Haftanın kitapları – 49
K24'te haftanın vitrini... Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Alakalı Filmler / Ataerkil Sistemlerin Yükselişi ve Düşüşü / Cennet / Çam Pürleriyle Namrun / Korsanlar ve Yayıncılar / Örgütlü Vahşetin Yükselişi / Özel Bir Yazgı / Tersine Giden Yol / Edebiyat Matineleri / Unutmadan
Alakalı Filmler
İletişim Yayınları
Kasım 2023
230 s.
Hakan Bıçakcı’dan filmler ve kurmacanın doğası üzerine kişisel bir çalışma. Filmleri türlerine, dönemlerine, coğrafyalarına değil, hikâyelerine bakarak yan yana getiren bir inceleme. Hikâyenin anlatılış biçiminin, karakterin içinde bulunduğu durumun, hatırlananların, unutulanların, kâbusların, tesadüflerin, olup bitenlerin veya bir türlü olamayanların ortaklığından yola çıkarak her biri 3 filme değinen 33 bölüm.
Sondan başlayan akışlar, iki taraf arasında savrulan kahramanlar, yaşamla ölüm arasında çırpınanlar, yuvaya sızan yabancılar, cinayeti görür gibi olanlar, bedensiz sevgililer, bilip de anlatamayanlar, masumken suçlananlar, takım elbiseli uzaylılar, hayırsız sonlar ve diğer alakalı durumlar.
Alakalı Filmler, bazı filmleri hatırlamaya, yeni filmler keşfetmeye, filmler arasında yeni bağlantılar kurmaya, okuma-izleme listelerini uzatmaya vesile olması umuduyla yazılmış bir sinema kitabı.
Ataerkil Sistemlerin Yükselişi ve Düşüşü:
Kesişimsel Bir Siyasal İktisat
çev. Aslı Önal
Ayrıntı Yayınları
Kasım 2023
400 s.
Ataerkil sistemler nasıl oluyor da ayakta kalabiliyor? Toplumsal cinsiyet eşitsizliği neden hâlâ bu denli yaygın? Feminist kuramın uzun zamandır cevabını aradığı bu soruların peşine düşen Nancy Folbre, Marksist siyasal iktisadın eleştirisi ve yeniden formülasyonuyla yola koyuluyor. Neoklasik iktisat, sosyoloji, psikoloji ve evrimsel biyoloji gibi alanların dahil olduğu son derece kapsamlı bir bilimsel çerçeve içinde, kapitalist kalkınmanın ataerkil sistemlerin devamlılığında büyük rol oynayan çelişkili taraflarını masaya yatırıyor.
Sınıf, toplumsal cinsiyet, yaş, ırk/etnisite ve yurttaşlık temelli eşitsizlik ve sömürünün iç içe geçen yanlarını temel alan “kesişimsel siyasal iktisat” yaklaşımını benimseyen Folbre, mevcut piyasa ekonomilerinde bilhassa savunmasız konumda olan bakım verenleri mercek altına alıyor. Bakım emeğinin neden değersizleştirildiği veya karşılığının yeterince ödenmediğine dair analizlerinde, çocuk doğurma, çocuk yetiştirme, varlıkların miras bırakılması, fiziksel ve beşeri kaynaklara zor ve şiddet yoluyla el konulması gibi piyasa dışı süreçlere dikkat çekiyor.
Gerek bireyleri gerek toplulukları çelişkili konumlara sokan ve çoğu zaman birbiriyle kesişen kolektif iktidar yapılarından oluşan toplumsal sistemleri tanımlamanın yeni bir yolunu ortaya koyan bu kitap, bazı toplulukların sahip olduğu iktidar ve imtiyazları daha da pekiştirmesini sağlayan pazarlık süreçlerini gözler önüne seriyor. Ataerkil iktidarın kökenleri, kapitalist kurumların ortaya çıkışı, refah devletlerinin yükselişi, bakım emeğinin iktisadi olarak cezalandırılması gibi tarihsel süreçleri yeniden yorumlayarak, ilerici bir toplumsal dönüşüm için kurulması elzem geniş koalisyonlara yön verecek genel bir iktisadi adalet teorisine duyulan ihtiyacı görünür kılmaya çalışıyor.
