Güven Turan: “Söz kalemdir benim”
Altmış yıldır şiir, öykü, roman, eleştiri, deneme, aforizma ve diğer türlerde yetkin yapıtlar ortaya koymuş, edebiyatçı kimliğinin yanına yayıncılığı ve dergiciliği de başarıyla eklemiş olan usta yazar Güven Turan, yayımlanmış ilk yapıtı Dalyan’dan günümüze edebiyat yaşamından bazı izleri ve dersleri Derya Çolpan’la paylaştı...
Güven Turan
Sayın Güven Turan, ilk sorum genel bir durum saptamasına yönelik. Size göre Türkiye ve dünya nasıl bir kültür, sanat ve edebiyat ortamı içinde? Çoklu okuryazarlıklar (multiliteracies), yapısalcılık sonrası (post-structuralism) metin oluşturma ve okuma deneyimleri ile yeni bir tartışma alanı olan hakikat sonrası (post-truth) kavramları edebiyat ortamlarını ve yapıtlarını nasıl etkiliyor?
Çok zor ve karmaşık bir soru bu. Öncelikle edebiyat ve düşünce dünyasını iyi bildiğimi sandığım (Türkiye dışında) ABD ve İngiltere üzerine konuşabilirim, diğerleri izlenim olacaktır. Ancak hiç ayrıntıya girmeden şunu söyleyebilirim. Sorunuz ancak “sonuç”ları açıklamaya yardımcı olacaktır. Oysa asıl “neden”i saptamamız gerekiyor. Bugünkü kültür, sanat, bilim, düşünce dünyası, 1980’lerden başlayarak insanlığın üstüne bir kâbus gibi çöken neo-liberalizm, post-kapitalizm ve globalizm illetinin sonucudur. Yayın dünyası çokuluslu devlerin elinde. Bunlardan biri İngilizcede yirmiye yakın değişik adlı yayınevini kontrol ediyor. Üniversiteler sponsorlarına göre bilgi üretiyor ya da üretmiyor, bilgiyi gizliyor; bienaller ve sanat galerileri de gene çokuluslu olma yolunda ilerliyor ve gene sponsorlar sanat eseri üretiyor, sanatçılar yaratmıyor; müzeler de sponsor işgali altında… Bu yaklaşım sanatı ve edebiyatı kitleselleştirdi, seri üretim çizgisine soktu. Bundan sonra ne diyebilirim ki? Şu anda post- ön eklemeliler post-post ön eklemeli, birkaç yıl önce meta-modern sözü dolandı ama epeydir görmüyorum. 21. yüzyıl 19. ve 20. yüzyılın eskileriyle idare etmekte. Fizikte bile kuantum mekaniğinin ötesine geçilemedi.

Güven Turan adı edebiyatımızda farklı türlerde ve dolayısıyla retoriklerde yaptığı üretimle anılıyor ve anılacak. Şiirden romana, eleştiriden aforizmaya, öyküden denemeye ve yemek tariflerine kadar çeşitlenen retorikler denizinde neredeyse her limana uğramışlığınız var. En uzun süre kaldığınız (ya da en çok uğradığınız) liman ise şiir. Bu retorikler arası gezginlik hevesi sizde nasıl oluştu ve gelişti?
1958’de ciddi okumaya ve çeviriler yapmaya başladığımı söylemiştim. Beni edebiyata ve ciddi okumaya yönlendiren zaten Amerikalı bir öğretmenim olmuştu, daha önce değindiğim gibi. Ve okumalarım ikili gidiyordu hep: Türkçe ve İngilizce. Resim ve müzik de ilgimi çekiyordu. 1960’lı yılların başında modern resim üzerine bir kitap getirttim. Yazarı Herbert Read’di. Read sadece sanat tarihçisi değildi: Şairdi, romancıydı, denemeciydi… Bana rol modeli oldu. Başlangıçta hepsi (şiir de dahil) “Acaba becerebilir miyim?” diye başlanmış çalışmalardı… Becerebildiğimi düşündüklerim sürdü. Ama örneğin oyun yazarlığı kaldı. O dönemin oyun denemeleri dosyalarda…
Yayımlanan ilk kitabınız Dalyan’dan başlayarak tüm yapıtlarınızda tutarlı bir dil duyarlığı hemen göze (ve kulağa) çarpıyor. Pırıl pırıl bir Türkçe ve çok zengin bir söz varlığı… İngilizceye ve Türkçeye egemen iki dilli bir edebiyatçı olarak bu özenin tarihçesini okurunuzla paylaşabilir misiniz?
