Haftanın vitrini – 34
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Anlatıbilim / Bay Hulot’nun Tatili / Çatlak / Fitness Çağı / Karanlıkta Yüzmek / Krikor Zohrab / Linç Çağı / Mülkiyetçi Bireyciliğin Siyasal Teorisi / Mülksüzleştirme Piyasaları / Toplumcu Türk Edebiyatının Doğuşu
Anlatıbilim: Anlatı Kuramına Giriş
çev. Uğur Gezen
alBaraka Kültür Sanat Yayıncılık
Ağustos 2024
264 s.
Ödüllü kültür teorisyeni Mieke Bal’ın kaleme aldığı Anlatıbilim, 1985 yılında İngilizcede ilk yayımlanışından bu yana uluslararası çapta anlatı metinleri kuramına klasik bir giriş haline gelmiştir. Anlatı tekniklerine, yöntemlerine ve bunların aktarımına, alımlamasına ilişkin sistematik bir açıklama olan Anlatıbilim, Bal’ın edebi eserleri anlama şekillerimiz üzerine yıllarca süren çalışmalarını damıttığı bir eserdir.
Mieke Bal, kitabı son baskısında edebi anlatılara daha fazla odaklanacak şekilde güncellerken bugüne kadarki en okunabilir ve öğrenci dostu baskı haline getirmek için dilini keskinleştiriyor ve sıkılaştırıyor. Edebi nüanslar ve yöntemlerin derinlemesine analiziyle anlatı kavramlarını net bir şekilde sunuyor. Yazar, anlatıların nasıl işlediğini, oluştuğunu ve sonunda okuyucu tarafından nasıl yorumlandığını daha iyi açıklamak için sistematik bir çerçeve kullanıyor; aynı zamanda dilin yüzeysel algısı, algılanan anlatı dünyası, bakış açısı ve karakterizasyona ilişkin kapsamlı bir çalışma sunuyor.
Anlatıbilim, herhangi bir dil, dönem ve bölgenin anlatılarını açık, sistematik ve güvenilir kavramlarla analiz etmek isteyenler için bir rehber niteliğinde.
Bay Hulot’nun Tatili
çev. Nükhet İzet
Everest Yayınları
Ağustos 2024
208 s.
Külüstür arabası, buruşuk şapkası, ağzında piposuyla Bay Hulot, II. Dünya Savaşı sonrası zenginleşen Fransız orta sınıfının her yaz hücum etmeyi alışkanlık haline getirdiği tatil beldelerinden birine gider ve tatilcilere uyum sağlamaya çalıştıkça akıl almaz sakarlıklarıyla işleri karıştırır. Bir tatilcinin gözünden, günlük biçiminde kaleme alınan roman, bir yandan Bay Hulot’nun tuhaflıklarını belgelerken, diğer taraftan Hulot’nun şaşırtıcı bir saflıkla temsil etmeyi sürdürdüğü eski dünyanın karşısında, modern insanı ve onların bir tatilci kitlesi olarak birbirleriyle ilişkilerini hicveder. Jacques Tati’nin 1953 tarihli satirik komedi filmi Bay Hulot’nun Tatili’nden sonra Jean-Claude Carrière’in filmden yola çıkarak kaleme aldığı aynı isimli romanı, Tati’nin filminin “büyüsünü” sürdürmenin yanı sıra, o sıralar henüz 26 yaşında olan ve ileride Buñuel, Godard, Malle, Wajda, Schlöndorff gibi yönetmenlerle işbirliği yapacak usta senaristin parlak kariyerinin de ilk adımlarıdır aynı zamanda.
“Bir film çekmiştim. Onu romana dönüştüreceklerdi. İmgelerim kelimelere, sekanslarım cümlelere dönüşecekti. Nasıl olacaktı bu? Epey endişeliydim. Fakat şimdi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, eğer Bay Hulot’nun Tatili’ni bir kitaba dönüştürecek olsaydım, tam da böyle olsun isterdim.” –Jacques Tati
Çatlak
çev. Mehmet Moralı
Can Yayınları
Haziran 2024
224 s.