Cennet
çev. Sinan Ceylan
Doğan Kitap
Kasım 2023
184 s.
“Hep acı çektiğimiz için, başkasını incitmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyoruz.”
14 yaşında ortaokul öğrencisi sürekli olarak sınıftaki bir grubun ağır zorbalığına uğrar ama yardım istemeyip sessizce acı çeker. Onu anlayan tek kişi Kojima adlı bir kızdır çünkü Kojima da kötü muamele görür. Aralarında başlayan arkadaşlıkta teselli bulup yakınlaşırlar. Ancak ortak noktanın korku olduğu bir arkadaşlığın doğası nihayetinde nedir?
Japonya’da ilk kez 2009 yılında yayımlanan, 2010’da kadın edebiyatçılara verilen Murasaki Shikibu Ödülü’nü alan, İngilizce çevirisiyle 2022’de Uluslararası Booker Ödülü kısa listesine giren Cennet, arkadaşlık, aile ilişkileri, şiddet ve güç üzerine sarsıcı bir roman…
Çam Pürleriyle Namrun
Metis Yayınları
Aralık 2023
136 s.
"Küresel pandeminin başlangıcından sonra yıllardır yüzünü göremediğim, yüzüne hasret kaldığım Namrun yaylasına gittim, daha doğrusu çocukluğumun yaylasına, ilk göz ağrıma geri döndüm. Tarsus’un yaylası Namrun, deniz seviyesinden 1100 m yükseklikteki, Çukurova’nın alev topuna benzer havasından kaçacağınız Toroslar’ın en yüksek bölümü olan Bolkar Dağları’nın eteklerinde yeşil, yemyeşil bir dünyadır. yeni, “modern” ismi Çamlıyayla, ama ben bu isme hiç alışamadım. yabancılaştırma efekti taşıyor bu sözcük, resmi tarihin hoyratlığının simge ismi oluveriyor zihnimde. Türkçeleştirmenin hafızayı silme gayretinin bu emareleriyse on altıncı yüzyıldan itibaren kullanılan ismiyle Namrun’un yeşil doğasına uyuyor da uymuyor, neyse ki oraya hiç yerleşemiyor.
"Namrun’a son gidişim bir geri dönüş hikâyesi olacaktı, daha yola çıkmamışken bunu biliyordum. tıpkı eski çocukluk günlerindeki gibi üç ay kaldım Namrun’da, temmuzda gidip ekimde geri döndüm. kısmet o güneymiş, demek isterdim ama değil. kültürel bir karabasanın dünyayı ev bellediği geniş bir zamanda aklıma Namrun’un düşmesi, yüzümü belli bir tarihsel zamanın ve o zamanın vadettiği doğaya çevirişim tesadüfi olamazdı.
"yaylada düşünürdüm. doğa da düşünür. en iyi doğada düşünür insan.
"anneannemlerin yayla evinin büyük odasında koyu ahşap çerçeveli bir ayna asılıydı. televizyonlu odada duran sırları az biraz dökülmüş bu eski aynada kendime bakmaktan çok yüzeyindeki kat kat olmuş çizgileri tarihin çizelgesi gibi dikkatlice okumaya çalışırdım. hayat su gibi mi akmıştı? aksa bile geçip gitmemiş diye düşünürdüm. harelenen aynanın yüzeyindeki çizgileri kaybetmemeye çalışan gözlerim aynadaki sırların kuyusuna düşüverirdi. hayat bir sır mıydı?"
—Nermin Saybaşılı
Korsanlar ve Yayıncılar:
Aydınlanma Çağında Kitabın Serüveni
çev. Fırat Ender Koçyiğit
Antre Kitap
Kasım 2023
504 s.
