• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 4

K24'te haftanın vitrini... Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Alemciler / Anna Karenina’nın Gerçek Hikâyesi / Bin Yayla / Bjørn Hansen’e Dair 3. ve Son Roman / İmparatorluk Tasavvurları / Özneleşme / Salınmak / Siyasetin Cinsiyeti / Utz / Yaşamanın Bedeli

K24

@e-posta

VİTRİNDEKİLER

24 Ocak 2024

PAYLAŞ

Pavel Basinski
Anna Karenina'nın Gerçek Hikâyesi
çev. Uğur Büke
Alfa Kitap
Ocak 2024
368 s.

“Romanda ifade etmeyi düşündüğüm her şeyi sözcüklerle söylemek isteseydim, yazdığım romanı yeniden yazmak zorunda kalırdım.” –L. N. Tolstoy

Tolstoy'un en gizemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Anna Karenina hâlâ incelenmekte ve tartışılmaktadır. Tolstoy Anna Karenina için gerçek hayattan mı esinlendi? Vronski’nin prototipi kimdi? Levin, Tolstoy’un kendisi mi? Bunun gibi birçok soru, büyük olasılıkla tam anlamıyla hiçbir zaman yanıtlanmayacaktır. Tolstoy araştırmacısı ve Anna Karenina hayranı Pavel Basinski, yazarın kişisel deneyimlerini, dönemin yasalarını ve yazarın çevresinin mektuplarını, günümüz yorumlarıyla bir araya getirerek bu şaşırtıcı, zaman zaman rahatsız edici ve kuşkusuz trajik hikâyeye yeni bir bakış açısı sunuyor.

Belki defalarca okuduğunuz romana farklı gözlerle bakmaya hazır mısınız?

“Bu romanın ne kadar okuru varsa, o kadar da Anna Karenina var. Yüz binlerce Anna…”

Zafer Doruk
Âlemciler
Sel Yayıncılık
Ocak 2024
96 s.

"Minibüstür kuş olur, kuştur uçar. Canım sağolsun dersin geçersin."

Zafer Doruk'un Âlemciler'i işte böyle bir dünyada yaşıyor. Kuşçu Kâmil, Memiş Emmi, Şaşı Ömer, Ebleh Hasan, Kahveci Yakup, Kör Ethem, Adanalı Osman, uzatmalı işsiz İsmail, Güney'in baharlı kültürünün bir tül gibi sardığı öykülerde canlanıyor.

Gençliğinde hayatın tadını gönlünce çıkarmış, şimdi pişmanlığın pençesinde ölmeye yatanlar, karanlık hücresinde zihninin oyunlarına mağlup düşenler, kardeş öfkesiyle boğma rakı eşliğinde aya karşı beyitler okuyan eski âlemciler, eziyetle vahşileştirdiği köpeklerden birinin elinde can verenler ve tıpkı yazlık bahçede, renkli ampullerle donatılmış söğütlerin altında izlenen filmler gibi unutulamayan, bir ömür yara gibi taşınan aşklar...

Öykücülükte otuz yılı geride bırakan ve eserleri çeşitli ödüllere layık görülen Zafer Doruk, yeni kitabı Âlemciler'de, ışığı loşluğunda, sıcağı ayazında saklayan o güzel sokaklarda, hikâyeleri hiç bitmeyen alazlı insanların arasında dolaştırıyor bizi yine...

Gilles Deleuze & Félix Guattari
Bin Yayla – Kapitalizm ve Şizofreni 2
çev. Emre Sünter
Norgunk
Ocak 2024
558 s.

20. yüzyılın manifestosu Türkçede.

“Bir kopuk halkalar bütünü gibi. Her biri diğerlerinin içine geçebilir. Her halkanın ya da her yaylanın kendi havası, kendi rengi ya da tınısı olmalı. Bu bir kavramlar kitabı. Felsefe her zaman kavramlarla ilgilenmiştir, felsefe yapmak kavramlar icat etmeye ya da yaratmaya çalışmaktır. Yalnızca kavramların olanaklı birçok yönü vardır. Kavram uzun süre boyunca bir şeyin ne olduğunu (öz) belirlemek için kullanıldı. Biz, tersine, bir şeyin koşullarıyla ilgileniyoruz: Hangi durumda, nerede ve ne zaman, nasıl vs.? Bize göre kavram, olayı söylemelidir, özü değil. Felsefeye çok basit romanesk yöntemler sokulabilmesinin nedeni budur. […] Gerçekte, bizi ilgilendiren, bir şeye, bir kişiye ya da bir özneye ait olmayan bireyleşme tarzlarıdır: Örneğin günün bir saatinin, bir bölgenin, bir iklimin, bir nehrin ya da bir rüzgârın, bir olayın bireyleşmesi. Belki de şeylerin, kişilerin ya da öznelerin varlığına haksız yere inanılıyor. Bin Yayla başlığı, ne bu kişisel bireyleşmelere ne de şeylere atıfta bulunur.

