri yandan kendisini “düzenbaz”ların, suç dünyasının bir üyesi saymamaktadır. Oysa bir zamanlar babasıyla beraber düzenbazlık ettiğini öğrendiği Pepper’a kendisinden söz ederken “Girişimciyim” demesi üzerine aldığı yanıt şöyledir Carney’in: “‘Girişimci mi?’ dedi Pepper, küfreder gibi. ‘Vergi ödeyen üçkâğıtçılar öyle der kendisine.’” Bu alaycı cümle başlarda Carney’in kendi yaptıklarıyla ilgili görüşlerini değiştirmez, ancak olaylar umduğundan farklı geliştiğinde kendisini temize çıkarabilmesi eskisi kadar kolay olmayacaktır:
“Bazen meteliksiz kalabilirim ama düzenbaz değilim” dedi kendi kendine. Yine de, itiraf etmesi gerekiyordu, belki biraz öyleydi. (s. 127)
Harlem Ritmi’nde siyahların hayatına dair anlatılan önemli bir “fazla” da siyahların kendi aralarındaki farklarla ilgili. Öncelikle düzenbazlar ve düzenbaz olmayanlar gibi bir ayrım çıkıyor karşımıza, ama roman ilerledikçe başka nüanslar da beliriyor. “Açık tenli siyah”, “koyu tenli siyah” ayrımı mesela. Carney’in ten rengi koyudur, eşi ve eşinin ailesinin tenleriyse açıktır. Bu nedenle kayınpederinin üyesi olduğu Dumas Kulübü’ne, geliri daha yüksek olsa bile Carney’in üye olma imkânı bulunmuyordur. Beri yandan, bu kulübe üye olmak için aile şeceresi de önemlidir; bu husus da siyahlar arasındaki bir başka ayrım olarak belirir.
Alma’nın [Elizabeth’in annesinin] şeceresi de benzerdi; kuşaklardır öğretmenler ve doktorlar vardı, amcalarından biri falanca Ivy League üniversitesine giden ilk siyahtı, kuzenlerinden biri de falanca tıp fakültesinin ilk siyah mezunu. İlk şu, ilk bu. Irklarının bilincinde ve gururluydular, tabii bir yere kadar; beyaz sanılabilecek kadar açık tenliydiler ama beyaz sanılabileceklerini hatırlatmaya biraz fazla hevesliydiler. (s. 84-85)
Anlaşılmıştır ama altını çizeyim; bahsi geçen Dumas Kulübü, Harlem’deki varlıklı, seçkin siyahların bir araya geldiği, birbirlerini kayırdıkları bir kulüptür. Üyeler şehrin düzenbazları değildir, ama işlerini hukuka, yasalara uygun şekilde yürüttükleri de söylenemez. “Örneğin, kayınpederi […] Dumas Kulübü salonunda el değiştiren şişkin rüşvet zarflarıyla övünür.” Yahut banker Duke. Onun da “nüfuzunu nasıl kazandığını tahmin etmek zor değildi[r]. Veya nasıl düşman edindiğini.” Gelgelelim, üyelerinin ağızlarında kulüp bambaşka ifade edilir.
“Atalarımızı tutsaklıktan kurtaran ilerlemeci ruh şimdi de Harlem’i kalkındırmak için bizlere ilham veriyor.” (s. 138)
Dürüst hayatın nerede bitip suçun, düzenbazlığın nerede başladığı sorusunu yanıtlamanın zorluğu, başka bir deyişle düzenle düzenbazlık arasındaki sınırın belirsizliği üzerine bir roman olduğu söylenebilir Harlem Ritmi’nin. Suçlardan, suçlulardan bahis var –entrikalar, kumpaslar, soygun planları, uyuşturucu ticareti, polis şiddeti, gangsterler, çeteler arası (ve çete içi) kavgalar, çatışmalar, vs– ama romanın özündeki mesele bunların ötesine geçerek andığım belirsizliğe ve soruya odaklanıyor. Sanırım Pepper’ın metaforu işin özünü ortaya koyuyor: Vergi veren ve vermeyen düzenbazlar! Roman ilerledikçe işin içine nicelik de girer – mevzubahis olan paranın miktarı düzenle düzenbazlık arasındaki ayrımı yeniden belirgin kılmaktadır ve aynı anda da silmekte, belirsizleştirmektedir.