Bu kitap, korsan yayıncılığın edebî kültürü yayma noktasındaki sunduğu katkıyı tarihsel açıdan ele almaktadır. 18. yüzyılda bir grup yayıncı, Robert Darnton tarafından “bereketli hilâl” olarak adlandırılan, yani Hollanda’dan İsviçre’ye kadar uzanan bir alanda Fransa sınırları boyunca genellikle yasaklı olan meşhur Fransız yazarlarının eserlerinin korsanlığını yapmış ve bunları Fransa’da yaymıştır ki bu aşamada “telif hakkı” kavramı ve korsan yayıncılığa ilişkin düzenleyici kurallar henüz şekillenmişti. Daha ilginci, korsan yayıncılık bu aşamada tamamen yasal bir faaliyet idi ve Rousseau, Voltaire ve Diderot gibi büyük yazarlar da dâhil olmak üzere pek çok önemli şahsiyetin kitapları korsan yayıncılar tarafından yayımlanıyor, böylelikle Fransa içindeki büyüyen okuyucu kitlesi entelektüel anlamda besleniyordu. Böylelikle onlar, Paris Loncası tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilen ve tekel altında tutulan yayın dünyasında entelektüel çeşitliliğin mevcudiyetine katkıda bulunuyorlardı. Kitaplar tarihi sahasının meşhur alimi Robert Darnton, Korsanlar ve Yayıncılar’da arşivi en iyi korunmuş ve sektörün en büyüklerinden biri olan bir yayınevine odaklanır. Bu minvalde o, devrim öncesinde Fransa’da yazı, yayım ve kitap satımına ilişkin kapsamlı bir tasviri okuyucuya sunar. Burada kitap endüstrisi amansız bir rekabetin pençesinde filizlenmeye çalışır, sunulan karakter portreleri arasında, kibirli idealistlerden acımasız fırsatçılara kadar uzanan bir yelpaze vardır. Bu kitap, korsan yayıncılığın Fransa’nın dört köşesine nihayetinde devrime yol açan Aydınlanma’yı nasıl ve niçin getirdiğini anlatır.
Doğumun fiziksel ve zihinsel sarsıntısıyla dünyaya geliyor, bedenimize ve zihnimize işleyen ölüm deneyiminin şiddetiyle dünyayı terk ediyoruz. Arada kalan “ömür” dediğimiz kısa süre zarfındaysa şiddetin bin bir yüzüyle karşılaşıyoruz: Bazen ona maruz kalıyor, bazen bizzat uyguluyor, bazen de sadece haberdar oluyoruz. Yine de birçok uzman bize insanlık tarihinin muhtemelen en barışçıl ve iyimser döneminde yaşadığımızı, hâl ve gidişatımızın pekiyi olduğunu telkin ediyor. Uygarlaşma sürecinin şiddeti azalttığı, Aydınlanma ilkeleri üzerine bina edilen karmaşık modern kurum ve örgütlerin çatışmaları yönetmeyi kolaylaştırdığı, insanın esenliğini artırdığı söyleniyor. 20. yüzyılın başından itibaren yaşanan İki dünya savaşı, etnik çatışmalar, soykırımlar, katliamlara rağmen istatistikler ve sayılar da onları doğruluyor. Eski çağların vahşi cinayetleri, ürkütücü tarihsel anlatıları ve mitleştirilen işkence usulleri karşısında şiddet azalıyor görünüyor. Peki, görünenle gerçek örtüşüyor mu?
Bu kitapta, şiddetin azaldığı iddiasına meydan okuyan Malešević, şiddetin modern çağda azalmak şöyle dursun, aslında yükselişte olduğunu gösteren derinlemesine bir sosyolojik çözümleme sunuyor. Eldeki tarihsel, arkeolojik, antropolojik ve sosyolojik kanıtlardan ve vakalardan hareketle savaşlar, devrimler, soykırımlar ve terörizm gibi örgütlü şiddet eylemlerinin doğası ve şiddetin tanımı ve kapsamı hakkında bir tartışma açıyor. Weber, Elias, Foucault, Mann, Bourdieu, Collins, Pinker, Gat, Skocpol, Shaw gibi alanın önde gelen isimleriyle hesaplaşarak modern toplumsal örgütlerin kitlesel şiddet eylemlerine halk desteğini seferber etmek amacıyla ideolojiyi ve dayanışma ağlarını nasıl kullandığını gösteriyor. Uzun vadede şiddeti, insanın mizacını ve toplumu şekillendiren süreçlerin ve yapıların net ve bütünlüklü bir manzarasını sunuyor.