[…] Soruya dönüyorum: Felsefe nedir? Çünkü bu sorunun yanıtı çok basit olmalı. Herkes felsefenin kavramlarla ilgilendiğini bilir. Bir sistem bir kavramlar bütünüdür. Açık bir sistem, kavramlar özlere değil, koşullara bağlandığında olur. Ama bir yandan, kavramlar hazır verili değildirler, önceden varolmazlar: Kavramları icat etmek, yaratmak gerekir ve burada da sanatta ya da bilimde olduğu kadar yaratım ve icat vardır. Bir gerekliği olan yeni kavramlar yaratmak her zaman felsefenin görevi olmuştur. Diğer yandan, kavramlar dönemin havasına uygun genellemeler değildir. Tersine, sıradan düşünme akışlarını etkileyen tekilliklerdir: Pekâlâ kavramlar olmadan düşünülebilir, ama kavram olduğu andan itibaren gerçekten felsefe vardır. Bunun bir ideolojiyle hiç ilgisi yoktur. Bir kavram, eleştirel, siyasal bir güçle ve özgürlük gücüyle doludur. Bir kavramlar inşası içinde iyi ya da kötü olanı, yeni olanı ya da olmayanı, canlı olanı ya da olmayanı ortaya koyabilecek tek şey tam da sistemin gücüdür. Hiçbir şey mutlak olarak iyi değildir, her şey sistematik kullanıma ve sakınıma bağlıdır. Bin Yayla’da şunu söylemeye çalışıyoruz: İyi asla kesin değildir.”

(Gilles Deleuze, “Bin Yayla Üzerine Mülakat”,

Müzakereler, İnci Uysal, Temmuz 2020, Norgunk, s. 32-33, 38-39)

“Nietzsche’nin dediği gibi: Yeryüzü hafiflik olsun…” – Bin Yayla

Dag Solstad
Bjørn Hansen’e Dair Üçüncü ve Son Roman
çev. Banu Gürsaler Syvertsen
YKY
Ocak 2024
80 s.

On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap’ta hayatını kökünden değiştirecek bir planı uygulamaya koyarken, 17. Roman’da ise yıllardır görmediği oğluyla yeniden iletişim kurmaya çalışırken izlediğimiz Bjørn Hansen artık yaşlı bir adamdır ve Oslo’nun yoksul bir mahallesindeki küçük dairesinde tek başına yaşamaktadır. Fakat ölmüş anne ve babasıyla hayali konuşmalar yaparak ölüme hazırlandığı günlerin akışı davetsiz bir misafir yüzünden beklenmedik bir yön alacaktır: Gelini yıllar sonra Bjørn Hansen’in kapısını çalmış, üniversiteye başlayacak torunu Wiggo’yu dedesinin evinde kalması için yanında getirmiştir.

Dag Solstad külliyatının en önemli parçalarından birini oluşturan Bjørn Hansen üçlemesi unutulmaz bir finalle sona eriyor.

“Solstad okurlarına alçakgönüllü, neşeli, mükemmel bir roman sunuyor. Kendine özgü bir ars moriendi, ölme sanatı üzerine küçük bir kitap.” –Dagbladet

“Solstad’nın Bjørn Hansen kitaplarında, kültüre dair zekâ dolu bir kötümserlik ve katıksız bir asilik harika yazınsal niteliklere dönüşüyor.” –Bjørn Ivar Fyksen, Klassekampen

Krishan Kumar
İmparatorluk Tasavvurları:
Beş Emperyal Devlet Dünyayı Nasıl Şekillendirdi?
çev. Ö. Çağatay Balkaya
DoğuBatı Yayınları
Ocak 2024
735 s.