Korkarım bunun kökeni çocukluktan beri ardımı bırakmayan obsesif bir kişiliğe sahip olmam: İlle her şey çok düzgün olacak. Bir de merak: Hep meraklıyımdır. Hep bilmek isterim. Hep yeni bir şey öğrenmeliyim. Bunda ilk çalışmalarımı yaptığımda iyi ki karşılaşmış ve okuru olmuş bulunduğum şair ve yazarların etkisi de var: Behçet Necatigil gibi, Bilge Karasu gibi. Sanırım, on iki yaşında İngilizce öğrenmeye başlamamın da etkisi var. Orada dilin verili bir şey değil, çalışılarak, derinleşerek öğrenilen bir şey olduğunu gördüm. İşte 1950’lerin sonunda ciddi okumaya ve çeviriler yapmaya başlarken de Türkçeyi de yabancı bir dili öğrenir gibi öğrenmeye giriştim. Bunun yolu da okumaktı elbette. O dönem de şansıma dil üzerine çok durulan, dili hem en doğru şekilde yazıp hem onu zorlamanın, ona yeni olanaklar getirmenin önem verildiği yıllardı. Nermi Uygur’un Dilin Gücü’nü (1962) okuyup dili ciddiye almamak mümkün müydü?
Şiir çevirisine büyük önem veriyorsunuz. 2020 yılı Nobel Edebiyat Ödülü alan ve yakın zamanda yitirdiğimiz Louise Glück’ün şiirlerini ödülün çok öncesinde Türkçeye kazandıran sizsiniz. Glück’ün şiirlerinde de, sizin şiirinizde olduğu gibi yalınlık ve gösterişe kaçmama hakim. Şiir çevirmenlerinin şair olması ve çevrilecek şairle çevirmeni arasında bir şiir akrabalığı bulunması gerekliğine inanıyor musunuz? Şu anda süren çeviri çalışmalarınız var mı?
Şiir çevirenin şair olmasından çok, şiirin ne olduğunu, nasıl işlediğini iyi bilen biri olması gerektiğine inanıyorum. Ancak şairle çevirmen arasında mutlaka bir kesişme bulunmalı; çok sevmek yetmiyor buna. Gizemli bir hısımlık ilişkisi şart sanki. Kendimden örnek vereyim: John Berryman benim çok sevdiğim bir şairdir; şiirini iyi bildiğimi de rahat rahat söyleyebilirim. Mektuplarını okumuşluğum var… Hakkında yazılmış biyografileri, anıları da okudum. (Bu tür ek bilgilerin çeviri için şart olduğuna da inanırım). Yaşadığı yerlerde de bulundum… Gene de yaptığım çevirilerde düşlediğim yakınlığı kuramadım. Beni rahatsız eden bir yabanlık var… Buna karşılık Glück’ta ya da Kenneth Rexroth’da öyle olmamıştı: Kendiliğinden kurulmuştu bağ. Sözcükler rahat rahat gelmişti dilime.
“BANA GÖRE HER ŞİİR KENDİ ÖZGÜN DİLİNİ DE KENDİ GETİRİR, GETİRMELİ. ÖLÇÜLÜ-UYAKLI-KALIPLI OLMASI BUNA ENGEL DEĞİLDİR. HATTA FORM O ÖZGÜN DİLİN KURULMASINDA YARDIMCI BİLE OLABİLİR. ŞİİR SINIRSIZDIR. HATTA BENCE ŞİİR TARİHSİZDİR. ESKİ BABİL’DE YAZILMIŞ BİR ŞİİRLE BUGÜN YENİ ZELANDA’DA YAZILAN ŞİİR AYNI TAZELİKTEDİR YA DA DEĞİLDİR!”