Duvardaki bir çatlak insanın hayatını nasıl değiştirebilir?
6.27 Treni’yle hayatın sıradanlığına meydan okuyan Jean-Paul Didierlaurent, Çatlak’ta da bu yaklaşımını sürdürerek günlük yaşamın monotonluğundan kaçan ve kendini yeniden keşfeden bir adamın hikâyesini anlatıyor.
Xavier Barthoux’nun işiyle ailesi arasındaki düzenli hayatı, yazlık evinin duvarında keşfettiği bir çatlakla sarsılır. Bu küçük çatlak, Xavier’nin hayatını değiştirecek adımların da başlangıcı olacaktır. Ustalıkla işlediği karakterler aracılığıyla okurları varoluşsal sorgulamalara ve insan ruhunun derinliklerine sürükleyen Didierlaurent, bir yandan da düzenin kaosla, gerçekliğin fantastik öğelerle iç içe geçtiği bir yolculuğa çıkarır.
Çatlak, Xavier’nin Fransa’dan Yeni Zelanda’ya uzanan kişisel mutluluk arayışı üzerinden hayatın beklenmedik güzelliklerini ve zorluklarını gözler önüne sermekle kalmıyor, aynı zamanda insanın yaşamındaki görünmeyen çatlaklara dikkat çekerek tekdüze hayatları değiştirmenin mümkün olduğunu da gösteriyor.
Fitness Çağı:
Beden Nasıl Başarı ve Performansın Simgesi Haline Geldi?
çev. Erol Özbek
İletişim Yayınları
Ağustos 2024
256 s.
Fitness çağında yaşıyoruz. Dünya çapında milyonlarca insan düzenli olarak akşamları parkta yürüyüşe çıkıyor, spor salonunda ağırlık çalışıyor, yüzmeye gidiyor, pilates ya da yoga yapıyor. Fit olmak ve formda kalmak her zamankinden daha revaçta. Kitlelerin gündelik hayatını bu derece belirleyen bu ilginin kaynağı ne?
Tarihçi Jürgen Martschukat fitness düşüncesinin doğuşunu 18. yüzyılda modern toplumların ortaya çıkmasına kadar geri götürerek, bu kavramın modernitenin sürekli optimizasyon ve yenilenmeye verdiği önemle nasıl iç içe geçtiğini anlatıyor. Yazara göre gerçek anlamda fitness çağı 1970’lerden itibaren gelişmeye başladı ve neoliberalizmin bireylere kendilerini hem bedenen hem zihnen geliştirmelerini telkin etmesiyle sosyal yaşamın yol gösterici bir ilkesi haline geldi. Böylece fitness beden çalışmasının ötesinde kişesel sorumluluk, performans, piyasa, rekabet, başarı konularında belirleyici bir araca dönüştü.
Fitness Çağı, sadece spor ve fitness ile ilgilenenler için değil, aynı zamanda günümüzün kültürel söyleminde kabul ve dışlanma, başarı ve başarısızlık koşullarına merak duyan herkes için ufuk açıcı bir kaynak.
Karanlıkta Yüzmek
çev. Melek Memiş
İthaki Yayınları
Ağustos 2024
184 s.
Polonya’dan Almanya’ya göçmüş bir aileden gelen Tomasz Jedrowski, Cambridge mezunu ve 2021’de Polari İlk Roman Ödülü adayı olan Karanlıkta Yüzmek ile saklı ilişkilerin içyüzlerini tüm insani ve dramatik yönleriyle ortaya koyarak James Baldwin, Alan Hollinghurst ve André Aciman gibi ustalara hızla yaklaşıyor...