İmparatorluk Tasavvurları  tarihin en can alıcı meselelerini doğrudan günümüze taşıyan bir eserdir. İmparatorlukların farklı tarihsel gelişimlerini ortak bir zeminde düşünmemizi sağlayan senteze dayalı ve son derece kapsamlı bir çalışmadır. Krishan Kumar en temelde şu soruları sorar: İmparatorluklar nasıl idare edilir? İmparatorluğu idare edenler, fethettikleri halkları nasıl bu kadar uzun süre ve başarıyla bir arada tutabildiler? Emperyal düşüncenin kültürel ve dinsel farklılığa bakışı neydi? Bu, kurucu halkların kendi kimliklerine yönelik de bir soruydu. Ulusal farklılıkların üzerinde bir imparatorluk kimliği ve aidiyetinin yaratılması, bütün imparatorlukların temel gayesiydi. İlhamını Roma’dan alan bütün halkların imparatorluk vatandaşları haline getirilmesi hayali, nihayetinde başarısızlığa uğrasa da, buradaki beş imparatorluğun içinden geçmek zorunda kaldıkları büyük tarihsel bir imtihandır.

Ulus-devletlerden farklı olarak imparatorluk iddiası evrensel bir iddiadır. İster din, ister medeniyet, ister bir siyasi ideoloji olsun, kendi halklarını evrensel bir misyon etrafında örgütleyebilmişlerdir. Dolayısıyla bu imparatorluk misyonu ve anlatısının kaybı, birçok ulus-devletin tarihinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Miadını doldurduğu söylenen imparatorluğun, halkların kolektif kimliklerindeki yeri nedir? İmparatorluklar gerçekten öldü mü yoksa yeni yaşam biçimleri mi kazanıyor? Göç krizi, küreselleşme, yükselen popülizm gibi güncel olguları anlamakta imparatorluklar faydalı tarihsel araçlar olabilir mi? İmparatorlukların yükseliş ve çöküşlerinden çıkarılacak olumlu dersler var mıdır? Osmanlı Devleti’nin de dâhil olduğu Avrupa’nın beş büyük imparatorluğunun karşılaştırıldığı bu devasa çalışma, bu sorulardan hareketle, günümüzün en yakıcı meselelerine de değiniyor.

Gilles Deleuze
Özneleşme / Foucault Üzerine Dersler
çev. Mustafa Çağlar Atmaca
Otonom Yayıncılık
Ocak 2024
280 s.

Deleuze’ün Vincennes Üniversitesi’nde Foucault üzerine verdiği derslerin ilk kısmını Bilgi, ikinci kısmını İktidar adı altında yayımlamıştık. Deleuze, Foucault’nun düşüncesini bilgi, iktidar ve özneleşme olmak üzere üç eksenli bir düşünce olarak okuyacağını bize daha en başından söylemişti. Mesele yalnızca bu eksenlerin birinden diğerine nasıl geçildiği olsaydı, derslerin Özneleşme adını taşıyan bu üçüncü kısmı, bir düşünürün entelektüel biyografisinin son cildinden ibaret kalabilirdi. Ama Deleuze, bunun yerine, Foucault’nun düşüncesinin arkasına geçip ona canavara benzeyen bir çocuk doğurtmayı tercih ediyor. Yorumlamayı felsefi bir yaratıma dönüştürüyor.

Özneleşme süreçleri kavramının Foucault’nun çocuğu olduğuna hiç şüphe yoktur. Ama bu kavram, dışarı ve kıvrımla ilişkilendirildikçe gerçekten bir canavarı da andırmaya başlar. Şimdi özneleşme, dışarının bir kıvrımı olduğu oranda, asla bir kapanma değil bir açıklıktır. Çünkü her şey bilgi, iktidar ve özneleşme eksenleri arasındaki mücadelelere, karşıtlıklara ya da uzlaşmalara bağlıdır. İktidar yeni özneleşme kiplerini ele geçirmekten elbette hiç geri durmaz. Ama buna her yeltendiğinde yeni özneleşme süreçlerinin doğuşuna da engel olamaz. Deleuze’e göre, bu yüzden Foucault’nun kapatılmanın düşünürü olmadığı kesindir. Ama aynı sebeple ondaki “kendilikle ilişki” teması da özneye bir geri dönüş değildir. Sonucu özne olmayan özneleşmeler de vardır. Direniş noktalarının nasıl dağılıp yayılacağını bu özneleşme süreçleri belirler. Direniş tam da bu yüzden iktidara nazaran birincildir. Deleuze, derslerin bu son cildinde, Foucault’da direnişin nereden geldiği sorusuna nihayet bir yanıt bulmuş gibidir.