Ben hep çeviri yaparım. Yayınlamadığım zaman bile yaparım. Bu salgın yıllarında gene çeviri yaptım: Bir İngiliz edebiyatı tarihi, D. H. Lawrence’dan bir roman, şiir üzerine bir deneme kitabı… Ve şiirler: Hart Crane’in ilk kitabını çevirdim… Şimdi de onun ikinci kitabını, bir başyapıt olan Köprü’sünü çeviriyorum. Hart Crane benim üniversite lisans tezimdi (1968). Şiir çevirisinde şöyle bir zorluk var: Telif hakkı sınırlaması. Yazarın ölümünden yetmiş yıl geçmeden yapıtlar serbest kalmıyor. Bir seçki yapacaksanız her şiir için izin istemeniz ve telif ödemeniz gerekiyor. Küçük bir şiir seçkisine de neredeyse bir roman parasını ödemeyi de (haksız sayılmazlar) istemiyor yayıncılar.
İlk şiir kitabınız Güneşler… Gölgeler…’de uzunca dizelerle kurduğunuz şiirlerin Peş’te yalınlığa ve az sözcükle yazılmaya evrildiğini görüyoruz. Ayrıca Ahmet Güntan şiirinizi çoğunlukla sözcüklerin birinci anlamlarıyla kurduğunuzu belirtiyor ve Gizli Alanlar’dan yerinde örnekler veriyor. Siz de yalınlaşan dilin şiirinizi daha da derine sürüklediğini söylüyorsunuz. Bu düşünceler üzerinden şiir dilinin olanaklarını ve sınırlarını değerlendirebilir misiniz?
Gene tekrar olacak ama kısaca değineyim: Ben edebiyatla ve sanatla ilgilenmeye başlamadan önce çok okuyan ama bilimci (fizikçi, kimyacı ya da astronom) olmak isteyen biriydim. Hep sözünü ettiğim Mr. Keefe bir metin (roman, deneme, şiir) nasıl okunur, bir metin nasıl yazılırı öğretmeye girişince, o peşimi bırakmayan merak duygumla Ankara’daki İngiliz ve Amerikan kütüphanelerinden kitaplar getirtip okumaya başladım ve yazmanın (hangi tür olursa olsun) bilim kadar ciddi olduğuna karar verdim. Uzun dizelerden kısa dizelere geçişte zihnimin, dünyayı algılayışımın zamanla berraklaşması olduğunu sanıyorum. Zihinsel durulma da denebilir belki. Bir de deneyim kazandıkça yazmada, basitliğe düşmeden yalınlığı elde edebilme yetisi de kazanıyor insan. Bana göre her şiir kendi özgün dilini de kendi getirir, getirmeli. Ölçülü-uyaklı-kalıplı olması buna engel değildir. Hatta form o özgün dilin kurulmasında yardımcı bile olabilir. Şiir sınırsızdır. Hatta bence şiir tarihsizdir. Eski Babil’de yazılmış bir şiirle bugün Yeni Zelanda’da yazılan şiir aynı tazeliktedir ya da değildir! Ve ben her iki şiire de aynı zamansızlık noktasından bakarım. Dil bile sınırlamaz şiiri. Şiirin kendi dili vardır.
Sanatın birçok dalına duyduğunuz ilgiyi önceki söyleşilerinizden ve yazılarınızdan biliyoruz. Hepsinin arasında resim sanatını ayrı bir yere koyduğunuzu da. Bir yazınızda ressamların otoportre olanaklarını kıskandığınızı belirtirken, şair ve yazarların otoportrelerinin aslında tüm yazdıklarının toplamı olduğunun altını çiziyorsunuz. Ancak aktığı yatağı derinleştirmiş kimi şairlerin çoğunlukla geç dönem yapıtlarında fırça darbelerini bilinçli, elleri titremeden attıklarını ve otoportrelerini daha belirgin bir görünüme büründürdüklerini düşünüyorum. Ben de bir okurunuz olarak “Mukaddime” şiirinizi bu düşüncelerle okumaktan keyif alıyorum. Ne dersiniz?