1980’lerde rejimin sarsıldığı dönemde Polonya’da, bir yaz gençlik kampında tanışan biri muhafazakâr biri de sosyalist iki delikanlı, ortak tutkuları olan yüzmek ve James Baldwin’in Giovanni’nin Odası romanı üzerinden kendilerini, güzelliklerle ve doğayla çevrili bir ilişkiye kaptırırlar. Her biri apayrı çevrelerdeki gündelik yaşamlarına dönecekleri Varşova’daysa, ülke idaresi artan ekonomik güçlükler ve yükselen protesto hareketleriyle çözülürken, biri partinin siyasi kademelerinde ötekisi kendisini adadığı toplumsal kavgada zıt kutuplara sürüklendikçe, aralarındaki tutkulu dostluk çetin sınavlardan geçecektir.
'Komünist Beni Adınla Çağır' olarak da yorumlanan Karanlıkta Yüzmek, ilkgençlik tutkularından politik hırslara, tarihin kavgalarından insanların entrikalarına Jedrowski’nin şiirsel, yoğun ve özgün yaklaşımıyla özgürlük ve aşk hakkında düşündürücü bir ilk yapıt.
“Harikulade, kusursuz, dokunaklı yazım; okur, altında kalmaktan mutluluk duyuyor.” —Sebastian Barry
“Etkileyici ve alışıldık olmayan bir romans, siyasi dip akıntısıyla… Jedrowski incelikle yazıyor ve âşıkların ilk karşılaşmalarındaki duygusal dürüstlüğünden sonra [Polonya’daki Birleşik İşçiler Partisi’nin] kasvetli bastırma mekanizmasını hatırlatıyor.” —Guardian
Krikor Zohrab — 1915 Bir Ölüm Yolculuğu
Kor Kitap
Ağustos 2024
2. baskı (ilk baskı: Pencere Yayınları, 2011)
400 s.
Meclis-i Mebusan'da söylediğim gibi, size de şunu söylememe izin verin: Ben sosyalistim, inanmış bir sosyalistim. Sosyalist ne hayduttur ne de terörist...
Diyebilirim ki bütün ömrüm Osmanlı yasalarını incelemekle geçmiştir. İnanıyorum ki, Ermeniliğin kurtuluşu, Osmanlılığın kurtuluşundadır. Son dört yıllık siyasi yaşamımda Doğu Anadolu sorununu, benzer sorunlarla birlikte tümüyle inceledim. Ve sorunların aslını, eski ve yeni içişleri bakanlarından daha iyi kavramış bir Osmanlı olarak bütün kalbimle yüksek şahsınızı temin ederim ki, gelecekte yeni belalara sahne olmağa aday olan bu yöreler, bu yazıda belirtilen çözümler sayesinde sakinleşecek ve kısa zamanda bayındır hale gelerek olası saldırılara karşı sağlam bir duvar oluşturacaktır.
Burada doğdum, burada büyüdüm, burada yaşadım ve bütün samimiyetimle burada uzun yaşamak isterdim. Yazık!
Şimdi, sevgili karıcığım, bizim için son perde açılırken, daha fazla yazacak gücüm kalmadı. Hayatta kalamazsam, çocuklarıma son öğüdüm ve arzum; her zaman birbirleriyle uyum içinde olsunlar, sana saygı göstersinler, senin kalbini kırmasınlar ve beni de hatırlasınlar.
Linç Çağı: Sosyal Medyada Süper Ego
çev. Hamza Eren Sarıçam
Lejand Kitap
Ağustos 2024
198 s.
Sosyal medyanın etkisini giderek arttırdığı günümüzde, bireylerin üzerindeki baskılar ve bu baskıların kaynakları daha da karmaşıklaşıyor. Mark Edmundson, Linç Çağı: Sosyal Medyada Süper Ego adlı eserinde, özellikle Freud’un süper ego kavramı üzerinde durarak, modern toplumun bireyleri nasıl kontrol ettiğini ve şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. Süper ego, yalnızca bireysel vicdanın değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel normların da bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Nietzsche ve Arendt gibi düşünürlerin görüşleriyle harmanlanan eserde, süper egonun tarihi ve geleceği hakkında kapsamlı bir analiz yapılıyor.