Şimdi Freddie ile Linus başka boyutlarda bir bela salmışlardı ortalığa; gangsterler kadar düzenbaz oldukları halde saklanmak zorunda olmayan birtakım zenginler. Bunlar işlerini herkesin içinde halleder, işledikleri suçları notere onaylattırır veya bina cephelerindeki bronz plakalara yazdırırlardı. (s. 330)
Suçun nerede başladığı (ya da başlamadığı) meselesi kaçınılmaz olarak suçun kökenine, jeneriğine, ilk ve büyük suça, şöyle de anılabilir, “cürm-ü âzam”a kadar gidecektir.
“Gazeteler ‘yağmacılardan’ söz ediyor” diye devam etti barmen Buford. “Yağma konusunu asıl Kızılderililere sormalı. Bu ülkenin temeli başkalarının mülküne el koymak üzerine inşa edildi.” (s. 322)
Harlem Ritmi
çev. Begüm Kovulmaz
Siren Yayınları
Mart 2024
368 s.
Whitehead’in kurmacasında düzenbazlar arasındaki hiyerarşi de oldukça belirgin. Carney’in hikâyesi silsile halinde bunların pek çoğuyla karşı karşıya gelmesiyle ilerliyor denebilir. Çalıntı mallarını sattığı küçük hırsızlardan Miami Joe diye bilinen bir çete reisine, oradan Chink Montague adındaki gangstere, giderek “vergi ödeyen düzenbazlara”, oradan ataları şehrin kuruluşundan itibaren çok yüksek miktarlarda paralar kazanmış, anlatı zamanındaki bireylerinin de belediye başkanı, emniyet müdürü gibi kamusal güçlere emir verme, hatta onları aşağılama hakkı bulunan, şehrin yeni dönüşümünden büyük paylar elde edip paralar kazanan, daha da kazanmayı isteyen beyaz bir “aile”ye.
Harlem Ritmi 1959-1964 arasında geçiyor, ancak gerek Carney’in ve başka roman kişilerinin geçmişlerine ilişkin anlatımlar gerekse şehrin tarihine ilişkin aktarılanlarla geriye dönük uzunca bir zaman diliminin de kabataslak bir resmi çıkıyor ortaya. Kabataslak olmakla beraber nelerin değiştiği ve değişmekte olduğu görülebiliyor. Bu şekilde az çok öğrendiğiniz binaların, sokakların, çetelerin tarihçesini kesen bir başka tarih daha var – ırkçılığın tarihi. Whitehead yan karakterlerden söz ederken ırkçılığın tarihinden de kesitler aktarıyor; Carney’in yardımcısının ailesinin başına kırsalda yaşadıkları dönemde gelenler ya da ABD ordusu için savaşmaya giden Pepper gibi siyah askerlerin maruz kaldıkları bu bağlamda anılabilir.
Kamusal alandaki ve gündelik hayattaki ırkçılığa dair sahneler hem bir şeylerin değişmekte olduğunu hem de değişemediğini, büyük bir direncin sabitliğini koruduğunu gösteriyor. Başta vurguladım, sivil haklar hareketinin ilk yıllarında geçiyor roman, üstelik Carney için işlerin çetrefilleştiği döneme bir ayaklanma da eşlik ediyor. Beyaz bir polisin siyah bir genci öldürmesi üzerine başlayan isyan. (Romanda bize bunun ilk olmadığı, yirmi beş yıl kadar önce, 1943’te de benzer bir nedenle başka bir isyan yaşandığını öğreniyoruz, gerçek hayattan birkaç yıl önce yaşanan Black lives matters isyanları hatırlarımızda!) Romanda bu isyanın anlatıldığı sahneler de çok ilgi çekici; sıradan insanların isyana nasıl katıldığı yahut bu isyanların gangsterler dünyasında bulduğu karşılık mesela. Sınırların belirsizliği de keza: “Karşınızdaki insan evinin kapısını üç kere kilitleyip karanlıkta her şeyin bitmesini mi bekliyordu, yoksa elindeki şişeyi polisin suratına mı indiriyordu? Komşularınız bunlardı.”
Bu isyan bağlamında vurgulanan bir nokta daha var romanda. ‘60’larla beraber gençlerin huzursuzlukları ve öfkeleri yükselmeye ve yayılmaya başladıkça ilgi çekici bir araştırma konusu olmuştur – ama öfkeli beyaz gençlerdir söz konusu olan.