Geçenlerde okuduğum bir otoportreler sergisi eleştirisi yeniden dürttü beni. Şiir ve otoporte. Nasıl? Bir de persona var mutlaka yanına konmalı otoportrenin. Bir şiirde konuşan her zaman şair midir? “Ben” kimdir, “Sen” kimdir? (Lirik şiir “Ben” diyen değil, “Sen” diyen bir şiirdir). Her bir şiirdekiler aynı kişiler midir? Bazen otoportre ile persona kesişir ama bazen şair başkalarının ağzıyla, çeşitli maskeler ardından konuşur: Edip Cansever örneğin bir persona dâhisidir… Onun kadar başarılı (adeta dramatik) persona kuran çok az şair biliyorum. Enis Batur’u da atlamamalıyım. Müthiş bir persona galerisidir onun şiirleri de. Ben de persona kurmayı ve kullanmayı severim. “Mukaddime” benden çok “Ustam”ın şiiridir, o konuşur, o anlatır. Ustam: Babam… Gerçekten Ustam’dı, bana yaşamı ve dünyayı anlatan kişi, tuhaf bir şekilde İyonyalı Fizikçiler gibi, Sokrates Öncesi Felsefeciler gibi de konuşurdu.
Robinson Jeffers ile William Butler Yeats’i karşılaştırdığınız yüksek lisans tezinizde (Kuleden Bakmak) sembolik bir anlam içerdiğine inandığınız Kule imgesini çalışmanızda bir odak noktası olarak alıyorsunuz. Siz “bir şairi tanımak, onu gerçekten anlamak için yaşadığı yerleri de görmek, bilmek gerektiğine” inanıyorsunuz. Bu sözlerinizle şairin mekânla olan ilişkisini öne çıkarttığınızı görüyorum. Bu anlamda sizin de kendinize ait bir kuleniz var mı? Tanıdığınız ve beğendiğiniz şairlerle ilgili olarak böyle mekânsal ilişkilendirmeler yapıyor musunuz?
Çalışma odamın duvarında görünmez mürekkeple yazılı bir söz vardır… Hep durur durur bakarım. Kierkegaard’ın “Hüzün kalemdir benim” sözünün (kale sözüyle kalem sözünün burada buluşması da ayrı bir tuhaflık diyelim ama İngilizce okuduğum o sözdeki castle sözünün kale anlamına geldiği gibi şato anlamına da geldiğini belirtmeliyim; şato kuledir imge olarak) değiştirilmiş hali: Söz kalemdir benim.
O karşılaştırmalı incelemede bir kişi ve yazar daha yer almalıydı aslında, bir başka kulesini kendi kuran kişi: Carl G. Jung. Ne yazık ki sadece İngiliz ve Amerikan yazarlar üzerinde durabilirdim, Jung dışarıda kaldı. Onun kulesi ve kulesinin ona kattığı (Hölderlin’in kulesi ona zorla dayatılan bir kuleydi, burada yeri yoktur) son derece ilginçtir bence. Kulesini kurmadan önce yazdıklarıyla kulesine çekildikten sonra yazdıklarını Almanca bilmek ve derinlemesine incelemek isterdim. Ve söz konusu olan da bir imge değil, doğrudan fiziksel olarak, taştan yapılma kuledir. (Ah, Montaigne’nin kulesini de unutmamalıyım). Yani gerçek mekân. Mekân denince “coğrafya” öne çıkar. Şiirde başköşeyi bence –ve bende– coğrafya tutar.
Söz mekândan açılmışken, Ramis Dara’nın “Gülkurusu, Limonküfü…” başlıklı yazısının sizin şiirinizi mekân üzerinden anlamlandırmaya çalışan bir deneme olduğunu düşünüyorum. Oysa mekâna yaslanıp zamanı anlatan bir şiiriniz var: Mekân bahane. Bir Albümde Dört Mevsim kitabınız buna en iyi örnek bence. Görülen Kentler de unutulmamalı. Bunlara daha birçok şiirinizi ekleyebilirim. Bu bağlamda zaman, tarih (ve mitoloji) algınızın şiirinize nasıl yansıdığını sormak isterim.