Kitap, sosyal medyanın süper egoyu nasıl güçlendirdiğini irdeleyerek, dijital çağın getirdiği yeni baskıları açığa vuruyor. Sürekli performans sergileme ve onay arayışı içinde olan bireylerin, bu dijital dünyada kendilerini nasıl kaybettiklerini örnekleriyle anlatıyor. Edmundson, sosyal medyanın bir sonucu olarak süper ego gibi hareket eden “sosyal adalet savaşçıları”yla mücadele etmenin imkânlarını da araştırarak, okuyucularına yol gösteriyor.
Linç Çağı: Sosyal Medyada Süper Ego, dijital çağın ruhunu anlamak ve bu çağın getirdiği zorluklarla başa çıkmak için rehber niteliğinde bir eser. Sosyal medyanın ve süper egonun birey üzerindeki etkilerini merak eden herkes için vazgeçilmez bir kaynak. Bu kitapla, iç dünyanızın derinliklerine inerek, modern toplumun baskı mekanizmalarını keşfedeceksiniz. Kendinizi ve çevrenizi daha iyi anlarken, bu derinlemesine analizle yeni bir farkındalık düzeyine ulaşacaksınız.
Mülkiyetçi Bireyciliğin Siyasal Teorisi — Hobbes'tan Locke'a
çev. Ali Karatay
Ketebe Yayınları
Ağustos 2024
412 s.
Kanadalı siyaset bilimci Macpherson’ın Mülkiyetçi Bireyciliğin Siyasal Teorisi adlı siyaset felsefesi klasiği Hobbes’dan başlayıp Locke’a kadar liberal siyaset felsefesini, onun içindeki temel açmazları ortaya sermek adına didik didik ediyor ve bu düşünce geleneğinde “mülkiyetçi bireycilik” olarak kavramsallaştırdığı şeyin felsefi ve tarihsel kökenlerini araştırıyor.
Hobbes’tan Locke’a siyaset felsefesindeki bireyciliğin mülkiyetçi temellerini, bireyin kişilik ve yetenekleriyle bağının en başta nasıl mülkiyet ilişkisi üzerinden tanımlandığını dolayısıyla dönem düşünürlerinin “bireyi esas olarak kendi kişiliğinin ya da yeteneklerinin sahibi olarak” gördüğünü dönem metinlerinin ve tartışmalarının izini sürerek ortaya seriyor ve nihayetinde bu varsayımların toplumsal ilişkileri kavramada nasıl etkileri olduğunun detaylara azami önem gösteren titiz bir analizini yapıyor. Buna göre herkes topluma hiçbir borcu olmayan atomik bireyler olarak birbirinden yalıtılırken, toplum da bu bireylerin piyasa tarafından belirlenmiş bir birlikteliği olarak görülmeye başlıyor. Toplum bir mübadele ilişkileri toplamına dönüşürken, siyasal toplum ise salt bu mübadele ilişkilerinin sürdürülmesinin bir vasıtası haline geliyor.
17. yüzyıl siyaset felsefesine derinlemesine nüfuz eden bu metin, günümüz kapitalist toplumsal ilişkilerinin felsefi kökenlerine dair klasik bir çalışma.
Mülksüzleştirme Piyasaları:
Kahire'de STK'lar, Ekonomik Kalkınma ve Devlet
çev. Erkal Ünal
Alfa Yayınları
Ağustos 2024
368 s.