Özel Bir Yazgı
çev. Özlem Yüksel
YKY
Kasım 2023
256 s.
Mutsuz bir evliliğin ardından oğlu Robert’la baş başa kalan heykeltıraş Alice, maddi zorluklara ve hayal kırıklıklarıyla dolu aşk hayatına rağmen oğlunu ve kendisini özel bir yazgının beklediğine içtenlikle inanır: Oğlu üniversite okuyup parlak bir geleceğe sahip olacak, kendisiyse tek kişilik sergisini nihayet açıp hak ettiği başarıya kavuşacaktır. Ama Alice beş parasız kalınca on sekiz yaşındaki Robert hem ikisini geçindirebilmek hem de annesinin boğucu olabilen sevgisinden kaçmak için orduya yazılır ve İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken Avrupa’ya gönderilir. Özel Bir Yazgı, savaşta korkularıyla yüzleşen Robert’ı takip ederken buna paralel olarak Robert’ın çocukluk yıllarını ve annesinin ayakta kalma mücadelesini Alice’in bakış açısından aktarıyor.
Bir yandan sert, sürükleyici bir savaş romanı, öbür yandan kayıtsız bir toplumun ortasındaki yalnız bir kadının hikâyesi: Richard Yates her zamanki gibi Amerikan rüyasının dışında bırakılanlara odaklanıyor.
"Tiffany’de Kahvaltı ile Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok bir araya gelmiş sanki. Bu romanı kısaca tarif etmek imkânsız, okumaksa muhteşem."
–Zadie Smith
"Yates yarattığı karakterlerin hayatlarına çaba harcamadan ve eksik bir şey bırakmadan nüfuz ediyor."
–The New York Times Book Review
Tersine Giden Yol
Everest Yayınları
Kasım 2023
432 s.
Nahid Sırrı Örik’in, 1948 yılında Tasvir-i Efkâr gazetesinde tefrika edilen ve yazar hayattayken kitaplaşmayan romanı Tersine Giden Yol, iki ana karakterin etrafında inşa edilmiştir: Her ikisi de bir kırılma noktasından geçmekte olan paşa çocuğu Cezmi ve Ankara şehri.
Cezmi, varlık içinde yaşadığı ilkgençlik yıllarından sonra paşa babası tarafından evlatlıktan reddedilir ve amcasının desteğiyle Ankara’ya gider. İstanbul’dan kalkan bir trenle başlayan yolculuğu, alışık olmadığı yeni ve yabancı bir şehirde hayatta kalmaya çalışırken karşılaştığı “gerçek hayat” dinamikleri ve başarısız ilişkileriyle onu hep başladığı yere, sıfır noktasına götürür. Cezmi’nin yolculuğu aynı zamanda, Cumhuriyet’le birlikte büyük bir dönüşüme uğrayan Ankara’nın hikâyesiyle iç içe geçer. Nahid Sırrı’nın, Ankara üzerine kaleme aldığı düzyazıları ve öyküleriyle metinlerarası bağlantılar da kurduğu Tersine Giden Yol romanı, bu şehrin edebiyatımızda en güçlü temsil edildiği eserler arasındadır.
Bahriye Çeri’nin roman tefrikasını, yazarın notlarını, ölümünden sonra yayımlanan kitapları karşılaştırarak ve notlandırarak hazırladığı bu baskıda, yazarın kitaba dair el yazılarından örnekler de yer alıyor.
Türkiye'de Edebiyat Matineleri:
Bir Hafıza Mekânı İncelemesi
H2O Kitap
Kasım 2023
148 s.