Eyvah, zaman! Benim “zaman”la başım derttedir. Yıllar önce Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde verdiğim “Düşünce Tarihi” derslerinden birini “Zaman Düşüncesi”ne ayırmıştım. Bir sömestr sürmüştü, bir yıl da sürerdi. Birçok zaman var. Birçok zamanı birçok yerde kullandım, kullanıyorum. Bilimsel zamanlar: Eskilerin zamanları, modern zamanların zamanları (Einstein’ın Görecelik Zamanı; Kuantum Zamanı), İbni Haldun ve Vico’nun sarmal zamanı, bizim içinde debelendiğimiz ok gibi giden ve bizi vuran dün-bugün-yarın zamanı… Şimdi saat kaç zamanı, mevsimler zamanı… Güneş zamanı, ay zamanı, burçlar zamanı…
“ÇALIŞMA ODAMIN DUVARINDA GÖRÜNMEZ MÜREKKEPLE YAZILI BİR SÖZ VARDIR… HEP DURUR DURUR BAKARIM. KİERKEGAARD’IN “HÜZÜN KALEMDİR BENİM” SÖZÜNÜN (KALE SÖZÜYLE KALEM SÖZÜNÜN BURADA BULUŞMASI DA AYRI BİR TUHAFLIK DİYELİM) DEĞİŞTİRİLMİŞ HALİ: SÖZ KALEMDİR BENİM.”
“Gülkurusu, limonküfü” de zaman: Kuzey yarı kürede bir kış akşamüstü. Ve işte coğrafyasız zaman da tanımlanamıyor. Şimdi, Bozuk Soneler’de rakibim Shakespeare gibi ben de zamanla boğuşuyorum. Seksenine merdiven dayamış biri olarak.
Dilerseniz konuşmamızı akademik çalışmalarla sürdürelim. İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında bir doktora sürecini tezinizi yazmadığınız için tamamlamadınız. Bazı dostlarınızdan öğrendiğim kadarıyla, yazsaydınız, edebiyatta canavarlar konusunu çalışmak istiyormuşsunuz. Konu olarak canavarları yeğlemenizin nedenini açıklayabilir misiniz? Beowulf ve Grendel’den hangisine daha yakınsınız?
İngilizcede “monster” sözcüğü vardır, hem canavar hem ucube anlamları taşır. Ben Türkiye’de İngilizce tez yazmayı manasız buluyorum. Birçok üniversitede ise bu bir zorunluk. Çok nefis bir dersler dönemi yaşadığım Boğaziçi Üniversitesi de İngilizce tez istiyor (aslında bu benim ikinci doktora eğitimim: DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde de derslerimi tamamladım, tez yazmadım). Yazsaydım tezimin tam başlığı Türkçe “Ucubenin Güzelliği Canavarların Çağı” olacaktı ve ağırlık da İngiliz edebiyatındaki “monster”lardı. Sıkı bir malzeme topladım, hâlâ duruyor, bir yıllık bir çalışmayla bunu yazabilirim. Grendel’le başlayacaktı elbette ama beni bu konuya çeken Shakespeare’in Fırtına’sının kötü (!) kahramanı Caliban. Ataç bile (hiç beklemezdim) Ariel’den yana kullanır oyunu. Ariel benim hiç sevmediğim bir sanatçı türünün tipik örneğidir. Bir de ele alacağım ucubeler hep “anthropomorphic” yani “insan benzeri” olacaktı. Bilmem, yazılma şansı var mı? Yazsam yayınlama şansı var mı?

Dünya şairlerinin şiirini ve kendi şiirinizi monolog-diyalog karşıtlığı üzerinden değerlendiren yazılarınız var. Bu düşünceleriniz aklıma Bahtin’in diyaloji (söyleşim) kavramını getiriyor. Bahtin romanın söyleşime uygun bir tür olduğunu, bunun en iyi örneklerini Dostoyevski’nin verdiğini, şiirin ise söyleşime açık olmadığını söylüyor. Sizin değerlendirmelerinizi Bahtin’in görüşleri bağlamında yapıp yapmadığınızı bilmiyorum. Bu yüzden söyleşim konusunu sizinle de ele almanın yararlı olacağını düşünüyorum.
Bahtin’i çok geç tanıdım. Onun “karnaval” kavramını çok daha önemli bulurum. Benim şiirde monolog/diyalog diye söz konusu ettiğim doğrudan “formal” yapı. Hatta bazen bir şiiri baştan sona tırnak içinde veririm, bu kesin bir monologdur genellikle, hatta dramatik monolog bile denebilir. Bizde dramatik monologun iki ustası bence Mehmet Akif ve Tevfik Fikret’tir. Akif diyalogda da ustadır. Çağdaşlar içinde de Edip Cansever ustadır. Diyalog denince gene durup persona kavramına bakmak gerekir.