Maharaja’da öfkeli genç beyaz çocukları konu alan, çocuk suçlular ve yarış meraklılarıyla ilgili filmler gösteriliyordu. Onların kahverengi tenli Harlemli benzerleri hakkında filmler yapılmıyordu ama düzene duydukları içten nefretle bu çocuklar vardı. İyiyseler gösterilere katılıyor, protesto ediyor ve sistemin nefret ettikleri yönlerini değiştirmeye çabalıyorlardı. Kötüyseler Dixon [siyah bir torbacı] gibi adamlar için çalışıyorlardı. (s. 214)
Harlem Ritmi’nin bir üçlemenin ilk romanı olduğunu da belirteyim. ABD’de geçtiğimiz yıl üçlemenin ikinci kitabı da yayımlandı: Crook Manifesto (“Düzenbaz Manifestosu”) adını taşıyan ikinci kitap 1970’lerde, yine Harlem’de geçiyor. Harlem Ritmi’ndeki yan karakterlerden bazılarının öne çıktığı bu anlatıdan anlaşılıyor ki, Whitehead ırkçılığın, düzenbazlığın ve sınıf savaşının Harlem’deki tarihçesini aktarmaya devam ediyor ve edecek.
Harlem Ritmi’nin suç, cürüm, çeteler ve ırkçılık tarihi kadar öne çıkan bir yanı daha var; Carney’in bireysel hikâyesi, onun yaşadığı değişim ya da benliğindeki ikilik. İçine doğduğu düzenbazlar dünyasıyla arasındaki mesafe ya da mesafesizlik. Yazının başında Carney’in kendisi ve ailesi için kurduğu hayalden söz ettim; Riverside’da bir apartman dairesine sahip olmak. Nitekim yaptığı –onun nazarında başlarda pek de düzenbazlık sayılmayan– düzenbazlıklardan kazandıklarını böyle bir apartman dairesi alabilmek için kenara ayırmaktır. Bu yaptıklarını yakınındakilerden saklar, çevirdiği dolaplarda mağazası önemli yer tuttuğu halde yanında çalışanlar bile bilmezler, keza eşi Elizabeth de bilmiyordur. Zamanla kriminal dünyayla daha yakın bağ kurmasındaki esas motivasyon daha varlıklı olmak, Riverside’a yerleşmek midir, yoksa daha derinlerde, “mahrem benliğinde” başka etmenler mi söz konusu? Bu soru roman boyunca sıkça akla geliyor, hatta anlatıcı da soruyor bunu. Babasından ona sadece bir kamyonet mi kalmıştır? Huylarını da tevarüs etmiş midir Koca Mike’ın? Mesela intikam almak arzusunu ya da garez duymayı? Bununla beraber, garez ve intikam düşkünlüğü salt babasından geçmiş bir özellik midir, bundan da emin olamayız. Roman anlatıcısının bir yerde dediği gibi, “Belki de şehrin yakıtı [rüşvet] zarflar[ı] değil, garez ve intikamdır.” Whitehead, Harlem’de (ve hatta New York genelinde) yaşayan çok farklı kesimlerden insanların hikâyelerinden enstantaneler, ruh halleri aktarıyor, ortaya çıkan toplumsal resimde var kalma, hayatını sürdürebilme savaşının, rekabetin ve intikamın özel bir yeri olduğu görülüyor.
Her durumda “karakterinin iki farklı yanı” vardır Carney’in ya da zaman içinde oluşmuş, ortaya çıkmıştır. Yakınlarının mahrem benliğini, karakterinin ikinci yanını görmemesini de öğrencilik yıllarından kalma bir alışkanlığa dönerek sağlıyordur. Bir hocasından eskiden insanların geceleri iki vardiya halinde uyuduklarını, bu iki uyku arasındaki saatlere “dorvey” dendiğini ve bu saatlerde de hesapların gözden geçirildiğini öğrenmiştir.
“O sırada hesaplarınızı gözden geçirirsiniz, artık ne tür hesaplarınız varsa – okur, dua eder, sevişir, acil işlerinizle veya vadesi geçmiş aylaklıkla ilgilenirsiniz. Normal dünyadan ve onun taleplerinden alınmış bir mola, kayıp saatlerden inşa edilmiş mahrem bir teşebbüstür dorvey.” (s. 162)
Öğrencilik yıllarında derslerine çalışmak için kullandığı, bu dorvey denen “geceyarısı çayırını” Carney karakterinin ikinci yanının gereklerini ve arzularını yerine getirmek için kullanıyordur, bu sayede mahrem benliği çoklarından saklı kalabiliyordur.