Piyasa yoksullara yardım etmeye çalıştığında ne olur? Bugün dünyanın pek çok yerinde neoliberal kalkınma programları sıradan insanlara refah ve güçlenme aracı olarak serbest girişim araçlarını sunuyor. Yoksulları küçük ölçekli girişimcilere dönüştürme planları, onlara piyasanın faydalarını ve küreselleşmenin ödüllerine erişme imkânını vaat ediyor. Julia Elyachar, bankacıların, sosyal bilimcilerin, STK üyelerinin, kalkınma çalışanlarının ve devlet yetkililerinin Kahire’deki zanaatkârları ve işsiz gençleri mikro girişimciliğe dayalı yeni bir piyasa toplumunun öncüleri haline getirme çabalarını irdeliyor. Atölye yaşamına dair titiz etnografisiyle, zanaatkârların geleneksel piyasa pratiklerinin Mısır’daki piyasa yaşamının en canlı biçimleri arasında yer aldığını anlatıyor. Uzun zamandır geri kalmışlıkla suçlanan bu mevcut piyasa pratikleri, sosyal bilimciler ve kalkınma kurumları tarafından “serbest piyasa”yı genişletme deneylerinin hammaddesi olarak benimseniyor. Elyachar, yoksulların kültürel kaynaklarına ve sosyal ağlarına atfedilen yeni ekonomik değerin, onların ekonomik, sosyal ve kültürel olarak mülksüzleştirilmelerine yol açan daha geniş bir süreci körüklediğini savunuyor.
“Mülksüzleştirme Piyasaları ilk sayfasından itibaren ilginizi çekecek bir kitap. İnsancıl bir dokunuşla keskin akademik analizi harmanlıyor.”
–Heidi Morrison, Digest of Middle East Studies
Toplumcu Türk Edebiyatının Doğuşu (1909-1929)
Paradigma Akademi Yayınları
Ağustos 2024
305 s., büyük boy
Toplumcu Türk edebiyatı, 1920’lerin sonlarından 1980’lerin başlarına kadar yaklaşık 60 yıllık süreç boyunca, Türkiye’de ana akım edebî yollardan birini temsil etmiştir. Nâzım Hikmet ve ardından gelen veya onun bir şekilde etkisini taşıyan Sadri Ertem, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Attilâ İlhan, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Ataol Behramoğlu, Erdal Öz, Sevgi Soysal gibi isimlerin eserleri, bu sürece damgasını vurmuştur. Hatta bu isimlerden bazıları, özellikle Nâzım Hikmet ve Yaşar Kemal uluslararası bir üne kavuşmuş; eserleri pek çok yabancı dile çevrilmiştir. Fakat toplumcu estetiğin Türk edebiyatındaki macerası, bu yaklaşık 60 yıllık süreçten ibaret değildir. Edebiyat tarihlerinde veya eleştiri metinlerinde hiç veya yeterince söz konusu edilmese de bir “tarih öncesi” vardır. Bu “tarih öncesi”nde de Rasim Haşmet, Yaşar Nezihe Bükülmez, Ahmed Rıfkı, Kerim Sadi, Abdülaziz Mecdî Tolun, Feyzullah Sacit Ülkü, Memduh Necdet, Cevdet Ali, Lemi Nihad gibi isimlerin –ki bu isimlerin birkaçını Metin Kayahan Özgül “Ehl-i İştirakkiyyûn” şeklinde tarif ederek eserlerini antolojisine almıştır– ürettikleri toplumcu metinlerle somutlaşan bir doğuş süreci veya evresi vardır.
Önceki Yazı
Flört grubuyla söyleşi:
“Sound anlayışımız Türk müzik sektörünün çizgisiyle hiç kesişmedi”
“Analog dönemlerde müzik üretimi oldukça pahalı bir süreçti ve bu süreçleri işletebilmek için yapımcılara ihtiyaç vardı. Müzik üreten biri olarak bu ilk bakışta harika gibi görünmekle birlikte, bu sistemin bazı yan etkilerini de fark etmiş bulunuyoruz: Müzik enflasyonu.”
Sonraki Yazı
Tokarczuk’un Mesih’i ve Nahman’ı
“Yakup’un Kitapları 2014’te basıldığında tahmin edilebileceği gibi Yahudi dünyasında şiddetli itirazlara neden oldu. Tokarczuk Yahudi tarihindeki en rezil mezheplerden birine dair bir roman yazmıştı ve Yakup Frank tüm sapma sınırlarını aşmış bir karakterdi.”