Yapıtlarınızda çokça geçen yer (kent ve ülke adları gibi) ve kişi adlarının (Ayşın gibi), yapıt adlarının (The Decline and Fall of the Roman Empire gibi) bazen yok olmasını (Dalyan’da olduğu gibi) ve düşlere karışmasını kurmaca, gerçeklik ve gösterge algısıyla ustalıkla oynamanıza bağlıyorum. Ayrıca Görülen Kentler’deki yer adlarını Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’i ve Şavkar Altınel’in Gece Geçilen Şehirler’i ile düşünmek bana kişisel bir okuma hazzı sunuyor. Mekân’ın belirsizleşmesindeki ustalık Bilge Karasu anlatılarının tadını anımsatıyor. Daha da ileri gidersem (gösteren-gösterilen çelişkisi bağlamında) René Magritte’in “Düşlerin Anahtarı” tablosu geliyor aklıma. Yapıtlarınız ışığında kurmaca, gerçeklik ve gösterge kavramlarının yerini sizden de duymak isterim.
Yer adları denince aklıma Proust ve şu nefis “Yer Adları: Adlar” bölümü gelir. Kişi adları seçiminde beni isim seçmeye, dahası yaratmaya yönelten daha çok anlatının çerçevelendiği dönemdir. Kişi adları özellikle büyük ölçüde dönem belirleyicidir bende. Dalyan’da kişinin adı geçmez, çünkü bütün anlatı kişinin bakış açısından aktarılır ve o bakış açışı da neredeyse dokümanter gözdür. Onun için sürekli olarak şimdiki zamanda anlatılır. Yer adları özellikle şiirimde yer almaz. Görülen Kentler zorunlu olarak yer adı taşır. Ama bu yerler, bilindiği gibi, bir rehber edasıyla ele alınmaz; “benim” izlenimlerim, o kentte duyumsadıklarım, yaşadıklarımdır. Gene de daha öncesinde ne ölçüde plan yapmış olursam olayım (ki anlatılarda ayrıntılı planlar yaparım, öykü için bile; yazmaya başlamadan yazacağım şeyin planını yapmak Mr. Keefe’den öğrendiklerimden biriydi) önden kavramları düşündüğümü söyleyemem. Hiçbir yaratıcı yazarın da “şuraya şöyle bir gösterge koyayım” diye yazdığını sanmıyorum. Gerçeklik ayrı bir konu. Çok da zor bir konu. Gel de Bacon’u anma! Ne der o “gerçeklik” üstüne ünlü denemesinin başında: “Gerçek nedir diye sordu ciddiye almayan Pilatus ve yanıtı beklemedi.” Belki de “gerçeklik” kavramının yanıtı yoktur.
Uzun zamandır size sormak istediğim bir şey var. Yordam’da 1968 yılında yazdığınız “Gerçek Deney ve Kitsch” başlıklı yazınızın bir yerinde üç şairimizin adını anarak şiirlerini kitsch olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Yazınızı okuyanlar bu şairlerin kimler olduğunu anımsayacaktır. Benim sorum kişilerden çok genele yönelik. Görsel ve plastik sanatlarda varması nispeten kolay olan bu tür bir yargıya şiirde ulaşmanın ölçütleri ne olmalıdır? Kundera’nın ‘birlikte duygusallaşmak’ ölçütü aslında birçok şairin bazı şiirlerini kitsch yapmıyor mu?
Şu anda ne Yordam’lar elimin altında ne o yazıyı aldığım ilk deneme eleştiri kitabım Kendini Okumak. O yazı benim için bugün de önemlidir. Ancak, orada asıl üç şair değil, üç öykücünün adı ve son yapıtları geçiyordu. Üstelik bunlardan biri de en sevdiğim, en önem verdiğim öykücülerden biriydi: Demir Özlü. Önemsemesem zaten o kişileri ele almazdım. Kitsch özellikle 21. yüzyıl öncesinde avant-garde kavramı gibi çok önemli ve çok vurgulanan kavramlardandı. Haklısınız, bizde daha çok görsel sanatlar ya da görsel öğeler bağlamında ele alındı, üstünde duruldu. Daha çok mekanik çoğaltma çağının ürünleri için. Oysa kitsch asıl tahribatı edebiyatta ve müzikte yaptı, yapmaya da devam ediyor. Bence bu kavram yeniden gündeme getirilmeli ve yeniden eleştirel değerlendirme öğesi kılınmalı. Ama özellikle bu kavramı ele alan temel yazılar yeniden yayınlanmalı. Daha da önemlisi şu: Post-modern edebiyat modern edebiyatın keskin kurallarına karşı çıkarken eleştiriye de karşı çıktı ve neredeyse “her yazıya, müziğe, söze, görsele saygı duyulmalı,eleştirilmemeli” yaklaşımı geldi. “Politically Correct” yaklaşımı sanatın da uygulama alanı oldu. Bu bence korkunç bir yaklaşımdı. Dolaşımdaki kötü paranın etkisini yaptı sanatta. Sıradanlığa, yavanlığa yol açtı.