1930’lu yıllarla beraber şairinden hikâyecisine pek çok edebiyatçı okuyucularının yanı sıra izleyicilerin karşısına çıkmaya başlar. Okulların tiyatro ya da konser salonlarında hatta spor salonlarında bir şarkıcı ya da tiyatrocu gibi sahne alır; hayranlarına şiirlerini, hikâyelerini okurlardı.
1950’li yıllarla beraber iyice yaygınlaşan ve okurlardan büyük talep ve rağbet gören, –sinema gösterimlerinden esinle– “Edebiyat Matineleri” olarak adlandırılan bu etkinliklere, dönemlerinde gözde olan neredeyse tüm edebiyatçılar katılırdı.
Erol Gökşen bu çalışmasıyla Türkiye’deki edebiyat matinelerinin tarihine, arşivler ve tanıklıklar eşliğinde yönelerek bu kültürel dönemi sadece gün ışığına çıkarmıyor, hatırlanmasını da sağlıyor. Hatırlanması, edebiyat matinelerinin yapıldığı yerlerin artık kültürümüzün birer hafıza mekânına dönüştüğünü de hatırlatıyor. Böylelikle toplumsal hafızamızın sığası genişliyor.
Edebiyat matineleri kültürümüzün unutulmuş bir parçasıdır; hatırlamak, kültürel hafızamızı yenileyecek, hafıza mekânlarımızın tek tek yitiriliyor oluşuna son verilmesi umudunu yeşertecektir.
Hepsinden önemlisi edebiyat matinelerini başlatanları, bunları kuşaklar boyu yaşatanları anımsatacak ve minnetle anmamızı sağlayacaktır. Kimdi bunlar, neler yaptılar?
Unutmadan
İthaki Yayınları
Kasım 2023
200 s.
Üçüncü Tekil Şahıs, Adresinde Bulunamadı, Üvey, Béla / Osmanlı’da Bir Vampir ve Günah / Osmanlı’da Bir Vampir adlı eserleriyle tanınan Mehmet Bilal Dede, yeni romanı Unutmadan’da ülkenin karanlık günlerinde hayatları kesişen ve aynı karanlığın ayrı düşürdüğü iki “yoldaş”ın, Fırat ve Yılmaz’ın kırk yılı aşan ezberdışı yolculuğunu içten bir dille anlatıyor.
Unutmadan söylenmeye, unutmadan yazılmaya mahkûm bir hikâye. Unutmadan…
“Meydanlar, kalabalıklar ve çalınan gençlik. Köprüden denize salınan oltalar ve izi sürülen geçmiş. Karanlık duvarlar, yırtık afişler. Biranın içinde oynaşarak tek tek kaybolan baloncuklar. Beyaz mendil, siyah tabanca. Sokak lambası, asfalta vuran zayıf ışık, iki bedenin birleşip ayrılan gölgeleri. Zihinsel tutku ve aklın dehlizleri. Ve eller… Uzanan, değemeyen, titreyen eller. Cıs! Duran zaman, duran eller, sessizlik ve kalp atışı, sessizlik ve kalp atışı…”
Önceki Yazı
“Her şeyin kendi sesiyle var olduğu bir anlatım peşindeyim.”
“Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar’ın gerçeküstü bir anlatı olmasını ben de tüm kalbimle isterdim, bugün mezarsız ölülerin ağırlığından çöken bir dünyada yaşamasaydık bu mümkün olabilirdi.”
Sonraki Yazı
18. İstanbul Bienali krizi:
“Büyük oyuncuların” büyük sorumlulukları
“Oto-sansür insanı yalnızlaştıran, kamusal varoluşu, düşünceyi ve eylemi baştan engelleyen, zihnin, tahayyülün, duyguların ve en nihayetinde insanlık onurunun içine düşebileceği en kötü hapislik hali. Hakkında ne kadar çok konuşabilirsek özgürlüğe o kadar yaklaşabiliriz.”