Wilhelm Schmid
Salınmak – Hayattan Sevinç Duyma Sanatı
çev. Tanıl Bora
İletişim Yayınları
Ocak 2024
87 s.

Yaşamdan sevinç duymak, hayatın kutupsallığını kucaklamaktan geçer. Günümüzün büyük haz hırsı ve mutluluk salgını hep pozitif kutupta kalmayı salık verse de, tatsız zamanlarla ve savrulmalarla baş edebilmek doygun bir hayatın vazgeçilmezidir.

Herkes hayatın kutupsallığının suretlerini tanır: Sevinç ve hiddet, uyum ve çatışma, huzur ve huzursuzluk, zevk ve acı, sağlık ve hastalık, güzellik ve çirkinlik, başarı ve başarısızlık, anlam ve anlamsızlık. Benliğimiz aralıksız evreler halinde, her birini deneyimleyerek gelişir ve var olur. Uçlar arasında, hayatın ritmini dengelemek mümkün müdür peki? İstikrar ve süreklilik nasıl temin edilir? Dipleri ve zirveleri tecrübe etmek zenginlik olarak görülebilir mi? Duyuların yaşama sevinciyle nasıl bir bağı vardır? Doya doya görmek, işitmek, koklamak, dokunmak ve tatmak, hayatın anlamına nasıl katkıda bulunur? Hayatın sarkacıyla uyumlanma becerisi doğuştan mı gelir, sonradan mı öğrenilir? Salınma eylemi, sorun çözme yöntemi olarak kullanılabilir mi? Dijital ile analog dünyalar arasında denge noktası neresidir?

Wilhelm Schmid, Salınmak: Hayattan Sevinç Duyma Sanatı’nda, hayatın dayattığı yük ile kişinin güçlerini yeniden toplamasını sağlayan hafiflik arasında denge bulmayı öneriyor. Her şeyi akışta tutmaya çabalamak yerine, hem güzelliklerle hem gerilimlerle barışıklık içinde salınmanın yaşam sevincinin ön koşulu olduğunu örnekler eşliğinde tartışıyor.

Serpil Sancar
Siyasetin Cinsiyeti: Cinsiyetçiliğe Karşı Kadın Hakları Siyaseti
Metis yayınları
Ocak 2024
496 s.

Türkiye’de kadınları siyasal alana sokmayan, onları araçsallaştıran, “başkanın kadınları” ya da vitrin mankeni konumuna indiren eril siyasetin ötesine nasıl geçilebilir? Siyasetin Cinsiyeti, kadınların siyasal hayata katılımının önündeki engelleri, cinsiyet eşitliği mücadelesinde kadınların yapabileceklerini, dünyada ve Türkiye’de birikmiş tecrübeleri, farklı kadın hareketlerinin stratejilerini, dinin kadınların baskı ve kontrol altında tutulmasındaki rolünü ele alıyor, Kürt siyasal hareketi dışında bütün partilerin nasıl kadınları bilerek, sistematik olarak siyasal alanın dışında tuttuklarına, genel ve yerel seçimlerde, parti organlarında, sivil alanda şirket yönetim kurullarında kadın adaylar için verilecek kota mücadelesinin önemine dikkat çekiyor. Kadınlar adına hareket edecek eril siyasi failler beklenmemesi gerektiğini vurgulayan Sancar şöyle diyor:

“Cumhuriyet tarihi boyunca ana-akım siyasal kadrolar İslam dininin, özellikle Sünni mezhebinin kadın ve aile anlayışıyla doğrudan mücadele etmemiş, bu kesimlere hep siyasi partilerin yedek gücü olarak bakılmıştır. Bu durum İslam dininin kadınlar üzerinde kurmaya çalıştığı tahakküme yeterince karşı çıkılmamasına, sessizce geçiştirilmesine yol açmıştır. İslama dayanan dini patriyarka ile modernist laikçi muhafazakârlığa dayalı patriyarka, iki farklı uçta ama kadın hakları konusunda benzer sonuçları doğuran siyasetler oldular; kadın-erkek eşitliğinin evrensel normlarından yana göründüler, ilgili siyasi belgelere imza attılar ama gereğini yerine getirmediler.”

Bruce Chatwin
Utz
çev. Çiğdem Erkal
Can Yayınları
Ocak 2024, 2. baskı
152 s.