Üretken bir edebiyatçı olmanızın yanı sıra değerli bir dergici ve yayımcı olarak da tanınıyorsunuz. Sizce yeni bir edebiyat dergisi/yayınevi hangi gereksinim ve koşullarla ortaya çıkar? Kendi dergicilik deneyiminiz (özellikle Yordam ve Devinim 60) bağlamında günümüz edebiyat dergiciliğine/yayımcılığına yönelik değerlendirmelerinizi alabilir miyim?
Bana göre iki tür edebiyat dergisi vardır: Misyon dergileri, ticari dergiler. Misyon dergileri belli bir görüşü, anlayışı, yaklaşımı sunan dergilerdir. Öyle ki, o dergilerde temel ölçü, sadece anlayışlarına uyup uymadığıdır. Ben bu dergileri çok önemserim, dergici olarak. Ortada bir misyon yoksa misyon dergisi de olmayacaktır doğal olarak. Ticari dergilerin de ikiye ayrıldığını söylemeliyim. Amacı tiraj olan dergiler, daha seçkin bir okura seslenen dergiler. Bugün Türkiye’de yayınlanmakta olan edebiyat dergilerinde misyon tanımlama eksikliği görmekteyim. Örneğin biz Devinim 60’ı çıkartırken başına bir “bildiri” koymuştuk. Neden çıkarttığımızı ve ne yapmayı amaçladığımızı söylemiştik. Belki misyon bu devrin kavramı değil, yokluğu da bundan. Misyon dergisi olmasa da sevdiğim, severek izlediğim bazı “grup” dergileri var, tiraj dergisi olmayan, iyi, daha seçkin bir okura seslenen, sevdiğim dergiler bugün de var… İsim vermesem?
Yeni çıkan taşra dergilerine ya da merkez hevesli dergilere şair olarak iyi davranıyor ve şiir veriyor (hatta genel dergilere vermiyor) olmanızın altında ne yatıyor?
Şaşırdım… Galiba öyle yapıyorum. Çok bilinçli değil bu seçme. Ama arka planda öncelikle artık dünyada merkez/taşra ayrımının ortadan kalkmış olduğuna inanmam geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’da bile yok oldu bu ayrım. İkincisi, ben bir derginin nerede çıktığına değil, anlayışının ne olduğuna bakarım öncelikle. Bir de o dergide kimlerin olduğuna. Kimlerle o dergide omuz omuza olacağıma. Üçüncüsü ben kendimi hep “yeni” ardında koşar buluyorum. Eski benim için yeniyi yaratacak tohumlar taşıyıp taşımadığına göre değerlidir. İlk şiirlerimi, yazılarımı yayımlarken bile bir dergide kimlerle beraber olduğum önemliydi. İlk şiirlerimi basan Yelken’e şiir göndermeye orada İlhan Berk’i görünce başlamıştım, çok iyi anımsıyorum. Ve heyecan elbette! Yazmak benim için heyecandır. Heyecanı kurumsallaşmış dergilerde zor bulursunuz. Ağır abileri hiç sevmem, hiç anlaşamamışımdır ağır abilerle… Ben delibozuk, delifişekleri severim.
Önceki Yazı
18. İstanbul Bienali krizi:
“Büyük oyuncuların” büyük sorumlulukları
“Oto-sansür insanı yalnızlaştıran, kamusal varoluşu, düşünceyi ve eylemi baştan engelleyen, zihnin, tahayyülün, duyguların ve en nihayetinde insanlık onurunun içine düşebileceği en kötü hapislik hali. Hakkında ne kadar çok konuşabilirsek özgürlüğe o kadar yaklaşabiliriz.”