Carney’in öncekinden daha sert ve aşikâr düzenbazlık yolunda ilerlemesinde karakterinin yanı sıra dış koşullar da etkilidir. Daha yumuşak düzenbazlık yapma yolunda devam etmesi mümkün değildir çünkü, buna çeşitli nedenlerle müsaade edilmiyordur – yukarıda andım; ten renginin koyuluğu, şeceresi, vs. önünde engeldir.
Enayi. Hatayı başka biri olabileceğine inanmakla yapmıştı. Onu biçimlendiren koşulların başka türlü olduğuna veya o koşulları aşmanın daha iyi bir binaya taşınmak veya doğru diksiyonla konuşmayı öğrenmek kadar kolay olduğuna inanmıştı. T harfinde sertçe durmalı. Nerede durduğunu biliyordu artık, bir süreliğine aklı karışmış olsa da başından beri biliyordu zaten. (s. 147 – vurgu metinde var.)
Ayrıca düzenbazlık saymadığı ufak tefek suçlar işlediği dönemde başkalarınca kullanıldığını da anlamıştır. “Dünyada yükselmek eskiden nasıl kullanıldığınızı da anlamak demekti[r].”
Colson Whitehead’in bu sürükleyici suç romanında ince bir ironi mevcut. Toplumsal ve bireysel bahislerin “mahrem” derinliklerine dikkat çeken olay örgüsü hayli gerilimli ve aksiyonlarla dolu, ancak bunların yanı sıra eğlenceli bir roman Harlem Ritmi. Mobilya satıcısı Carney’in algısının mobilyalar konusundaki seçiciliğinde ve gittiği her yerde bunlara dikkat kesilmesinde mesela eşyaya düşkünlüğün, eşyalarda somutlaşan yaşam tarzlarının incelikli bir hicvi var; üstelik gangsterlerin bazısında da bu düşkünlüğü görüyoruz. Bir başka örnek de şu: Carvey’in zihninin bir yanı (karakterinin düzenbaz olmayan, ticarete düşkün yanı) mütemadiyen gazetelere vereceği ilanların metinlerini kurgulamakla meşgul. Sıkı sıkıya ayırdığı karakterinin iki yanının birbirine geçtiği, geçmek zorunda kaldığı kimi anlarda aklına gelen “ilan cümleleri” hayli eğlenceli.
Günümüzün faal protestocusu düşünülerek tasarlanmış…
Polisle mücadele etmekle geçen bir günden sonra, neden ayaklarınızı Collins-Hathaway marka yeni ayak iskemlenize uzatmayasınız? (s. 253 – vurgu metinde.)
NOTLAR:
[1] Colson Whitehead, Yeraltı Demiryolu, çev. Begüm Kovulmaz, Siren Yayınları, 2017, 334 s.
[2] Colson Whitehead, Nickel Çocukları, çev. Begüm Kovulmaz, Siren Yayınları, 2019, 213 s.
[3] Colson Whitehead, Harlem Ritmi, çev. Begüm Kovulmaz, Siren Yayınları, 2024, 367 s.
Önceki Yazı
Amedspor'dan Centro Storico Lebowski'ye
Katlanamayanların kulüpleri
“Endüstriyel futbola” ve yerleşik futbol düzenine tepki gösterenlerin, artık katlanamayanların homurdanmakla, protestoyla kalmayıp “alternatif” yaratmaya giriştikleri örnekler. Alternatif futbol kulüpleri... 70 küsur yıl öncesinden “matrak” bir olay; başlı başına bir “kategori” olan Amedspor ve dünyanın dört bir yanında taraftarların kurdukları kulüpler...
Sonraki Yazı
Metin Eloğlu şiiri:
“Taşçayın tüy de var tortusunda”
“Garip’in izini gururla taşıyan ve fakat onu aşan bir şiirdir onunki. Ama bu bakış, Eloğlu’nun şiirinin kat yerlerini görmemizi engelleyip, hızlı bir yargıyla onu önce Garip’in 'yaşama sevinci' programına, daha sonrasında da İkinci Yeni’nin anlamını 'soyut'ta bulan varoluşa, bunun dil ve yapısına dahil ederek Eloğlu’na has gereçleri, şiirindeki çatışma ve kırılmaları, kişisel ve toplumsal belirlenimleri gözden kaçırmamıza sebep olabilir.”