“Savaşlar, soykırımlar ve devrimler,” derdi Utz sık sık, “koleksiyonculara mükemmel imkânlar sunar.”

Varlıklı bir aileden gelen Alman asıllı Kaspar Joachim Utz, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Prag’a kaçan bir Meissen porseleni koleksiyoncusudur ve iki odalı dairesinde binden fazla parçadan oluşan değerli hazinesiyle ikamet etmektedir. Fakat Stalin döneminde koruyup genişlettiği koleksiyonu, rejim tarafından devlet müzelerine aktarılmak istenir. Ölümüne dek hazinesine dokunulmaması konusunda yetkililerle uzlaşan Utz, her yıl ülkeden bir kez ayrılmasına müsaade edilmesine ve her seferinde kaçıp gitmeyi düşünmesine rağmen, porselenlerini yanında götürmesine izin verilmediği için geri döner ve bu yüzden ömrünün sonuna dek hem komünist devletin hem de koleksiyonunun tutsağı olarak yaşar.

Bir yanda esrarengiz başkarakteri ve Prag’ın hafif mistik, gerçeküstü atmosferi, diğer yanda siyasi gerilimler karşısındaki bireyselliği ve sanatta güvence arayışını anlatan hikâyesiyle Utz, İngiliz yazar Bruce Chatwin’in en iyi eserlerinden biri.

“Chatwin hikâyesini anlatırken tek bir kelimeyi bile boşa harcamıyor. Her cümle mikroskobik bir özenle şekillendirilmiş, parlatılmış ve yerine oturtulmuş.”

–Daily Telegraph

Deborah Levy
Yaşamanın Bedeli
çev. Aslı Anar
Everest Yayınları
Ocak 2024
120 s.

“Elli yaşımda, tam da kemiklerimin güçten düşmesinin gerektiği sırada fiziksel açıdan güçlendim. Enerjim vardı çünkü enerjik olmaktan başka şansım yoktu. Çocuklarıma bakabilmek için yazmak zorundaydım ve bütün ağır işler bana kalıyordu. Özgürlük hiçbir zaman bedelsiz değildir.”

Yaşamanın Bedeli, Deborah Levy’nin Bilmek İstemediğim Şeyler kitabıyla başlayan “Yaşayan Otobiyografi” serisinin ikinci kitabı. Yazarın evliliği sona ermiş, annesi hayatını kaybetmiştir. Hayatını sil baştan kuracak olan Levy’nin geçindirmesi gereken bir ev, ilgilenmesi gereken iki kız çocuğu ve sürdürdüğü yazarlık kariyeri vardır; bir de elektrikli bisikleti. Deborah Levy toplumun bize atadığı rolleri eleştirerek geleneksel cinsiyet rollerinden ayrılmanın bedelleri üzerine düşünüyor. Gündelik hayata ve yaşadığı zorluklara kendine özgü mizah anlayışıyla yaklaşan yazar, iç dünyasının kapılarını sonuna dek açarak okuru dünyaya karşı tek başına giriştiği özgürlük mücadelesine tanıklık etmeye çağırıyor. 

“Dilbaz bir manifesto.” –The Guardian

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Alemciler
  • Anna Karenina’nın Gerçek Hikâyesi
  • Bin Yayla
  • Bjørn Hansen’e Dair Üçüncü ve Son Roman
  • İmparatorluk Tasavvurları
  • Özneleşme
  • Salınmak
  • Siyasetin Cinsiyeti
  • Utz
  • Yaşamanın Bedeli

Önceki Yazı

TADIMLIK

Sarah ve Şemsi'den

Nilüfer Kuyaş'ın Sarah ve Şemsi adlı romanı gelecek hafta Sia Kitap tarafından basılıyor. Kahramanlarından dördü Sarah Bernhardt, Şemsi Molla, İstanbul ve Osman Hamdi Bey olan romandan kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz...

K24

Sonraki Yazı

SPOR

Kayzer Franz – imparator Terim

“Franz Beckenbauer koyu sağcı Franz-Josef Strauss’la yakın ahbaptı. Fatih Terim, 1996’daki Susurluk 'kazasından' sonra 'derin devlet' imgesinin timsaline dönüşen Mehmet Ağar’la dosttur. 2000 yılında Galatasaray’ın şampiyonluk kadrosunun resmî hatıra fotoğrafına Ağar'ı sokacak kadar yakın bir dostluk...”

TANIL BORA
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist